17 Temmuz 2008 Perşembe

@ Patani'de müslümalara yapilan zulüm...

Bugün Tayland ordusunun yayın organı olan bir tv kanalında, direnişçi Müslüman guruplar adına konuştuğunu söyleyen bir şahıs, ateşkes ilan ettiklerini açıkladı. Tv kanalında banttan yapılan yayında açıklamayı yapan şahsın yüzünün görünmemesi açıklamanın inandırıcılığı açısından kuşku doğurdu.

Tayland ordusunun desteklediği TV–5 kanalında, 11 Müslüman grup adına konuştuğunu söyleyen kişi, kayıtta, 14 Temmuz Pazartesi gününden itibaren ateşkes yapmak istediklerini bildirdi. Kimliği belirlenemeyen kişi konuşmasını, "Her türlü saldırı sona ermeli" diyerek sürdürdü.

Kayıtta Pazartesi denmesine rağmen kasetin, Perşembe günü yayınlanması ve bahsedilen tarihten sonra da çatışmaların devam etmesi nedeniyle ateşkesin doğruluğu ve sözcünün gerçek kişi olup olmadığı şüpheyle karşılandı.

Direnişçi gruplarla daha önce barış görüşmeleri için temasa geçtiğini söyleyen eski genelkurmay başkanı General Chetta Thanajaro da "Yüzde yüz kesin bir şey yok" şeklinde konuştu.

İnsan Hakları gözcüsü Sunai Phasuk, "Ortada direnişçilerin faaliyetlerini yumuşatacaklarına dair hiçbir belirti yok" diye konuştu.

"Askeri ya da politik tüm gruplarımız bundan sonra güneyde barışı destekleyecekler" şeklinde konuşan direnişçilerin sözcüsü ise güvenlik güçleri tarafından suçlu olarak görüldükleri taktirde silahlarını bırakmayacaklarını belirtmişti.

Eski başkomutan Chetta, Reuters'a geçen yılın başlarında 11 direnişçi grupla, çoğunluğu Almanya'da olmak üzere pek çok kez gizlice görüşme yaptığını söyledi. "Şayet gelecek hafta çatışma olmazsa devlet onlarla görüşmeye başlamalı" dedi.

Son yıllarda artan çatışmalarda direnişin çok parçalı hale gelmesinin de etkisi olduğu belirtiliyor.

Dünya Bülteni'nin konuştuğu Patanililer, Tayland yönetiminin hareketi provoke edecek eylemler yaparak, direnişe olan desteği kırmaya ve marjinalleştirmeye çalıştığını belirttiler. Daha önceki çatışmalarda yapılan eylemleri, direnişin açık biçimde üstlendiğini ancak son yıllarda direnişe mâledilen bazı eylemleri, kimin gerçekleştirdiğinin belli olmadığını belirterek dolaylı olarak hükümeti sorumlu gösterdiler.

Binlerce insanın hayatımı kaybettiği Tayland işgaline karşı verilen mücadelede, Müslüman azınlığa karşı insan hakları ihlalleri üst düzeye çıkmıştı. Müslümanlar, Budist çoğunluk karşısında açık bir ayrımcılığa maruz kaldıklarını belirtiyorlar.

@ Fransa Türkiye'den korkuyor!

Osmanlı Hanedanı üyelerinden gazeteci-yazar Kenize Murad, Fransa'nın, Türkiye'nin 70 milyonu bulan nüfusuyla Avrupa Birliği'nde önemli bir konuma sahip olmasından endişe ettiği için Ankara'nın AB sürecine karşı çıktığını belirtti. Murad, "70 milyonluk nüfusuyla Türkiye o kadar büyük bir nüfus gücü oluşturuyor ki insanlar, Türkiye'nin Avrupa'nın en büyük gücü olmasından korkuyorlar" dedi.

