21 Mayıs 2008 Çarşamba

@ Abd'den şeriate övgü...

ABD'nin önde gelen gazetesi New York Times, bundan iki ay kadar önce İslam hukuku hakkında çok uzun, kapsamlı ve önemli bir makale yayınladı. 'Şeriat, Hukuk Devleti Anlamına mı Geliyor?' (Does Shariah Mean The Rule of Law?) başlıklı yazı, Harvard Üniversitesi'nden genç hukuk profesörü Noah Feldman'ın imzasını taşıyordu ve epey de 'ezber bozucu'ydu.

Feldman, önce 'ezber'e değiniyor ve şöyle diyordu: 'Çoğumuz için 'şeriat' kelimesi, kesilen eller, taşlanan zaniler ve baskı altına alınan kadınlar gibi korkunç şeyleri çağrıştırıyor.' Ama hemen ardından ekliyordu: 'Oysaki, İslam hukuku, tarihinin büyük bölümünde, aslında dünya üzerinde var olan en liberal ve hümanistik hukuk ilkelerini sunmuştur.'

Feldman'ı bu yargıya ulaştıran analiz yöntemi, İslam hukukunu, geliştiği dönemin diğer hukuk sistemleri ile karşılaştırmaktı. 'Şeriat'tan dehşete kapılan Batılılara şu hatırlatmayı yapıyordu:

'Geleneksel İngiliz yasalarının 5 şilinden yüksek hırsızlıklar ve daha pek çok suç için idam cezasını öngördüğünü bugün kim hatırlıyor? Ya da işkencenin 18. yüzyıla dek çoğu Avrupa ülkesinde adli sistemin meşru bir unsuru olarak kabul edildiğini kaç kişi biliyor? Cinsiyet ayrımcılığına gelirsek, İngiliz geleneksel hukuku (common law), evli kadınlara herhangi bir mülkiyet hakkı tanımıyor, hatta onlara kocalarından bağımsız bir hukuki kişilik bile atfetmiyordu. Öyle ki İngilizler elde ettikleri sömürgelerde şeriat hukukunu kaldırıp kendi hukuklarını uyguladıklarında, bunun sonucu, kadınları şeriatın kendilerine verdiği haklardan mahrum bırakmak oldu.'

Feldman, makalesinin devamında şeriatın İslam medeniyetinde modern çağlara dek iktidarı denetleyen ve toplumun haklarını koruyan bir adalet kaynağı olduğunu da hatırlatıyordu. Şeriatı geliştiren ulema, bazen dünyevi iktidarın hizmetine girmişse bile, çoğu zaman onu sınırlandırmış, keyfi idarenin önüne geçmişti. Feldman'ın deyimiyle, 'şeriat, mahkemelerde kayırmayı yasaklamış, fakir ve zengine eşit muamale yapılmasını emretmiş, hatta bugün bazı Ortadoğu ülkelerinde yaşanan namus cinayetlerini lanetlemiş'ti.

Zaten Osmanlı'da sarayı protesto ederken kullanılan 'şeriat isteriz' sözünün manası da aslında 'adalet isteriz'dir.

Bugün ise 'şeriat isteriz' sözü bize Taliban'ın korkunç düzenini hatırlatıyor. Bu da elbette sebepsiz değil. Feldman'ın da vurguladığı gibi, İslam hukuku, 'içtihat' geleneğinin sönmesi ise durağanlaşmış ve çağın standartlarının çok gerisine düşmüş durumda. Ama bunun nedeni, şeriatın özünde var olan bir sorun değil, Müslüman dünyanın son iki yüzyıldır içine düştüğü kriz. Bunun sebepleri ise dini değil, siyasi, ekonomik ve coğrafi.

Zaten kendini geliştirmeyen her hukuk sistemi çağın gerisine düşer. Atatürk döneminde yapılan büyük kadın reformu bile bugünün standartlarının gerisinde kaldı ki, 2001-2004 yılları arasında bir dizi hukuki düzenleme ile kadınlara yeni haklar verdik. İslam hukuku da, eğer bazı ilahiyatçıların belirttiği gibi hükümlerin 'láfzından' ziyade 'maksadını' dikkate alan dinamik bir 'usül' ile yorumlanırsa, pekálá gayet 'liberal ve hümanistik' olabilir. Zaten Feldman'ın dediği gibi, yüzyıllar boyunca öyle olmuştur.

@ Masonların etkisi?

Taha Kıvanç mason localarının Türkiye'deki etkisini yazdı. Ve çok ilginç bağlantılar kurdu. Bu yazıyı aşağıda okuyabilirsiniz.


Dostum, 'Eskiden fikri takip duygunuzla övünürdünüz siz gazeteciler, özellikle de sen; şimdilerde gözünün önünde cereyan eden bir olayı daha önce defalarca yazdığını hatırlamıyorsun bile...' diye çıkıştı. Kast ettiği, son zamanlarda meydana gelen hemen bütün olayların bir biçimde localar ile ilintili olduğu tezi...

Beni sigaya çeken dostum, gözünü siyasete dikmiş, kulağını olan-bitene vermiş; nereye baksa neyi işitse, tezinin haklı olduğunun bir daha doğrulandığını düşünüyor. 'Sen de şunlara yardımcı ol' dedi bana. Façayı bozmamak, karizmayı çizdirmemek adına başlattıkları süreç biraderleri de kaygılandırmaya başlamış... 'Adamlar, resmen bu açmazdan kurtulamaya yarayacak bir formül peşindeler' dedi.

Anladığım kadarıyla, biraderler, bu konuda başta tek ağızdan konuşuyor olsalar bile, özellikle yurt dışından gelen tepkiler üzerine konumlarını bir kez daha gözden geçirme ihtiyacı hissetmişler. Şu sırada her kafadan farklı bir ses çıkıyor görüntüsü bu yüzdenmiş... Dostum, 'Senin ünlendirdiğin Fransız Büyük Doğu Locası Üstad-ı Muhteremi Jean-Michel Quillardet derdini anlayacak Avrupa Birliği yetkilisi bulamıyor' da dedi.

Fransız Büyük Doğu Locası biraderlerin pek azı tarafından makbul addediliyor. Locaların büyük bölümü İngiliz-İskoç Riti'ne bağlı çünkü. Kraliçe 2. Elizabeth yanında eşiyle geldi ya ülkemize; dünya biraderlerinin en büyük üstadı bir ara Prens Philip'ti. Prens Charles Kraliyet Ailesi adına o görevi üstlenmeyi reddedince Kent Dükü Michael'a kaldı o görev. Kraliçe ve eşinin Abdullah Gül'e konuk olmayı kabul etmesi, Tayyip Erdoğan ve eşiyle hatıra fotoğrafları çektirmesi bizdeki biraderlerin çoğunun gözünü açmışa benziyor.

Fransız Büyük Locası'na bağlı olanlar ise Büyük Üstad Jean-Michel Quillardet'in ekzantrikliğe varan saplantıları yüzünden giderek daha zor bir durumda kalmaktalar. Türkiye'deki kendine bağlı locaları kendisinin çoktan tanıdığı 'soykırım' yolunda bayağı sıkıştırıyor Jean-Michel Quillardet...

Bu yıl Fransız Obediyansı'na bağlı biraderlerin yıllık toplantısı Marsilya'da yapıldı. Toplantıya Türkiye'den katılanlar orada büyük bir hayal kırıklığı yaşadılar. Loca'nın Büyük Üstadı olarak 5 Nisan 2008 tarihinde göreve başlayan Metin Ansen tedbirli insanmış; toplantıya kendisi gitmek yerine iki yardımcısını göndermesi buna işaret ediyor. Adamlar belki etkisi olur diye yanlarına Türkiye'nin Marsilya Başkonsolosu Özer Aydan'ı da almışlar, ama itirazları Quillardet'nin bir kulağından girip diğerinden çıkmış...

Türk Masonlar'dan Ermeni tezlerini kabul etmelerini beklediğini söylemiş Quillardet, hem de üçünü birden azarlayarak...

Öyle bir gizli dünya ki biraderlik, kimin İngiliz-İskoç, kimin Fransız obediyansına bağlı olduğunu bilmek neredeyse imkansız... Bir bilebilsek, son tartışmalar ışığında, türban ve kapatma davalarının nasıl bir biçim alabileceğini de belki öngörebileceğiz.

Fransız biraderler özellikle 'başörtüsü' konusunda pek rijitler. Fransa'da yasak yalnızca ilk ve orta dereceli resmi eğitim kurumlarında uygulanıyor; özel okullar, kilise okulları ve yüksek öğretim kurumlarında okuyan öğrencilerden isteyenler başlarını örtebiliyor. Jean-Michel Quillardet'ın gönlü işte buna razı değil. Her dereceli okulda, resmi veya özel fark yapılmaksızın, başörtüsüne yasak getirilmesinden yana olduğunu defalarca açıkladı Quillardet.

Bizimkilere baskı yaptığı yetmiyormuş gibi, 8 Nisan 2008 tarihinde, Türkiye'ye seyahatinden birkaç gün önce görüştüğü AB'nin cumhurbaşkanı sayılan Komisyon Başkanı Jose Manuel Barroso'ya da 'Ak Parti'ye sakın arka çıkma' uyarısında bulundu.

Herhalde Avrupa'da da Quillardet'nin locasına bağlı olanların sayısı az olmalı ki borusu her yerde ötmüyor...

Tezin sahibi dostum, Kraliçe'nin ziyareti sonrasında meydana gelen gelişmeleri, yeni çıkış yolları aranmasını iki birader grup arasında varolan çelişkiye bağlama eğiliminde. İngiltere'de de geçerli olan formülün Türkiye'de nasıl uygulamaya konulabileceği yolunda araştırma yapıldığını söylüyor. Başörtüsü serbestisinin yüksek öğretim kurumlarıyla sınırlı tutulacağına dair bir güvence peşindeymiş biraderler; parti kapatılmasına da karşılarmış...

Bu adam bu kadar şeyi nereden bilir, anlamam; zaman zaman onun da 'birader' olmasından kuşku duyduğumu sizlerle paylaşmıştım. Bu da hoşuna gidiyor keratanın...

Acaba buradan bir çıkış yapsam, 'Hükümetin başörtüsü serbestisini yüksek öğretim kurumları dışına yayma niyeti yok; bunu sağlayacak tüzük ve yönetmelikler yürürlükte zaten' garantisini ben versem yeterli olur mu?

20 Mayıs 2008 Salı

@ Siyonizm karşıtı yahudilerden, İsrail'i kınayan bildiri...

Siyonizm karşıtı Yahudiler Hareketi (SATMAR) sahte İsrail rejiminin kuruluşunun 60. yılında yayınladığı bildiriyle, bu rejimin kuruluşunun ilahi emre aykırı olduğunu ve ilahi olmayan bir otoritenin Yahudilere dayatılması anlamı taşıdığını ilan etti.
SATMAR’ın bildirisinde, Siyonist rejim İsrail’in Yahudilerin gerçek dini anlayışını ve Tevrat’ı yozlaştırdığı ve Yahudilere ilahi olmayan bir sahte düzeni dayattığı belirtildi.

Bildiride, böyle bir rejimin kuruluş yılını sevinçle kutlamanın affedilemeyecek bir günah olduğu ve bu günahın küçük görülmemesi gerektiği, böyle bir kutlamanın küfürden daha kötü olduğu, bu kutlamaların ilahi emirlere ve Tevrat’a karşı gelmenin kutlamaları olduğu vurgulandı.
SATMAR, bildirisinde dünyada birçok insanın şüphe ve vesveseler karşısında zayıf olduğunu ve günahlar işlediğini ama bunlardan da daha kötüsünün İsrail gibi sahte bir rejimin kuruluş kutlamalarına katılmak olduğu ve bu insanların derin bir küfür içinde bulunduğu belirtildi.

Vicdanlı Yahudilerin The Guardian’da yayınlanan ilanları:

“Mayıs ayında Yahudi örgütleri İsrail devletinin kuruluşunun 60’ıncı yıldönümünü kutlayacak. Bu durum, yüzyıllardan beri süregelen ve II. Dünya Savaşı’ndaki Yahudi Soykırımı’yla (Holocaust) zirveye ulaşan zulmün ışığında değerlendirildiğinde belki haklı görülebilir. Ama biz, bu olayı kutlamayacak olan Yahudileriz. Çünkü şimdi sıra, ötekinin hikayesini, Avrupalı anti-semitizm ve Hitler’in soykırımcı politikaları nedeniyle öteki insanların ödediği bedeli tanımaya geldi. Edward Said’in de belirttiği gibi, Yahudiler için Soykırım ne demekse, Naqba da (İsrail Bağımsızlık Günü veya Felaket Günü) Filistinliler için aynı şeydir.

Nisan 1948’de, Deir Yassin’deki kanlı katliamın ve Hayfa’daki pazar meydanında Filistinlilere yapılan havan saldırısının yaşandığı aynı ay, Dalet Planı devreye sokulmuştu. Bu plan Filistinlilerin köylerinin yıkılmasına ve yerli nüfusun ülke sınırları dışına çıkarılmasına yeşil ışık yakıyordu. Biz bunu kutlamayacağız.

Temmuz 1948’de, 70.000 Filistinli yiyecek ve içecek hiçbir şeyleri olmadan kızgın güneşin altında Lidda ve Ramla’daki evlerinden sürüldü. Yüzlercesi öldü. Bu olay “Ölüm Yürüyüşü” olarak tarihlere geçti. Biz bunu kutlamayacağız.

Sonuçta 750.000 Filistinli, mülteci durumuna düştü. 400’ü aşkın köy haritadan silindi. Bu da etnik katliamı sona erdirmedi. Binlerce Filistinli (İsrail vatandaşı) 1956’da Celile’den çıkartıldı. Ve çok daha fazlası İsrail Batı Şeria ve Gazze’yi işgal ettiğinde aynı akıbete uğradı. Uluslararası yasalar ve Birleşmiş Milletler’in 194 sayılı kararı gereği mültecilerin ülkelerine dönme ya da tazminat alma hakkı bulunmaktadır, İsrail bu hakkı hiçbir zaman tanımadı. Biz bunu kutlamıyoruz.”

Bizler, terörizm, katliam ve bir milletin vatanından koparılması uygulamaları üstüne bina edilmiş bir devletin doğum gününü kutlayamayız. En büyük politikası etnik katliam olan, uluslararası hukuku ihlal eden, Gazze’deki sivil halkı cani yöntemlerle toplu şekilde cezalandırarak kan ve gözyaşı akıtan ve Filistinlilerin insan haklarını ve milli varlığını reddetmeye devam eden bir devletin doğum gününü kutlayamayız.

Araplar ve Yahudiler Orta Doğu’da eşitçe yaşamaya başladıklarında sevinç çığlıklarıyla sokaklara dökülenler de ilk biz olacağız.

@ Avrupa'da din ayrımcılığı

İç savaş nedeniyle Irak'tan kaçan 2 milyon kişiden Avrupa'ya göçmenlik başvurusunda bulunanlara Almanya İçişleri Bakanı Wolfgang Schauble, "Müslüman Türkiye Müslümanların başvurusunu kabul etsin biz de Hıristiyan Iraklılar'a vize verelim" dedi.
Fransa Dışişleri Bakanı Kouchner de "Fransa 500 Hıristiyan Iraklıya oturma ve çalışma izni verebilir" diyerek teklifi destekledi.
Ancak Avrupalılar hiç beklemedikleri bir tepkiyle karşılaştı. Vatikan, "İnsanları dinlerine göre ayıramazsınız. Iraklı Hıristiyanlar sadece dinlerinden dolayı Avrupa'dan özel muamele görmemeli. Yardım yapacaksanız insanlık kriteri uygulayın, din değil..." açıklamasını yaptı.

@ Çin'deki müslüman depremzedeler...

Çin'i 12 Mayıs'ta vuran 7,9 büyüklüğündeki deprem, Çinli Müslümanlar için de büyük bir felakete sebep olmuş. Depremde en çok kaybın verildiği Beichuan'daki 600 Çinli Müslüman'dan 400'ü ölmüş. Geriye kalanlar ise Mianyang şehrindeki bir stadyumda diğer Çinlilerle birlikte yaşam mücadelesi veriyor.

Yaklaşık 20 bin depremzedenin bulunduğu bu stadyumdaki insanların tek isteği başlarını sokabilecekleri bir ev kurmak. 200 kadar Çinli Müslüman'ın da sığınabileceği emniyetli tek yer burası. 4 aylık bebeğiyle burada bulunan Yü Ying (29), kocasının ağır yaralı olarak hastanede bulunduğunu, kendisinin de bebeğiyle burada çaresizce beklediğini ifade etti. Yü, deprem anında çöken binanın üçüncü katında bulunduğunu ve ilk iki kattakilerin öldüğünü söyledi. "Rabb'im bizi korusun ve yeniden bir ev kurmamızı nasip etsin." diyen Yü, devletin ve Müslümanların kendisine yardım etmelerini istedi. Depremden yaralı olarak kurtulan ve sürekli, "Her şeyimizi kaybettik, geri gidemiyoruz.'' diyerek ağlayan bir diğer Müslüman depremzede bayan Ding Qinghui (50), 80 yaşındaki kayınvalidesi ve bir kızıyla kurtulduklarını, diğer tüm yakınlarını kaybettiğini aktardı. Kamptaki yardım çalışmalarını organize edenlerden imam Ma Lianglu ise hükümete ve Çin Komünist Partisi'ne (ÇKP) sağladığı yardımlar ve verdiği destekten dolayı teşekkür ederken dünya Müslümanlarından yardım beklediklerini vurguladı. İmam Ma, yardımın hükümet kontrolünde ihtiyaç sahiplerine ulaştırılacağından şüphe duymadığını sözlerine ekledi.

Müslümanlar, kampta dağıtılan yiyecekleri helal olmadığı için yiyemiyor. Müslüman depremzedelerin bu sorununu ise Mianyang'daki dindaşları çözmüş. Stadyumda dağıtılan yemekleri yiyemeyen 200 Müslüman din kardeşlerinin getirdiği yemeklerle karınlarını doyurmaya çalışıyor. Çevre şehirlerdeki Müslümanlar da bu girişime destek veriyor. Müslümanların yaptığı yardımlar stadyumdaki komünist partili yetkililerin de takdirini kazanmış. Depremde hasar gören inşaat halindeki camilerini onarmak yine Mianyang Müslümanlarının öncelikleri arasında yer alıyor. Stadyumda akşamları depremzedeler, kurulan dev ekranlarla film ya da deprem haberlerini izliyor. Stadyum dışındaki halk, her gün artçıların hissedildiği şehirde korkudan arabaların içinde ya da yolların kenarına kurdukları çadırlarda kalıyor.

18 Mayıs 2008 Pazar

@ CIA: İslam’ın fikir gücüne karşı koyabilecek bir başka güç yok!

Murat Birsel'in yazısını aşağıda okuyabilirsiniz.

Bilgisayar ekranında izliyorum, ince uzun orta yaşı geride bırakmış bir adam anlatıyor...

Teröre karşı verdiğimiz, kökten dinci mücahitlerle savaştan bahsederken, ‘asimetrik bir savaş’ diyoruz. Gerçekten asimetrik; onlarda fikir var bizde silah. Biz fikirlere kurşun sıkıyoruz. Gel gör ki fikir dediğin şeye kurşun işlemiyor. Ve böylesi asimetrik bir savaşta bizde mühimmat yok. Bir fikri ancak daha iyi bir fikirle yenebilirsiniz ve fikre karşı kurşun sıkmak da iyi bir fikir değil!

Bu temayı işleyen konuşmayı yapan adamın adı: Eric Haseltine.

Eric Haseltine, Amerikan istihbarat şebekesinin (CIA, NSA, DIA, NGA... liste uzun) eski Teknoloji Daire Başkanı (2001-2007 arası ABD istihbaratının çeşitli birimlerinde görev aldı).

Arzu edenler bu yazıya konu olan konuşmaya internetten hemen erişebilir; i-tunes ücretsiz podcastları arasında yer alan New Yorker serisinde ‘Creative Intelligence’ başlığı altında bulabilirsiniz. ‘New Yorker Haseltine’ diye ararsanız geliyor zaten...

Dr. Haseltine dobra konuşuyor, hiçbir şey söylemeden ‘Yaratıcı Zeka’ başlığı altında her şeyi anlatmayı beceriyor; özetle:

1. Soğuk savaş dönemi bir filler savaşıydı. Atom bombalarına sahip iki dev fil, ABD ve Sovyetler, kapıştı; ABD yendi.

2. Yendik ve böyle yendiğimiz için aynı şekilde devam ettik; fil daha iyi duysun diye kulakları büyüttük, daha iyi koku alsın diye hortumu uzattık, dişleri sivrileştirdik ve bu uğurda milyarlarca dolar harcadık.

3. Ama bu sefer düşman fil değil, ısırıp virüs bulaştıran bir sivrisinek olarak karşımıza çıktı. Fil ne yapacağını şaşırdı, başka bir fil ile nasıl başa çıkacağımızı çok iyi biliyorduk ama sivrisineklere karşı nasıl mücadele edeceğimiz konusunda hiçbir fikrimiz yoktu!

4. Amerikan istihbaratında en büyük mücadelem ‘fil’i sivrisinekleri öldürebilecek ‘eşekarıları’na dönüştürmek oldu. (Eşekarısı sivrisinek öldürür mü bilmem ama teşbihte hata olmaz öldürdüğünü varsayalım diyor, ayrıca sunumda fil ve arı resimleri sürekli görüntüde!)

5. Bunu bir yere kadar gayet iyi başardık ama sivrisinekler fikir ortamından beslenerek ürüyor ve gelip ısırıyor, ne kadar arı yaparsak yapalım bataklığı kurutmak için işe fikir düzeyinde yaklaşmamız gerek. Çünkü fikir karşısında kurşun etkisiz kalıyor. Ve onlar savaşın düşünce boyutunda bizden fersah fersah güçlüler...

6. Tezleri şöyle: İslam Hristiyanlık’tan daha üstün, bunu bilen Batı, Müslüman dünyayı yok etmeye çalışıyor. Haçlı seferlerinden bu yana hedefleri bu! Haçlı saldırıları devam ediyor, eskiden İngiltere’de olan liderlik şu anda Amerika Birleşik Devletleri’nde. Bu güçlü teze karşı, sizin elinizde sadece ‘demokrasi’ ve ‘özgürlük’ kavramları var. Adamların ülkesine girince, sorgu skandalları ortaya çıktıkça bunlar da pek işe yarıyor denilemez.