Halk arasında yer bulan endişelerde İslamofobinin de katkısı olduğuna işaret eden Murad, "Türkiye, Müslüman bir ülke. 11 Eylül'den beri o kadar büyük İslam karşıtı propaganda var ki; şu anda Avrupa'da İslam dediğiniz vakit insanlar fanatizm diyorlar" diye konuştu. Sultan 5. Murad'ın torununun kızı olan Murad, Türkiye ile Fransa arasında AB sürecinde yaşanan bir diğer anlaşmazlığın, sözde Ermeni soykırımı olduğunu belirterek, "Türkiye, sözde Ermeni soykırımı denen yalanı tanımadıkça Fransızlar kabul etmeyecekler. Ermeni soykırımı diye bir şey yoktur. Pek çok belki de bir milyona yakın Ermeni'nin öldüğü sivil bir savaş vardı. Bunların bir kısmı açlıktan, soğuktan ve salgın hastalıktan ölmüştü. Umarım, hiç bir Türk hükümeti Avrupa'ya girmek için bu yalanı kabul etmez" diye konuştu. Paris'te düzenlenen Akdeniz Birliği zirvesine de değinen Murad, Sarkozy'nin Türkiye'yi Akdeniz Birliği'nde görmeyi tercih ettiğini ancak bunun iyi bir alternatif olup olmadığını konuşmak için çok erken olduğunu vurguladı. Osmanlı padişahlarından Sultan 5. Murad'ın torunu Selma Hanımsultan ile Badalpur racasının kızı olan Kenize Murad'ın Saraydan Sürgüne isimli eseri, Fransa'da üç milyonun üzerinde sattı. 18 dile çevrilen eser, yayınlandığı her ülkede aylarca en iyi satılan kitaplar listesinde kaldı. Kenize Murad halen Paris'te yaşıyor.

@ Yahudi şarkıcıdan ezana saygı...

Küdus doğumlu şarkıcı Yasmin Levy, önceki akşam Esma Sultan Yalısı'nda bir konser verdi. Yahudi bir ailenin kızı olan Levy, şarkıları kadar düşünceleriyle de müzik piyasasında konuşuluyor. İzmir doğumlu Isaac Levy'in kızı olan Leyv, İsrail kurulduğunda Arapların evlerinden uzaklaştırıldığını ve Yahudilerin onların yerlerine yerleştirildiğini, bunun haksız bir durum oluşturduğu gibi düşünceleriyle de dikkatleri çekiyor.
Konserine 'Türkiye'yi evim gibi görüyorum' diyerek başlayan Leyv'in Esma Sultan Yalısı'ndaki programına ilgi de büyük oldu. Esma Sultan Yalısı'nın önü saatler önceden konser için gelenlerin kuyruğu ile doldu. Konserinde İstanbul'u ve Türkiye'yi çok sevdiğini söyleyen Levy unutulmaz şarkılarını Türk hayranları için söyledi. Konserinde Levy, ikinci parçasından sonra Türkçe olarak 'Ezan'a saygı' diyerek konserine ara verdi. Ezan sonrası konserine kaldığı yerden devam eden ünlü şarkısı gecenin ilerleyen vakitlerine kadar sahnede kaldı.

@ Mason Paşa!

Emekli Tuğamiral İlker Güven’in evinde yapılan aramada Masonik belgeler ele geçirildi.

Masonik belgeler, TSK personelinin mason derneklerine üye olmalarının yasak olmasına rağmen Tuğamiral Güven’in 1994 yılında Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası’na üye, 1998’yılında da Mason Üstadı olduğunu ortaya koydu.

Evde yapılan aramada Güven’in 1994’te yapılan Büyük Kulüp’e üyelik ile Yeniden Müdafa-i Hukuk Hareketi Derneği kurucusu olduğunu gösteren belgeler bulundu. Güven, emekliye ayrıldıktan sonra Atatrükçü Düşünce Derneği’ne de üye olmuştu. Genelkurmay Başkanlığı, 2002’de imza karşılığı tebliğ edilmek üzere yayınladığı emirde; İç Hizmet Kanunuína göre subayların mason derneklerine, lions ve rotary kulüplerine üye olmasının yasak olduğunu hatırlatmıştı. Emirde, bazı TSK personelinin yasağı ihlal ettiğinin tespit edildiğine de dikkat çekilmişti.

16 Temmuz 2008 Çarşamba

@ Burkalı kadınlara karga benzetmesi...

Fransa'da şehircilikten sorumlu kadın müsteşar Fadıla Amara, burka giyen Faslı kadına Fransız tabiyeti vermeyi reddeden Danıştay'ın kararına destek çıktı ve burkayı, "cezaevi veya deli gömleğine" benzetti.

"Parisien" gazetesine demeç veren Cezayir kökenli müsteşar, Danıştay kararıyla cinsiyetler arasındaki eşitliğe vurgu yapıldığını söyledi. Bu kararın, "kadının özgürleşmesi yolunda atılmış adım" olduğunu belirten Amara, "Bu karar, bazı yobazları, eşlerine zorla burka giydirmekten alıkoyabilir" diye konuştu.

Amara, burkayı yasaklayacak yasa çıkarılmasına ise karşı olduğunu belirtti ve "Bugünkü mevzuat bence yeterli" dedi.