7. El Kaide özellikle gençler üzerinde çok etkili, İslam’ın güzelliği ve gücüyle gençleri fethediyor, sonra da istediğini yaptırıyor. İslam düşüncesi karşısında durabilecek hiçbir güç yok, muhteşem felsefi bir boyut içeriyor. Tek bir çıkar yol var, İslam’ın teröre alet edilmesinin İslam’da yeri olmadığını Müslüman gençlere gösterebilmek.

8. Bu amaçla esirler arasındaki bazı hocalara esir muamelesi yapılmadı ve ilahi bilimler uzmanlarıyla beraber Kuran üzerine çalışmalar düzenlendi. Bu ‘tefsir’ çalışmalarından sonra biz bu hocaları serbest bıraktık ve onlar Müslüman gençleri üzerinde ilahi mesajın nasıl algılanması hususunda vicdani düzeyde yapılan yaklaşımlarda fevkalade önemli farklılıklar yarattılar.

Gerisi var, meraklısına... Onu da ‘orijinali’nden araştırın!

17 Mayıs 2008 Cumartesi

@ Küstah CHP'li, burası Danimarka değil!

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın sağ kolu olarak bilinen ve CHP Genel Sekreteri Önder Sav'ın Hac ve İslam Peygamberi Hz. Muhammed'le ilgili aşağılayıcı ve küstahca konuşmalar yaptı.

Bir program için Ankara'nın Elmadağ ilçesine giden Önder Sav, İlçe belediye başkanını ziyaretinde yanlarına gelen CHP'li bir vatandaş Mustafa Ünal'ın hacca gitme arzusu ile de dalga geçti. Yanına yaklaşarak, Hacca niyetlendiğini söyleyen Mustafa Ünal isimli yaşlı vatandaşa Önder Sav: 'Boşver Araplara para kaptırma' dedi.

Sav'ın sözlerine karşılık yaşının 80'e geldiğini, bir ayağının çukurda olduğunu onun için hacca gitme niyetinde olduğunu anlatmaya çalışan CHP'li Mustafa Ünal, Önder Sav'dan hiç beklemediği bir cevap aldı.

Peygamber'e ismiyle "Muhammet" diye hitap etti

Sav alaycı bir ifade ile "Bakarsın Muhammed seni bırakmaz. Buraya göndermez. Onun için sen yine şey yapma" dedi. Sav'ın sözleri karşısında şaşkına dönen CHP'li Mustafa Ünal, konuşma üslubunun böyle devam edeceğini anlayınca, Sav'ın yanından hızla ayrıldı. Bu ibret verici dialogu izlemek için başlığa tıklayınız.

@ Müslümanların zaferi için, dine dönüş şart...

Dünya Müslüman Alimleri Birliği Başkanı Allame Yusuf Kardavi, dün Katar'da kıldırdığı Cuma namazı hutbesinde ''biz, Müslümanların zaferi ve İsrail'in mağlubiyetinin kesin olduğuna inanıyoruz. Zira batıl asla hakka galip gelmeyecektir'' dedi.

Kardavi, sözlerini şöyle sürdürdü: İsrail ve Amerika güçlerinin tecavüzü ebediyete kadar devam etmeyecektir. Müslümanların manevi gücü ve halis Muhammedi öğretilere dönüşleri İsrail'in mağlubiyetine sebep olacaktır.

İfratçı siyonistlerin ''Tevrat'' ismini kullanarak Filistin topraklarını işgal ettiklerine dikkat çeken Dünya Müslüman Alimleri Birliği Başkanı, ''onlar, sözde ''Tevrat''ı ileri sürerek İslam dünyası aleyhine savaş başlatmışlarken bu savaşta biz Müslümanların İslam dininin öğretilerinden uzak kalması en büyük hatalardandır'' şeklinde konuştu.

Kardavi, sözlerine şöyle devam etti: İsrail, Filistin'i işgal etmek için tarihi ve dini açıdan hiçbir delile sahip değildir. İsrail'in, bu toprakları işgal etmekte ve çirkin planlarını hayata geçirmedeki en büyük desteği Müslümanların gafletidir. 1948 yılından önce tarihi ve coğrafi anlamda İsrail isminde bir şey yoktu. Bu rejim, Amerika ve İngiltere başta olmak üzere batılı güçlerin bu bölgede destekleyerek oluşturdukları bir vakadır.

@ Böl, parçala, yönet!

DTP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, DTP'nin projesini açıkladı: ''Türkiye'yi 25 bölgeye bölelim!''

Devrimci Sosyalist İşçi Partisince Taksim Hill Otelde düzenlenen toplantıda konuşan Tuncel, ''Türkiye'deki Kürt sorununun, sosyal, ekonomik, kültürel boyutları olan siyasal bir sorun olduğu'' görüşünü ifade ederek, sorunun bu çerçevede ele alınıp çözülmesinin zorunlu olduğunu söyledi.

Tuncel, ''demokratik özerklik'' projelerinin tartışılması gerektiğini, kendilerinin bunu, ''Türkiye'nin idari ve siyasi yapısında reform'' olarak nitelendirdiklerini anlattı. Tuncel, şunları kaydetti:

''Bizim projemiz, sadece Kürtlerin yaşadığı bölgeleri değil, diyoruz ki Türkiye'yi 20-25 bölgeye ayıralım. 20-25 bölgede her halkın kenti özgürce ifade edebildiği ve denetimin altında yerel meclislerin de olduğu bir yönetim tarzı. Bunun tartışılması gerekiyor.''

@ Masonlar, 2.Abdülhamit'in tahttan indirilmesini kutluyor!

Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası, “Türk Masonları'nın zaferi” diye niteledikleri II. Abdulhamit’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan II. Meşrutiyet'in ilanının 100. yılı olan 2008 yılını “Hürriyet, Eşitlik ve Kardeşlik” yılı ilan etmelerinden sonra etkinliklerini şimdi de Avrupa Mason Buluşması’na (EME 2008) taşımaya hazırlanıyor. Bu amaçla, bu yıl Ekim ayında İngiltere ve Belçika’da yapılacak Mason buluşmasında Türkiye Masonları etkinliklerde Abdulhamit’in tahttan indirilmesinde rol oynayan Mason ataları için bir anma töreni düzenlenecek ve II. Meşrutiyet’in nasıl ilan ettirildiği, ardından Abdulhamit’in nasıl tahttan indirilerek 1909’da da Türk Masonluğu'nun yasal zemine kavuştuğu anlatılacak.

Avrupa Mason Buluşması adlı kuruluş, değişik fraksiyonlara (ritinlere) ayrılmış Avrupa Masonları'nın bir araya geldikleri çok özel bir platform durumunda. Platform komitesinde İskoç, İngiliz, Fransız ritinden üst düzey Masonlar bulunuyor. Platformun bu yılki gündemine II. Abdulhamit’in devrilmesi ve II. Meşrutiyet’in ilanının 100. Yılı çerçevesinde yapılacak etkinliklerin damgasını vurması bekleniyor. Organizasyonla ilgili program ve katılım formları Büyük Loca tarafından bütün Masonlara gönderilirken, “Türk Masonluğu'nun ayağa kalkışının 100. yılı anısına uluslararası etkinlikler düzenleneceği” belirtildi. “Avrupa Mason Buluşması Organizasyon Komitesi”nde yer alan Türk Masonları'nın girişimiyle alınan karar gereği, II. Abdulhamit dönemi, II. Meşrutiyet'in oluşum süreci, Masonların bu süreçteki oynadıkları rol ve Osmanlı'da masonik faaliyetler gibi çok kapsamlı çalışmalar yapılacak. Bunun için Türk Masonları'nın yoğun bir lobi çalışması içinde olduğu belirtiliyor. Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası, bütün bağlı kuruluşlarına II. Meşrutiyet'in 100. yıl kutlamalarının 2008 boyunca çeşitli etkinliklerle kutlanması talimatı vermesinden sonra, ülke çapında çeşitli localar tarafından kutlama programları düzenlenmeye başlandı. Bu doğrultuda “Meşrutiyet defileleri”, kitap tanıtımları, konferanslar ve benzer etkinlikler düzenlendi.

Hür ve Kabul Edilmiş Büyük Mason Locası, 1909’da II. Abdulhamit’in askeri darbe ile devrilmesiyle sonuçlanan II. Meşrutiyet’in 100. yılı olan 2008 yılını, “Hürriyet Eşitlik Kardeşlik” yılı ilan etmişti. Bu durum, Masonların Türkiye'deki büyük siyasi çalkantılar sırasında oynadıkları rolün bizzat Masonlar tarafından itiraf edilmesi olarak değerlendirilmişti. Loca, Türkiye’de askeri darbe geleneğinin ilk örnekleri olarak görülen I. ve II. Meşrutiyet’in başlı başına Mason kalkışmalar olduğunu ilan etmişti.

Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Caner Arabacı, II. Abdulhamit’e karşı darbe yapan İttihat Terakki’nin masonik bir örgütlenme olduğuna dikkat çekerek, “İttihatçıların kökenleri Jöntürkler'dir ki; bunların ilk örgütlenmeye başladığı yer İngiliz sefaretidir. Talat Paşa ve Ahmet Rıza gibi önde gelen isimler Mason'du. Abdulhamit’e karşı gerçekleştirilen darbe İttihatçı-Mason-İngiliz işbirliğinin ürünüdür. Rıza Tevfik, hatıratında anlattıklarına göre darbeden sonra İngiliz sefaretinde teşekkür ziyaretinde bulunulmasını önerir” dedi. Arabacı, Abdulhamit’in Balkanlarda isyan başlatan ordu içindeki ittihatçı oluşumun darbe hazırlığında olduğunu fark ettiğini ve buna karşı 1876 Anayasası'nı yeniden yürürlüğe koyduğunu kaydederek, “Ancak darbecilerin asıl hedefleri bu değildi. İttihatçılar iktidarı ele geçirmek, İngilizler de tehdit İslâm birliği politikasıyla sömürgelerini sürekli tehdit eden Halife Abdulhamit Han’dan kurtulmak istiyorlardı. Bu amaçla tarihe 31 Mart Vakıası diye bilinen oyun sahnelenerek darbe gerçekleştirildi ve Abdulhamit Han başka yer kalmamış gibi Selanik’e götürülerek bir Yahudi’nin evine hapsedildi. Böylece Filistin’e karşı Osmanlı'nın tüm borçlarını ödeme teklifi yapan Siyonist Lider Theodor Hertzel’e ‘Vatan parayla satılmaz’ cevabının adeta intikamı alınıyordu” diye konuştu.

Doç. Arabacı, Abdulhamit’in nasıl bir Siyonist-Emperyalist darbenin kurbanı olduğunun 1917’de Theodor Hertzel ile İngiliz Dışişleri Bakanı Althur Balfour tarafından Filistin’de Siyonist İsrail devletinin kurulacağının deklare edilmesiyle ortaya çıktığını dile getirerek, “Abdulhamit Han’ın haliyle, ittihatçıların elinde devlet hızla dağılma sürecine girdi. Masonlar, elbette bunu kutlar. Bunların kutladıkları, Osmanlı’nın yıkılışı, bugün 60. yılını kutlayan Siyonist İsrail hançerinin saplanışı, Anadolu’nun çöküşü ve Osmanlı’nın çocuklarının borç batağında Batı'ya el açar duruma düşürülüşüdür” dedi.

@ Kur'an dağıtan gazeteye uluslararası medya ödülü verildi

İslamofobinin yükselişte olduğu bir dönemde İslam'la ilgili yazı dizisi yayınlayan, ardından da okurlarına Kur'an-ı Kerim dağıtan Belçika'nın De Standaard Gazetesi 'uluslararası medya ödülü' kazandı. Birlikte yaşamanın önemine vurgu yapan gazete, yüzlerce basın kuruluşu arasından sıyrılarak 'okuyucuya ulaşmada en başarılı yollar' dalında birinciliği elde etti. Hıristiyan Demokrat eğilimli De Standaard'ı takdir eden Uluslararası Gazete Pazarlama Birliği (International Newspaper Marketing Association), bu yıl 'medya oscarı' için New York Times ve Wall Street Journal gibi dünya devleri yerine Belçika gazetesini tercih etti. Amerika'da toplanan jüri üyelerini en çok etkileyen unsur, gazetenin cesareti ve elde ettiği başarı oldu.

Avrupa'nın en kuvvetli ırkçı partilerinden Flaman Menfaati'nin 'anayurdu' olan Flaman bölgesinde yayın yapan gazete, önce 30 bin Kur'an dağıtmış, yoğun ilgi üzerine bu sayıyı 50 bine çıkarmıştı. Halkın gösterdiği büyük teveccüh, 'İslam'a yönelik muazzam bilgi açığı' olarak yorumlanmıştı.

Uluslararası Gazete Pazarlama Birliği (International Newspaper Marketing Association) tarafından her yıl dağıtılan 'medya oskarları' geçtiğimiz günlerde Amerika'nın Los Angeles şehrinde sahiplerini buldu. 34 ülkeden 200 gazeteyi geride bırakarak ödül kazanan De Standaard'ın Genel Yayın Yönetmeni Bart Sturtewagen, De Standaard gazetesi, okuyucularına İslam dini etrafındaki tartışmaları daha iyi anlayabilmeleri için geçen yıl 15 bölümlük bir yazı dizisi yayımlamıştı. Hıristiyan Demokrat eğilimli gazetenin ayrıca bedava Kur'an-ı Kerim dağıtması önce şaşkınlık ardından takdirle karşılandı. Kısa sürede 50 bin adet Kur'an-ı Kerim dağıtan gazete bu davranışından ötürü birincilikle ödüllendirildi. De Standaard'ın Genel Yayın Yönetmeni Bart Sturtewagen'a göre, günümüz dünyasında 'öteki' ile birlikte yaşama mecburiyetine rağmen taraflar birbirini yeterince tanımıyor. "Bu yüzden İncil dağıtmak yerine Kur'an dağıtmaya daha fazla ihtiyaç olduğunu düşündük" diyen Sturtewagen, "Batı dünyasında insanlar Müslümanların davranışlarını anlamakta bazen zorlanıyor. Bana göre birbirimizi daha iyi tanırsak, sorunlar derhal çözülüp, her şey kolayca yoluna girmeyecek. Örneğin aile içinde dahi, birbirini çok iyi tanıyan eşler arasında büyük sorunlar yaşanabiliyor. Tanımak, iyi geçinmek için tek başına yeterli değil, fakat bir ilk adım olması nedeniyle çok önemli. Tanımadan karşıdakinin neden seninle aynı fikirde olmadığını dahi anlayamazsın." değerlendirmesinde bulundu. De Standaard genel yayın yönetmeni, ayrıca ödülle birlikte diğer Batı basınının dikkatinin, dağıtılan Flamanca Kur'an'a çevrildiğini aktardı. Danimarka'dan bir gazetenin kendileriyle görüştüğü ve De Standaard'ın İslam dosyasını çok başarılı bularak benzer bir yazı dizisini yayına koymayı düşündüğü öğrenildi. Sturtewagen, "Yakında diğer Avrupa dillerinde de bedava Kur'an-ı Kerim dağıtılabilir." dedi.

16 Mayıs 2008 Cuma

@ Ntvmsnbc.com'a Harun Yahya sitesinden cevap...

Ntvmsnbc.com sitesinde 26 Nisan 2008 günü “Kuşların atası Tyrannosaurus” başlıklı bir haber yayınlandı. Haberde, Harvard Üniversitesi’nden Chris Organ ve ekibince, 2003’te ABD’nin Montana eyaletinin doğusundaki Hell Creek bölgesinde yapılan kazılarda bulunan, 68 milyon yıllık Tyrannosaurus’un kemik dokusundan elde edilen proteinler üzerinde yapılan bir çalışma konu ediliyordu. Sözkonusu proteinleri 21 modern kuş türününkiyle kıyaslayan araştırmacılar, elde ettikleri moleküler verileri evrim teorisinin dogmalarına göre yorumluyor, bu dinozor türünün tavuk ve devekuşu ile doğrudan akrabalığı olduğunu öne sürüyorlardı.

Araştırmacılar sözkonusu çalışmada elde ettikleri moleküler verileri (proteinlerin karşılaştırmalı yapılarını) evrim teorisinin varsayımları doğrultusunda ve kuşların dinozorlardan evrimleştiği dogması çerçevesinde yorumlamışlardır. Kuşlarla dinozorlar arasında sözde evrimsel bir bağlantıyı en baştan benimsemiş oldukları için, proteinler arasındaki benzerlikleri de hayali evrim sürecinin bir ürünü olarak yorumlamaktadırlar. Darwinist çizgide yayın yapan Ntvmsnbc.com sitesi de bu çalışmayı, “etobur dinozor Tyrannosaurus’un bugünkü kuşların atası olduğu kesinleşti” şeklinde iddialı ve gözboyayıcı yorumlarla topluma aktarmakta, evrim propagandası yapmaktadır.

Oysa bu çalışmada ortaya konan iddialar tamamen spekülasyonlara ve ön yargıya dayalıdır, ve araştırmanın kendisi evrim teorisine hiçbir bilimsel kanıt oluşturmamaktadır. Birincisi, çok iyi bilindiği ve evrimci bilim adamları tarafından dahi kabul edildiği gibi, canlılar arasındaki benzerlikler evrime kanıt oluşturmamaktadır. İkincisi, araştırmacılar benzerliklerin evrim ürünü olduğunu varsayıp, buldukları benzerlikleri evrim kanıtı olarak yorumlamakla mantık hatası ortaya koymaktadırlar. Üçüncüsü ve en önemlisi, kuşların dinozorlardan evrimleştiği iddiası önde gelen ornitologların (kuşbilimci) açık ve net kanıtlar ortaya koyarak çürüttükleri bir masaldan ibarettir. Ntvmsnbc.com sitesindeki Darwinizm propagandasının geçersizliğini ortaya koyan bilimsel açıklamaları, başlığa tıklayarak okuyabilirsiniz.

@ Yaratılış Atlası'nı okuduktan sonra, Sarkozy'deki değişiklikler...

Daha önce dini söylemlerine fazla rastlanmayan Fransa Devlet Başkanı Sarkozy'nin, Harun Yahya'nın Yaratılış Atlası kitabını okuduktan sonraki söylemlerindeki farklılık çok dikkat çekici.

"Laikliğin, Fransa'yı Hıristiyan köklerinden ayırmaya gücü yoktur. Bunu yapmaya kalkıştı. Yapmaması gerekirdi. Tarihinin dini, manevi ve ahlaki mirasını görmezden gelen bir milletin kendi kültürüne karşı suç işlediğini düşünüyorum. Kökü çekip atmak, milli kimliğin çimentosunu zayıflatmaktır."

Kimse, bir asır önce laiklik adına dine savaş açmış ve laikliğin hâlâ en katı yorumuyla uygulandığı bir ülkenin liderinin bir gün gelip bu sözleri sarf edeceğini ummazdı herhalde. Elysee Sarayı'na çıktığı günden bu yana, yönetim tarzıyla gelenekçi Fransızları şaşırtmaya devam eden Nicolas Sarkozy, ülkenin tarihi tabularından din konusunda da ezberleri bozmaya başladı. Vatikan'a giderek, Pompidou ve Mitterrand gibi cumhurbaşkanlarının reddettiği, Papa'nın 4. Henri'den bu yana Fransa'nın liderlerine verdiği "onur piskoposluğu" madalyasını alan Sarkozy, burada yaptığı konuşmayla Fransa'da laiklik tartışmalarını yeniden başlattı.

Laiklik ve din, Fransa'nın en hassas konularından birisi. Zorunlu olmadıkça siyasi liderler genelde, özel hayatla ilgili, görerek dinle ilgili meselelere pek ilgi göstermez. Sarkozy ise daha içişleri bakanı iken yazdığı "Cumhuriyet, Dinler ve Ümit" isimli kitabıyla din konusunda çok farklı düşündüğünü ortaya koymuştu. Ülkede, içişleri bakanının aynı zamanda din işleri bakanı olduğu Sarkozy ile hatırlanmıştı. Sarkozy, daha ileri giderek, 2005'te, bir akademisyeni görevlendirerek din-devlet ilişkileri konusunda bir rapor bile hazırlattı.

Konuşmalarında, bir yandan Fransa'da yaşanan dinlerin sayısının artmasıyla "laikliğin sosyal bir barışın şartı" haline geldiğini belirten Sarkozy, diğer yandan Fransız tarihine damgasını vuran, dini düşman olarak gören 'kavgacı laikliği' eleştirdi. Buna karşın "pozitif bir laiklik" isteyen Fransız lider, bu laikliği "bir yandan düşünce özgürlüğünü, inanma veya inanmama özgürlüğünü gözetleyen; ama dini tehdit olarak değil, fırsat olarak gören" bir anlayış olarak tanımladı. Sağcı olmasına rağmen Jacques Chirac döneminde Fransa, Avrupa Anayasası'na Avrupa'nın Hıristiyan mirasıyla ilgili ifadelerin konulmasını engellemişti. Sarkozy ise tam tersine, Hıristiyan kökleri hatırlatmakla yetinmeyip, "bir yandan olgunluğuna eren laikliği savunarak, Fransa'nın Hıristiyan köklerini üstlenmesini ve hatta bu kökleri değerli kılmayı" talep etti. "Kırsal bölgelerdeki kiliselerin cemaatsiz kalmasının, papaz kıtlığının, banliyölerdeki manevi çöllüğün Fransızları daha fazla mutlu etmediğini" dile getiren Sarkozy, inançlı bir insanın ümitli birisi olduğunu belirterek "ümitli insanların çok olmasının ise Cumhuriyet'in çıkarına olduğunu" kaydetti.

Cumhuriyet'in din kaynaklı ahlaka da ihtiyaç duyduğuna dikkat çeken Fransız lider, "Sonsuzluk arzusunu karşılayan bir ümide dayanmayan laik ahlakın, her zaman tükenme veya radikalleşme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu" ve "İlahi bağlardan yoksun bir ahlakın tarihi olasılıklara ve kolaycılığa daha açık olduğunu" savundu.

Din-laiklik savaşının sonu mu?

Sarkozy'nin, Le Monde gazetesinin "Roma'da kimse bu kadarını beklemiyordu" şeklinde yorumladığı bu ifadeleri Fransa'da anında tepkilere yol açtı. Cumhurbaşkanı'nı "bilgisizlikle" suçlayan anamuhalefetteki Sosyalist Parti'nin lideri François Hollande, bunların "en kilise yanlısı sağın sürekli tekrar ettiği nakarat" olduğunu belirterek, Sarkozy'yi "siyasetle dini karıştırmakla" eleştirdi. Sol-Yeşillerin önde gelen isimlerinden Dominique Voynet ise "bunun büyük bir geriye dönüş olduğunu ve Cumhuriyet'in çimentosunun sorgulandığını" iddia etti.

Fransa'da laiklik tartışmalarını yeniden alevlendiren konuyu hafta sonu nüshasının manşetine taşıyan ve iki tam sayfa ayıran Le Monde ise Sarkozy'nin "mayınlı bir alanda, hiçbir komplekse girmeksizin safını net bir şekilde seçtiğini" yazdı. Gazete, Sarkozy'nin çıkışını "Devrim ve Kilise arasındaki, 'iki Fransa'nın savaşını' sona erdirme ve laik Cumhuriyet'le Katolik Kilisesi'ni uzlaştırma girişimi" olarak yorumladı. Sarkozy'nin konuşmasını "bir çeşit pişmanlık" olarak nitelendiren La Croix gazetesi ise şimdiye kadar hiçbir Fransız liderinin "ülkesinin Katolik mirasını bu kadar güçlü savunmadığını" yazdı.

Sarkozy, Roma'daki konuşmasında, din-devlet ilişkilerini ayıran 1905 yasasının "ana dengelerinin" değiştirilmeyeceğini bildiriyor. Fakat, bunun yanında yasada bazı değişikliklerin yapılması gündemde. Sarkozy, bu konuda bir çalışma yapması için içişleri bakanlığını görevlendirdi. Bakanlığın, 2008 baharında bir rapor sunması bekleniyor. Özellikle, dini mekanların sübvansiyonu ve mezarlıklarda din ayrımına göre yer tahsis edilmesi konusundaki sorunların giderilmesi öngörülüyor. Fransa'da azınlık olan Müslümanlar ve Protestanlar, ibadet yeri konusunda büyük sorunlar yaşıyor.

@ Kraliçe Kuran dinledi

İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth, Bursa ziyareti kapsamında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül başta olmak üzere Devlet Bakanı Mehmet Aydın ile birlikte Yeşil Camii'ne gelerek burada Kuran'dan Rahman Suresi'ni dinledi.

Cami girişinde sağanak yağmur altında Bursa Valisi Şahabettin Harput ve eşi Funda Harput'un yanısıra, Bursa Müftüsü Mahmut Gündüz ve Cami Görevlileri tarafından karşılanan 2. Elizabeth camide Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Kültürü Öğretmenliği Öğretim Üyesi Prof.Dr. Mehmet Emin Ay tarafından okunan Rahman Süresini dinledi.

13 Mayıs 2008 Salı

@ Müslüman düşünürlerden Lübnan uyarısı

İslam dünyasının tanınmış simaları Lübnan'daki çatışmalara son verilmesi çağrısında bulundu. Müslüman düşünürler, diyalog çağrısında bulunurken, mezhep tuzağına karşı da dikkat olunması gerektiğini belirttiler.

Uluslararası Müslüman Âlimler Birliği Başkanı Dr. Yusuf el-Karadavi, Lübnan yaşanan çatışmanın taraflarına iç savaşa yol açabilecek kanlı çatışmalara son vermeleri çağrısında bulundu.

Taraflardan güçlerini İsrail için saklamalarını isteyen el-Karadavi, "Kahramanlık pazunu kardeşine göstermen değil, düşmanına göstermendir" dedi. Katar'ın başkenti Doha'da Cuma hutbesinde Lübnan'da yaşanan krize değinen Yusuf el-Karadavi, Hizbullah lideri Hasan Nasrallah ve el-Müstakbel hareketi lideri SaadeEl-Hariri'den iki talebi olduğunu söyledi.

İlk talebini "çatışmaların derhal durdurulması ve kan dökülmesinin önüne geçilmesi" olarak dile getiren el-Karadavi, "Kim bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur" ayet-i kerimesini okudu. Yusuf el-Karadavi hutbesinde ayrıca "Müslümana küfretmek fasıklık, onunla savaşmak savaşmak küfürdür" ve "Dünyanın yok olması bir Müslümanın haksız yere öldürülmesinden daha değersizdir" hadis-i şeriflerini de hatırlattı.

İkinci talebini "silahlı unsurların caddelerden geri çekilmesi ve gücün kenarda diş bileyip bekleyen düşmana saklanması" olarak ifade eden el-Karadavi, çatışmaların tek kazançlı tarafının Siyonistler olacağını söyledi.

Muhammed Mehdi Akif (İhvan-ı Müslimin “Müslüman Kardeşler” lideri): “Direnişin imajı değişmez. Değişse bile bu değişim direnişin lehinde olur. Lübnan Direnişi Lübnan'ın çıkarlarına uygun olanı belirleyebilen tek gruptur. Çünkü direniş Lübnan'ı ele geçirmek isteyen Siyonizmin ve Amerika'nın karşısındadır. Direniş de meşru bir haktır, düşmana karşıdır.”

Tarık El Beşeri (Mısırlı düşünür ve yazar): “Lübnan Hükümeti'nin Hizbullah'a ait iletişim ağını kesme kararının tek amacı, Lübnan'ı iki kere düşman işgalinden kurtaran Lübnan Direnişi'nin alt yapısını çökertmektir. Bu karar İsrail'e her türlü destek sağlayan Amerikan projesine destek anlamına geliyor… Hükümetin kararı direnişin imajını zedelemeyi amaçlamaktadır. Ancak gelişmeler bir iç savaşa kadar varmazsa bu gerçekleşmeyecektir. Askeri bir güç olan Direniş alt yapıyı temsil eden iletişim ağı olmadan faaliyetini sürdüremez.”

Ebu'l Ula Mazi (Kurulmakta olan Mısır El Vasat Partisi temsilcisi): “Bugün Lübnan'da cereyan eden olaylar bu ülkeyi bir süredir karıştırmak için fırsat kollayan dış çevrelerin eseridir. Direnişin kendini savunma babında silah kullanması belki mantıklıdır, özellikle bir direniş hareketi için bir silah mesabesinde olan iletişim ağının yok edilmesi gibi bir plan varsa. Krizin doğmasının nedeni olarak hükümetin aldığı karara rağmen muhalefetin verdiği tepkiyi henüz benimsemiş değilim. Bu tepki Arapların direnişin temiz imajıyla ilgili zihinlerinde bir bulanıklığa neden olacaktır. Maalesef siyasi bir grup olan tüm direniş hareketlerinin düştüğü çıkmaz yol budur.”

Raşid el-Gannuşi (Tunus en-Nahda Hareketi lideri): “Direniş sürekli silahını düşman İsrail'e karşı koymak için hazır tuttuğunu sık sık dile getiriyor. Kendini savunmak için içeride silah kullanma hakkı olmasına rağmen direnişin ulusal çevrelere kadar uzanma hakkı yoktur. Hizbullah'ın imajının Arap ve Dünya kamuoyunda bir parça zedelenmesi ve sarsıntıya uğraması kaçınılmazdır. Ancak halen mevcut sorunu aşmada aklın ve hikmetin galip geleceğine olan inancımızı korumaktayız.”

Abdullah Baha (Fas Adalet ve Kalkınma Partisi Parlamento Grup Başkanı): “Bugün Lübnan'da olanlar Filistin ve Irak'taki iç çatışmalardan yeterince ders alınmadığının sonucudur. Daima taraflardan biri Amerikanın bölgeye dönük ve İsrail yanlısı politikalarını ve planlarını temsil ederken diğer taraf bu politika ve planlara karşı direnen grubu temsil etmektedir. Üçüncü bir grup daha vardır ki bunlar da gelişmeleri İran'la irtibatlandırarak Arap seçeneğini gözardı ederek olayı Amerikan/Siyonizm seçeneğiyle İran seçeneğiyle sınırlandırmak istiyor. Lübnan hükümetin aldığı karar ateşe benzinle yaklaşmaksa Hizbullah'tan başka ne beklenir? Ancak verilen reaksiyonun çok güçlü olması direnişin imajının değişmesine neden olacaktır. Hizbullah'ın imajı Filistin'de İslami Direniş Hareketi Hamas ve Irak'taki direniş hareketlerinin imajı gibi etkilenecektir.”

Fatih Rubey'i (Cezayir en-Nahda Hareketi Lideri): “Biz hâlâ Hizbullah'a Amerikanın ve Siyonizmin bölgeyle ilgili planının karşısında mücadele eden Lübnan Direnişinin en büyük temsilcisi gözüyle bakıyoruz. Tüm Lübnan'ı kontrolü altına alabilecek kadar askeri gücü olmasına rağmen Hizbullah'ın şimdiye kadar mezhep çatışması yanlılarına ve şantajcılara boyun eğmediğini görüyoruz. Temennimiz direniş silahının Siyonist düşmana karşı çevrilmiş olarak devam etmesi ve Hizbullah liderliğinin Arap Halklarının özlemlerine layık durması ve krizi kendisinden alıştığımız hikmetle çözmesidir.”

Muhmmed Buleyhe (Cezayir Ulusal Reform Hareketi Lideri): “Hizbullah'a bakış açımız kesinlikle değişmedi. Hizbullah Amerikanın ve Siyonizmin Ortadoğu'ya yönelik planlarını bozguna uğratmaya çalışan bir direniş partisidir. 2006'da Hizbullah'ın direnişi olmasaydı İsrail Lübnan'ı ele geçirecekti. Dolayısıyla İsrail'e çevrili olduğu müddetçe Hizbullah'ın silah bırakmama kararını destekliyoruz. Lübnan'da cereyan eden gelişmelerin Arap ve Müslümanların eliyle gerçekleştirilmeye çalışılan İsrail ve Amerikanın bir savaşı olduğuna inanıyoruz. Çatışmalar, Amerika ve İsrail tarafından çıkarılırken maalesef idaresi Arap ve Müslümanların eline veriliyor.”

@ Masonların, adalet sistemindeki etkisi...

Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası Büyük Üstad'ı Kaya Paşakay hakkındaki yolsuzluk dosyası ne hukuk dinliyor ne adalet.. Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası'nda 2006 yılında başlayan yolsuzluk tartışması bitmek bilmiyor. Dernek statüsündeki locada 320 bin YTL yolsuzluk tespit eden Mülkiye müfettişleri, Büyük Üstad Kaya Paşakay ile 2 üst yöneticinin yargılanmasını istedi. Ancak savcılığa yapılan suç duyurusu, aradan 18 ay geçmesine rağmen hâlâ işleme konulmadı. Kendi disiplin kurallarını uygulayan loca ise usulsüz harcamayla itham edilen Kaya Paşakay, Genel Sekreter Koray Darga ve Genel Sayman Prof. Dr. Ali Sait Sevgener'i Mart 2006'da ihraç etti.

Bu karara imza atan dönemin büyük üstadı Asım Akin'in avukatı Ferda Çelebi, yolsuzlukla ilgili dosyanın 28 Eylül 2006'dan beri Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı'nda beklediğini vurguluyor. Çelebi, "Bu kadar süre içinde hiçbir işlem yapılmaması anormal bir durum." iddiasında bulunuyor.

Locadaki karşılıklı suçlamalar, 2 yıl önce medyaya yansımıştı. Haberlere konu olan yolsuzluk iddiaları üzerine İçişleri Bakanlığı Müfettişi İbrahim Kapaklıkaya locayı denetleyerek, 2 ayrı tevdi raporu ile Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulunmuştu. Ancak aradan bir buçuk yıl geçmesine rağmen ne dava açıldı ne de Paşakay ile diğer şüphelilerin ifadesine başvuruldu.

Paşakay'ı yolsuzluk iddiasıyla locadan ihraç eden dönemin Büyük Üstadı Asım Akin'in avukatı Ferda Çelebi, "Dosya 28 Eylül 2006'dan beri bekletiliyor. Bu kadar uzun süre hiçbir işlem yapılmaksızın beklenmesi anormal bir durum." diyor. İhraç edilen masonlardan A. Sait Sevgener ise, "Savcının ifademize başvurması lehimize olur. Çünkü müfettiş raporlarındaki hususlardan bizim bir endişemiz yok." diye konuşuyor. Loca'da geçtiğimiz yıl yapılan genel kurulda Paşakay'a yakın olduğu belirtilen Salih Evcilerli, Büyük Üstad seçilmişti. Paşakay karşıtları, yolsuzluk konusunda somut bir mahkeme kararı bulunmaması sebebiyle 3 üst düzey 'birader'e iade-i itibar yolunun açılmasından endişe ediyor.

@ Dindar futbolcu Kaka...

Ünlü Time dergisi, Hz İsa'ya sevgisini her yerde açıklamaktan çekinmeyen yıldız futbolcu Kaka'yı dünyayı etkileyen 100 isim listesine aldı. Dergi yıldız futbolcuya övgü yağdırdı.

Dergi Milanlı futbolcunun dini ve insani çalışmalarından övgü ile söz etti. Tanıtım yazısında, genç yaştaki futbolcuların ilgisinin daha çok kadın ve arabaya olduğunu belirten dergi, futbol sahalarında kendini pozitif değerleri yaymaya adayan birini görmek şaşırtıcı, görüşüne yer verdi.

Brezilyalı ünlü futbol yıldızı Kaka, Time dergisinin 2008 yılının en etkili 100 ismi arasına girdi. "Kahramanlar ve Öncüler" kategorisinde Kaka'yı da gösteren Time, ünlü futbolcuyu, "inancını korkmadan açıklayan yıldız" sözleri ile okurlarına lanse etti. İngiliz takımı Fulham ve ABD Milli takımının golcüsü Kasey Keller tarafından kaleme alınan yazıda, Brezilyalı futbolcunun Milli Takım ve Milan'daki başarılı kariyerine yer verildi. Kaka'nın Hz İsa'ya olan bağlılığı ve dini çalışmalarından övgü ile bahseden Keller, "Futbol sahaları dini desteklemek için doğru bir yer mi diye sorulabilir. Ama bu yaştaki profesyonel sporcuların ilgisi daha çok araba ve kadın üzerine. Kendisini dünyayı pozitif etkilemeye adayan birini görmek şaşırtıcı." dedi.

FIFA tarafından 2007 yılında dünyada yılın futbolcusu seçilen ve aldığı ödülü sergilenmesi için ülkesi Brezilya'nın Sao Paulo şehrindeki bir kiliseye ödünç veren Kaka için Keller, "iyi bir futbolcu olmanın ötesinde meziyetleri var. " ifadelerini kullandı. Kaka'nın kendisini dine adadığı belirtilen yazıda, ünlü futbolcunun inancını her yerle korkusuzca açıkladığı vurgulandı. Yazıda," Kaka, 2004 yılında BM dünya Gıda Programının en genç temsilcisi oldu. İnancını açıkça ifade etti. Evanjelist Hristiyan olan Kaka futbolu bıraktıktan sonra da dine hizmet edeceğini açıkladı. Geçen sene kazanılan Avrupa Şampiyonlar Ligi final maçından sonra formasını çıkararak altındaki " Ben İsa'ya aidim" yazısını tribünlere gösterdi." ifadeleri yer aldı.

Time'ın dünyayı etkileyen 100 kişi listesine aldığı Kaka ise "Milan Channel" adlı İtalyan televizyonuna yaptığı açıklamada, "bu benim için mükemmel bir an" dedi. Futbolcuların sorumlulukları olduğunu belirten Kaka, "Kendimi iyi bir mesaj verici olarak olarak hissediyor muyum? Evet. Bu bizim oyuncuların üzerine alması gereken bir sorumluluk. Çünkü futbol dünyadaki en yaygın spor. Herkes izliyor ve oyunları takip ediyor, onun için oyuncuların görevleri ve pozitif değerleri taşıma sorumlulukları var." diye konuştu.

Milan'ın ünlü yıldızı Kaka (Ricardo Izecson dos Santos Leite) Hz. İsa'ya olan sevgisini her yerde dile getiriyor. Kaka, kendisini "Tanrı'nın rızasını arayan birisi." olarak tarif ediyor. Genç futbolcu, attığı her gol sonrasında kollarını göğe kaldırmasıyla tanınıyor. Üyesi bulunduğu İsa'nın Sporcuları Derneği'ne sürekli bağışta bulunan Kaka, dini çalışmaları ile takdir topluyor. Yıldız futbolcu, UEFA Dünya Kulüplerarası Futbol Şampiyonası'nda AC Milan'ın, Boca Juniors'u yenmesinden sonra, formasını kaldırıp, "İsa'ya aidim" yazılı tişörtünü göstermiş, daha sonra da bu tişörtü Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva'ya hediye etmişti.

Time'ın Kaka'nın kategorisinde seçtiği isimler arasında bisikletçi Lance Armstrong, tenis oyuncusu Andre Agassi ve Oscar Pistorius da bulunuyor.

@ Mahkeme kararıyla ilgili Adnan Oktar'in açıklamaları...

Adnan Oktar'ın, mahkemenin kendisine verdiği hapis cezasıyla ilgili yaptığı basın toplantısını, başlığı tıklayarak seyredebilirsiniz.

8 Mayıs 2008 Perşembe

@ Ergenekon ve Masonlar

'Masonluk Teşkilatı'nın Baskısı ve Türkiye'deki Masonluğun Siyaset ile Yargıya Etkisi' konulu basın toplantısında konuşan Bilim Araştırma Vakfı'nın Fahri Başkanı Adnan Oktar, Ergenekon soruşturmasında tutuklananların Mason locaları ile ilişkilerinin incelendiğini belirtti.
Divan Otel'de düzenlenen basın toplantısında konuşan Bilim Araştırma Vakfı Başkanı Tarkan Yavaş, Fransa'daki bir Mason locası tarafından Türkiye'deki Mason localarına gönderilen 8 adet mektubu ele geçirdiklerini ifade etti. Yavaş, mektuplardan birinin özellikle Bilim Araştırma Vakfı'nın faaliyetlerinden ötürü baskı altına alınması olduğunu söyledi. Türkiye'de yargı, basın ve Masonluk arasında bir bağ olduğunu iddia eden Tarkan Yavaş, yargı ve medyanın bu bağı kullanarak vakıflarına baskı oluşturduğunu belirtti. Ergenekon soruşturmasının üzerine gidilmesi gerektiğine değinen Yavaş, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan bazı şüphelilerin Mason olduğunu ve Mason locaları ile bağlantılı olduğunu öne sürerek, adli makamlarda bulunan Masonların tespit edilerek buralardan çıkartılması gerektiğini belirtti.

Basın toplantısında konuşan Vakfın Fahri Başkanı Adnan Oktar ise Fransa'daki bir Mason locasından Türkiye'de bulunan Mason localarına gönderilen 8 mektup hakkında da adli makamlara şikayette bulunduklarını ifade etti. Gönderilen mektuplardan birinin özellikle Bilim Araştırma Vakfı ile ilgili olduğunu ve çeşitli adli makamlara başvurduklarını dile getiren Oktar, yaptıkları başvurular sonucunda konunun Ergenekon soruşturması kapsamında incelendiğini ileri sürdü.

Basın mensuplarının ısrarlı soruları üzerine Oktar, konu yargı aşamasında olduğu için fazla detay vermek istemediğini belirterek, "Ancak Savcı Zekeriya Öz, Mason locaları ile Ergenekon tutuklularının bağlantılı olup olmadığını inceliyor" dedi. Konu ile ilgili herhangi bir ifade vermediğini belirten Oktar, "Gerektiğinde ifade veririm" diyerek önümüzdeki günlerde konu ile ilgili yazdığı 'Ergenekon: Masonluğun Kılıcı' kitabının da piyasaya çıkacağını açıkladı.

7 Mayıs 2008 Çarşamba

@ Rehn: "AKP'nin şeriat yasasını savunmadığını sağır sultan bile biliyor"

CNN TÜRK'te Mithat Bereket'in sorularını yanıtlayanA B Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, demokratik laikliği desteklediklerini, bir partinin yanında olmadıklarını söyledi. Rehn, ''AKP'nin şeriat yasasını savunmadığını aslında sağır sultan bile biliyor'' , "Böyle bir çağda bunu herkes bilebilir. Yargının işini yapmasını bekleyeceğiz" dedi.

AB'nin, AB değerlerini ve hukukun üstünlüğünü desteklediğini söyleyen Rehn, "Türk demokrasisinin dur-kalk şeklinde yürümemesini istiyoruz; geçmiş yıllarda olduğu gibi. Daha fazla istikrar bekliyoruz. Daha fazla siyasi diyalog ve uzlaşı gerekiyor. Sivil toplum etkisi gerekiyor" ifasini kullandı.

Rehn, Mithat Bereket'in "Anayasa Mahkemesi eğer AKP'yi kapatma kararı alırsa, partinin kapatılmasını Türkiye'nin AB sürecini olusmuz etkiler mi?" sorusu üzerine, "Şimdi çok tahminlerde bulunmamak lazım. Varsayımlara bağlı düşünmemek lazım. Türk Anayasası'nın da maddelerine saygı duyulması gerekiyor" dedi.

Olli Rehn davayla ilgili endişeleri olduğunun altını çizerek, "Şüphesiz kaygılıyım. Ama ben her zaman hukukun üstünlüğüne ve demokratik ilkelere saygı duyulmasından yanayım" ifadesini kullandı.

Rehn, "Biz herhangi bir partinin yanındayız ya da değiliz diyemeyiz. Biz demokrasinin üstünlüğünü benimsiyoruz. Biz temel Avrupa değerlerini savunuyoruz, hukukun üstünlüğünü destekliyoruz. Biz herhangi bir partinin yanındayız diye birşey yok" şeklinde konuştu.

Rehn, "Biz demokratik laikliği destekliyoruz. Demokratik laiklik; bir toplum içinde uygulamalarda eşit hakların uygulanması, belli bir dine mensup olanların olmayanların inançlarına saygı göstermesi demek" dedi.

Rehn, Bereket'in "AB'nin demokrasi ve laiklikliği ayrı yerde gördüğü gibi bir algı olduğu" yönündeki sorusuna da, "Birlikte ilerleyen iki kavram. Bu yüzden altını çiziyorum" yanıtını verdi.

"Türkiye'de liberal laiklerle muhafazakar Müslümanlar arasında çatışma var" diyen AB Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Rehn, "Ben liberal laiklere bir de sivil toplumda aktif olarak görev alanlara daha çok güveniyorum. Demokratik laikliği savunacak olan onlardır ve yeni bir uzlaşı ruhunu destekleyecek olan olanlardır. AB üyeliği gibi önemli konularda toplumda mutabakat oluşması gerekiyor" açıklamasında bulundu.

@ Hilafet tekrar gelebilir dedi, Yahudi lobisinden tepki aldı!

ABD’de Harvard Üniversitesi Profesörlerinden Noah Feldman’a ait “İslam Devleti’nin Düşüşü ve Yükselişi” adıyla yayınlanan kitapta, geçmişte İslam Şeriatı’nın çöküş yaşamış olmasına rağmen yeniden yükselişe geçebileceğini ve bu sürecin sonunda İslami Hilafetin gelebileceğini yazdı.

Kitap, içerdiği bilgiler ve yaklaşım nedeniyle ABD’deki Yahudi lobisi tarafından “İslam terörizmine felsefi kılıf giydirmek” olarak görülerek sert tepki aldı.

“İslam Devleti’nin Düşüşü ve Yükselişi: Batı ve Doğu’ya Etkileri” adlı kitap, İslam Devleti’nin Müslüman kitlelere adaleti temin edebileceğini, ancak bunu eski kurumları yeniden inşa ederek değil de yeni kurumlar ihdas ederek yapabileceğini belirtiyor. SSCB ve Krallıklar gibi kadim imparatorlukların çöktüğünde geri dönüşü olmadığını ancak bunun iki istisnasının bulunduğunu, bunlardan birinin Roma imparatorluğunun uzantısı olan devletlerdeki demokratik yapılar; ikincisinin ise İslam Devletleri olduğunu söylüyor. Endonezya’dan Fas’a kadar İslam dünyasını gözlemleyen yazar, Mısır ve Pakistan gibi devasa nüfusa sahip ülkelerde, katı cinai kanunlara rağmen niçin İslam Şeriatı’nın istendiğini sorguluyor.

Mevcut yöneticilerin halklarına adalet ve mutluluğu sunmada başarısız olduğunu belirten yazar, geçmiş dönemdeki gibi İslam ülkelerinde gerçek ulema sınıfı ve gerçek kadılar bulunmadığını belirtiyor. İslam Devleti’nin bu seferki dönüşünün geçmişten farklı olacağını belirten yazar, Müslüman Kardeşler gibi bazı İslami hareketlerin demokrasiye saygı duyduğunu ifade ettiklerini belirterek, bunun inşa edilecek olan İslami devletin eskisinden farklı olacağının kanıtı olduğunu dile getiriyor.

Yazar, İslam Devletini savunanların kurmayı düşündükleri devlet için yeni kurumlar ihdas etme gibi bir düşüncelerinin olmadığını, Müslümanların bu sorunu halletmeleri gerektiğini kaydediyor.

Feldman, Harvard Üniversitesi’nin hukuk bölümünde çalışıyor ve aynı zamanda New York Dış ilişkiler komisyonu üyesi.

ABD’deki Yahudi yazarlardan Frank Gavni adlı gazeteci ise, Feldman’ın Şeriat’ın sadece olumlu yönleri üzerinde durduğunu, hâlbuki şeriatın bir saldırı aracı olarak kullanıldığını savunuyor. Gavni, Feldman’ı ABD’nin düşmanlarıyla işbirliğine gitmekle suçlarken İslam Şeriatı’yla sempatik ilişki geliştirmenin aslında İslamo-Faşizm’le aynı çuvala girmek olduğunu iddia etti.

@ "Türkiye, demokrasisi ile İslam dünyası için bir ilham kaynağıdır"

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, "AK Parti'nin sadece dindar insanların değil, ortalama Türk'ün partisi olduğunu" söyledi ve "Türkiye, demokrasisi ile İslam dünyası için bir ilham kaynağıdır" dedi.

Erdoğan, Amerikan Newsweek dergisi muhabiri Owen Matthews'un sorularını yanıtladı.

AK Parti'nin kapatma davasıyla ilgili olarak Anayasa Mahkemesine savunmasını sunduğu günün sabahı Erdoğan'ın Newsweek dergisinin sorularını yanıtladığı belirtilen söyleşinin başında, kapatma davası hatırlatılarak, "Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, geçen yaz büyük üstünlük elde edilen seçim zaferine rağmen siyasi hayatı için mücadele veriyor" yorumuna yer verildi.

Başbakan Erdoğan, "İslam ve modernlik bir arada var olabilir mi?" sorusuna şu yanıtı verdi:

"Türkiye, İslam, demokrasi, laiklik ve modernlik arasında bir denge sağlayarak, insanların hiçbir zaman başarılamayacağını söyledikleri bir şeyi başardı. (Hükümetimiz) dindar bir insanın laiklik fikrini koruyabileceğini gösteriyor. Batıda AK Parti, her zaman 'kökleri İslam'a dayalı' bir parti olarak gösteriliyor. Bu, doğru değil. AK Parti, sadece dindar insanların partisi değil, biz ortalama Türk'ün partisiyiz. Etnik milliyetçiliğe, bölgesel milliyetçiliğe ve dini şovenizme kesinlikle karşıyız. Türkiye, demokrasisi ile İslam dünyasının geri kalanı için bir ilham kaynağıdır."

Erdoğan, bir başka soru üzerine, ne politikacıların, ne de İslam bilginlerinin "İslam'ın modernleşmesine ilişkin tartışmalara" girme haklarının bulunduğunu, ancak Müslümanların modern toplumdaki yeri ve modern hayata katkıları konusunda konuşabileceklerini ifade etti.

@ Barroso: Türkiye'de yaşananlar dünya için çok önemli

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Dönem Başkanı Slovenya Başbakanı Janez Jansa ve Avrupa Parlamentosu (AP) Başkanı Hans-Gert Pöttering'den oluşan AB Troykası, Hristiyan, Yahudi ve Müslüman temsilcilerle bir araya gelerek iklim değişikliği ve kültürler arası uzlaşmayı tartıştılar.

AB Komisyonu Başkanı Barroso, düzenlenen basın toplantısında bir soru üzerine, halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan Türkiye'deki gelişmelerin sadece kendisini ilgilendirmediğini, bölgesi ve tüm dünya için büyük önem taşıdığını vurguladı.

Yakın zamanda Türkiye'yi ziyaret ettiğini hatırlatan Barroso, AB üyelik yolundaki Türkiye'nin ''Müslüman bir ülkenin demokratik ve laik olabileceğini'' ispatlayacağına dikkat çekti.

Türkiye'de son dönemde önemli bir süreçten geçildiğini ve ''anayasal tartışma yaşandığını'' aktaran Barroso, ''Büyük çoğunluğu Müslüman Türkiye'de yaşananlar sadece kendisi için değil, bölgesi ve tüm dünya için çok önemli'' dedi.

Barroso, AB'nin oy birliğiyle Türkiye ile müzakereleri başlattığını hatırlatarak ''gerekli kriterleri karşılaması ve AB'nin kendisi hazır hissetmesi halinde'' Türkiye'nin üye olacağını belirtti.

AB için Türkiye'nin çok önemli bir ortak olduğuna, Avrupa'da Bosna-Hersek ve Arnavutluk gibi başka Müslüman ülkelerin de bulunduğuna işaret eden Barroso, ''İslam Avrupa'nın bir parçasıdır'' diye konuştu.

İslam'ın ta Endülüs'ten itibaren Avrupa'nın bir parçası olduğunu ve Avrupa medeniyetini etkilediğini kaydeden Barroso, bazılarının İslam'ı Avrupa'nın dışında göstermeye çalışanların gerçeği yansıtmadıklarını ifade etti.

-BOSNA MÜFTÜSÜ CERİC-

Bosna Müftüsü Şeyh Mustafa Ceric ise ''AB Türkiye'yi almakta tereddüt etmeyerek ya da gecikmeyerek İslam'ın Avrupa'nın parçası olduğunu göstermeli'' dedi.

''Bosna-Hersek AB'ye üye olsaydı Türkiye bugün dışarıda kalmazdı'' diyen Ceric, AB'nin Türkiye'ye ayrımcılık yapmaması gerektiğini vurguladı.

Ceric, ''Hoşgörü güç işaretidir. Hoşgörüsüzlük ise güçsüzlük. AB Türkiye'yi kabul ettiğinde çok daha güçlü olacak'' diye konuştu.

Müslümanların Bosna Müftüsü Ceric, Fransa Müslüman Topluluklar Federasyonu Başkanı Muhammed Beşeri, İngiliz Din ve Irk Uyumu Müslüman Konseyi Başkanı Abdulcelil Sacid ve İngiliz Şii İslam Merkezi Başkanı Abdulhüseyin Moezi tarafından temsil edildiği toplantıya 4'ü Ortodoks, 4'ü Katolik ve 4'ü Protestan olmak üzere 16 kilise ve 4 Yahudi temsilcisi katıldı.

Önümüzdeki yıl yürülüğe girmesi beklenen AB'nin yeni anayasası Lizbon Anlaşması'nda AB-kiliseler ve inanç önderleri diyaloğuna resmiyet kazandırılarak her dönem başkanıyla düzenli toplantılar öngörülüyor.

AB kaynakları, AB-inanç önderleri diyaloğunda Avrupa'daki Müslümanların üçte birinden fazlasını oluşturan Türklerin de yer alabilmesi için Diyanet İşleri Başkanlığının Avrupa örgütlenmesinin Brüksel'de tek çatı altında temsil edilmesinin önemini vurguluyor.

@ Kasırga, zalim yönetimi de şimdilik yerle bir etti!

Kasırga felaketi sonucunda onbinlerce kişinin hayatını kaybettiği Burma'da, 46 yıldır müslümanlara zulüm eden askeri yönetim de şu an yerle bir olmuş durumda. Umarız askeri cunta bu felaketten bir ders alır ve bu ülkedeki insanlar dinlerini özgürce yaşayabilirler.

Burma'daki müslümanlar ve onlara yapılan zulümle ilgili bilgi:

ABD, Birleşmiş Milletler üzerinden azınlık bir Müslüman etnik grup olan Rohingyaların hukuki bir statü elde etmelerine yardım ediyor.

Burma'nın 2007'deki demokrasi yanlısı protestolar ve hemen ardından askeri hükümet tarafından uygulanan sıkı önlemlerden büyük oranda etkilenmemiş olmasına rağmen Kuzey Rakhine Eyaleti'nde izole edilmiş bir grup olan ülkenin Rohingya Müslüman nüfusu, Burma'nın yöneticileri tarafından yapılan zulme maruz kalmaya ve yaşamak için uluslar arası bağışçılara bağlı kalmaya devam ediyor.

728,000 olarak tahmin edilen topluluk üyeleri askeri cuntanın dini ve etnik azınlıkları baskı altında tutmasının bir sonucu olarak fiili tutsaklar şeklinde yaşamaktadırlar. Hükümetin uzun süredir devam ettirdiği "Burmalılaştırma" kampanyası, Rohingya Müslümanlarını Budizm'e geçmeleri için zorlamayı da içermektedir...

Stephen Kaufman'ın, müslümanlara yapılan zulümle ilgili yazısını başlığa tıklayarak okuyabilirsiniz.

5 Mayıs 2008 Pazartesi

@ Yaratılışın merkezi: Türkiye

Biyolog Athel Cornish-Bowden ve María Luz Cárdenas tarafından, Şili Biyoloji Topluluğu'nun yıllık toplantısındaki konuşmalar esas alınarak hazırlanan makalede, Yaratılış inancının dünya çapındaki etkisi değerlendirildi.

Biological Research adlı bilimsel derginin 2007 sayısında yayınlanan on sayfalık makalede, İngiltere, Almanya ve Polonya başta olmak üzere Batı Avrupa'da, Brezilya'da ve diğer Latin Amerika ülkelerinde yaratılış inancının yayıldığına dikkat çekildi. Özellikle Harun Yahya'nın çalışmalarının, bu gelişimdeki etkisini vurgulayan makalede, Yaratılış Atlası ile ilgili şu bilgiler aktarıldı:

Yaratılışçılık farklı şekillerde geliyor. Türkiye şimdi ABD dışındaki yaratılışçı propagandanın ana merkezi ve Avrupa'daki Müslüman topluluklar üzerinde önemli bir etki sahibi...

2007 yılının başında Yaratılış Atlası'nın Fransa'da belirmesi, CESHE'nin (Tarih ve Bilim Topluluğu'nun) çeyrek yüzyıldır gösterdiği tüm faaliyetten çok daha fazla çalkantıya sebep olmuştur... Türkiye, ABD'nin dışında yaratılış propagandasının en önemli kaynağını teşkil ediyor. Elbette bu durum yaratılışçıların İngiltere, Almanya ve Fransa'daki Müslüman öğrencilerin desteğini kazanma konusundaki başarılarının sebebini açıklıyor...

Evrim Aldatmacası isimli kitap sadece Türkçe ve İngilizce olarak değil, aynı zamanda Fransızca, Almanca, İspanyolca, İtalyanca, Rusça ve Arapça olarak da mevcuttur ve pek çok ülkede dağıtımı yapılmaktadır. Bu ülkelere Arjantin ve Latin Amerika'daki diğer ülkeler de dahildir.

Son zamanlarda, oldukça lüks bir şekilde üretilmiş ve bol resimli Yaratılış Atlası, çeşitli dillerde, farklı ülkelerden öğretmenlere, lise ve üniversitelere dağıtıldı. Kitabın giriş kısmındaki bir alıntı... "Fosil kayıtları belki de evrim teorisinin iddialarını çürüten en önemli delildir. Fosiller, Dünya üzerindeki canlı türlerinin en ufak bir değişikliğe uğramadıklarını ve birbirlerine gelişmediklerini ortaya koyuyor. Fosil kayıtlarını incelediğimizde, canlıların yüz milyonlarca yıl önce nasılsa bugün de tamamen aynı olduklarını görüyoruz. Bir başka deyişle canlılar kesinlikle evrim geçirmemişlerdir.”…

Aynı makale hem İngilizce hem İspanyolca olarak, Fransa'daki "Biyonenerji ve Protein Mühendisliği Laboratuvarı"nın internet sayfasında ve "Şili Biyoloji Topluluğu"nun internet sayfasında da yayınlanmaktadır.

@ Olli Rehn: ''Radikal laikler Türkiye'yi böldü!''

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu Üyesi Olli Rehn, Türkiye’de “aşırı laiklerle Müslüman demokratlar arasında bölünme olduğunu” öne sürdü.

Rehn, Oxford Üniversitesi’ndeki konuşmasında, Türkiye’nin çok boyutlu yeni bir siyasi krizden geçtiğini iddia ederek, ülkenin geleceğini belirlemek için farklı grupların mücadele içinde olduğunu savundu. Rehn şunları söyledi: “Çok belirgin bir bölünme var. Bir tarafta laikler var. Bunlar liberal laik olmaktan daha çok aşırı laikler. Diğer tarafta Müslüman demokratlar var. Bunlar reform geçirmiş eski İslamcılar. Fakat din bu hikayenin sadece bir parçası. Büyük şehirlerin siyasetteki ve iş dünyasındaki seçkinleriyle Anadolu’nun muhafazakar girişimci orta sınıfı arasında sosyal ayrışma var.”

“İslam ve Batı dünyasının sonsuz bir çatışmaya mahkum olduğunu düşünmediği” belirten Rehn, Soğuk Savaş döneminde İslam dünyasıyla Batı’nın işbirliğini örnek göstererek bugün de köktenciliğe ve her türlü terörizme karşı her iki tarafın karşılıklı köprüler kurması gerektiğini ifade etti. Bu kapsamda Türkiye’nin hayati bir rol oynayabileceğine dikkat çeken Rehn, “Avrupa hikayesinin bir sonraki bölümünün İstanbul’da yazılmasını” istediğini belirtti.

1 Mayıs 2008 Perşembe

@ Papa: Kur'an-ı Kerim benim için çok değerli

Papa 16. Benedikt, İran heyetinin kendisine hediye ettiği Kur'an-ı Kerim nüshası nedeniyle teşekkür ederek, Kutsal Kur'an'ın kendisi için çok değerli olduğunu söyledi.

İran İslam Kültürü ve İlişkileri Kurumu Başkanı Mehdi Mustafavi başkanlığındaki heyet, dinler arası diyalog toplantıları için bulundukları Vatikan'da bugün Papa 16. Benedikt tarafından kabul edildi. İran'ın resmi ajansı IRNA'ya göre Papa, kendisine Kur'an-ı Kerim nüshası hediye eden Mustafavi'ye teşekkür ederek, Kutsal Kur'an'ın kendisi için çok değerli olduğunu söyledi.

Papa, görüşmede günümüz dünyasının akıl ve imana şiddetli ihtiyaç duyduğunu vurguladı. Taraflar, kültürel ve dini alanlarda karşılıklı işbirliğine hazır olduklarını vurguladı.

İran Dinlerarası Diyalog Merkezi ve Vatikan Kiliseleri arasında bu hafta başında başlayan oturum dün akşam saatlerinde çalışmalarını sonlandırdı ve oturumun sonunda yedi maddelik bir bildiri yayınlandı. Vatikan'da yapılan oturumun sonunda yayınlanan bildiride; iman ve aklın her ikisinin de ilahi hediye olduğu, iman ve aklın birbirinin karşıtı olmadığı, iman ve aklın şiddeti reddettiği, tarafların dindarlık ve maneviyatın gelişmesi için işbirliği yapması gerektiği, dini değerlerin hemen yargılanmaması gibi maddeler yer aldı.

@ Irak'ta 1,5 milyon kişi ölmüş!!!

İngiliz kamuoyu araştırma şirketi Opinion Research Business (ORB), ABD'nin 2003 yılındaki işgalinden sonra Irak'ta ölenlerin sayısının 1 milyondan fazla olduğunu bildirdi.

2414 yetişkinle yüz yüze görüşmeler yapan ORB, Irak'taki insanların yüzde 20'sinin şiddet olayları ve çatışmalar yüzünden hane halkından en az birisini kaybettiğini belirtti.

Araştırmacılar, Irak'ta en son 1997 yılında yapılan nüfus sayımına göre ülkede 4 milyon 50 bin hanenin olduğuna dikkat çekerek, ORB'nin bu veriden yola çıkıp, Irak Savaşı'nın başladığı 2003 yılının mart ayından beri ölenlerin sayısını yaklaşık 1 milyon 30 bin kişi olarak hesap ettiğini kaydetti.

ORB, geçen yılın ağustos ve eylül aylarında yapılan araştırmanın hata payının yüzde 1.7 olduğunu, ölenlerin sayısının en az 946 bin 258, en çok 1 milyon 120 bin kişi bulunduğunu, ortalamanın da 1 milyon 30 bin kişi olarak tahmin edildiğini bildirdi.

ORB, başlangıçta ölenlerin sayısının 1 milyon 200 bin kişi hesaplandığını, ancak araştırmanın daha kapsamlı olması için kırsal bölgelerde daha fazla araştırma yapmaya karar verildiğini kaydetti.

Şirket, araştırmanın Irak'ın 18 vilayetinden 15'ini kapsadığını, araştırma yapılmayan vilayetlerin ikisinin Irak'ın en tehlikeli bölgelerinden Anbar ile Kerbela olduğunu, yetkililerin çalışma izni vermemesi nedeniyle kuzey vilayeti Erbil'de de araştırma yapılamadığını belirtti.

Bush'un sözde barış getirdiği Irak'ta sonuçta 1.5 milyon müslüman yaşamını yitirdi.Kadın çocuk demeden her Iraklıyı potansiyel terörist gören ABD askerleri, bir yanda böyle büyük bir katliam yaparken diğer yandan da kendileri hergün yeni yeni kayıplar veriyorlar.

Hiçbir zaman gerçeği yansıtmayan ABD Ordusu'nun açıklamalarına göre Irak'ta 4 bin 100 ABD askeri ölürken çoğu sakat kalmış olan 25 bin civarında da yaralı var.

Ancak ABD ordusunun esas kaybı sağ olan askerlerinde.

Irak'ın zorlu şartlarında can derdine düşen ABD askerleri her gün nereden geleceğini bilemedikleri bir kurşun veya yola döşenen bombanın kabusuyla yaşamaktan akıllarını yitiriyorlar.

Yapılan bir araştırmada Irak'tan ülkelerine sağ dönen bu askerlerin yüzde 75'ninde ağır travmaya bağlı psikolojik rahatsızlıklar tespit edildi.

@ Ahmet Hakan ''dönme'' olduğunu kabul etti!

Hürriyet Gazetesi'ndeki yazısında, Ahmet Hakan dönme olduğunu ve bununla gurur duyduğunu yazmış. Buyrun okuyun:

Koskoca adamların, hiç utanıp sıkılmadan, "Tamam, bizim adamımız bir yaramazlık yapmış olabilir ama sizin adamlarınız da yaramazlık yapmıyor mu?" diye kendilerini savunduklarını gördükçe... İyi ki dönmüşüm diyorum...

Bir zamanlar konuşmalarını "Sartre’ın Nobel’i ret konuşması"nı dinler gibi heyecanla dinlediğim saygıdeğer insan Abdurrahman Dilipak’ın, bu kadar yüz kızartıcı bir olay karşısında "Belki kıza nikah yapmıştır" gibi bir mazereti dile getirdiğini gördükçe... İyi ki dönmüşüm diyorum...

"Güzel ahlakı tamamlamak" için gönderilmiş bir önderin davasının, bırakın güzel ahlakı, ahlakın kendisini paçavra eden adamların eline düştüğünü gördükçe... İyi ki dönmüşüm diyorum...

Bugün "Konu yargıdadır" diye ortalığın tozunu attıranların, daha dün ortada bir yargı kararı falan olmadığı halde "Ergenekoncular pornocu çıktı" diye manşet attığını gördükçe... İyi ki dönmüşüm diyorum...

Kendisine köşe açıp sözüm ona İslam davasını savundurdukları bir yazarın, "yeryüzünün en aşağılık suçunu işlediği iddiasıyla tutuklanmış" olması karşısında biraz utanıp sıkılmak, şöyle sessiz bir "Tövbe estağfurullah" çekmek yerine, bin dereden su getiren sıkılmazları gördükçe... İyi ki dönmüşüm diyorum...

Yazının devamını okumak isterseniz başlığa tıklayınız.

@ 1 Doların Sırları

Adnan Oktar'in eserlerinden yararlanılarak hazırlanmış olan ''Türkiye´de Masonlugun Gizli Tarihi '' isimli belgeselde yer alan, ''1 doların sırları'' isimli bölümü burdan izleyebilirsiniz. 1 Dolarlık banknotlarda yer alan masonik sembollere ve anlamları ilginizi çekecek! İzlemek için buraya tıklayınız.