Burkalı kadınları "kargaya" benzeten kadın müsteşar, "kadın-erkek eşitliğini tehlikeye atan bu karanlık uygulamayla mücadelenin gerekli olduğunu" da söyledi.

Amara, "tesettürün kadına yönelik baskının göstergesi" olduğu görüşünü dile getirdi.

@ Rusya'dan Islami esere yasak...

Rusya'da İslami kitaplar yasaklanmaya devam ediyor. Mahkum edilen son kitap: "Müslüman'ın Şahsiyeti"

Rusya, "vahhabizmi destekliyor" iddiasıyla İslami kitaplara yasak koymada sınır tanımıyor. İslam dünyasında çok popüler olan Haşimi’nin Müslüman Şahsiyeti adlı kitabı yasaklılar listesine girerken yayıncısı da mahkemelik oldu.

Kuran ve Sünnet’e göre Müslüman’ın özelliklerini irdeleyen kitabı basan 'Umma' yayınevi ve Rusya Müftüler Konseyi’ne bağlı Moskova İslam Üniversitesi Yayınları başkanı Aslambek Ejayev hakkında dava açıldı. Vahhabizme karşı Kremlin’le omuz omuza vermiş olan Rusya Müftüler Konseyi Başkanı Ravil Gaynutdin'in önsüzünü yazmış olması bile kitabın yasaklanmasına engel olamadı.

Rusya'da İslami kitap basmaktan mahkemeye çağrılan ilk yayıncı olan Aslambek Ejayev, soruşturma şubesinde ifade vermeyi reddettiğini belirterek "Sorgu hakimi beni sorgulamak istedi, ama 51. maddeye dayanarak reddettim, önce suçlamaya gerekçe yapılan delili sunsunlar” dedi.


Kitabın Türkçe Baskısı:

Bu eser bir müslümanın, Rabbine, kendisine, ailesine, yakın çevresine ve içinde yaşadığı topluma karşı olan sorumluluklarını dile getirmekte, müslümanın diğer insanlarla sevgi ve saygıya dayalı ilişkiler kuran bir şahsiyete sahip olması için gerekli hususları Kur’ân ve sünnetten hareket ederek açık ve yalın bir şekilde sunmaktadır. “Müslüman şahsiyeti” eşsiz ve örnek bir insan tipidir. Kur’ân ve sünnetin ortaya koyduğu bu değerlerle donanan bir müslüman, toplum içinde üstün özelliklere sahip bir birey olarak seçkin bir konuma yükselmiş olur.


Prof. Dr. M. Ali Haşimi hakkında: 1925 yılında Suriye’nin Halep şehrinde doğdu. Üniversite öncesi tahsilini Halep’te tamamladı. Şam’da Dimeşk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Arap Dili ve Edebiyatı bölümünü 1959 yılında tamamladı. 1960-1974 yılları arasında Halep’te öğretmenlik yaptı. Kahire Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi’nde 1965 yılında yüksek lisansını, 1970 yılında da doktorasını tamamlayan yazar yurt dışında bir müddet öğretim üyeliği de yaptıktan sonra Halep Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi’nde öğretim üyeliğinde bulundu. 1974 yılından itibaren Suudi Arabistan’ın çeşitli üniversitelerinin Eğitim Fakültelerinde emekli olana değin ders verdi. Yazarın Arap Dili ve Edebiyatı alanındaki bilimsel çalışmalarının yanı sıra çeşitli dinî eserleri de bulunmaktadır. Bunlar arasında Kuran ve Sünnet’e Göre Müslüman Şahsiyeti, Kuran ve Sünnet’e Göre Müslüman Toplumu isimli eserleri (ikisi de yayınevimiz tarafından yayınlanmıştır.) bütün İslâm dünyasının da beğeni toplamış, Türkçe dışında İngilizceye de çevrilmiştir.Yazarın yayınevinden çıkan diğer kitapları: Kur´ân’da Resullullah / Kur’an ve Sünnet’e Göre Müslüman Kadının Şahsiyeti / Kur’an ve Sünnet’e Göre Müslüman Toplumu /

@ Ispanya'da dinlerarası diyalog toplantisi...

İspanya'nın başkenti Madrid'de bugün Suudi Arabistan kralı Abdullah tarafından desteklenen dinler arası bir konferans başlıyor. Üç günlük konferans Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudileri buluşturacak.

Abdullah ülkesinin imajını değiştirmeye çalışıyor, Dinler arası konferanslar artık klişe sayılıyor.

Ancak bu seferkini farklı kılan, İslam dünyasının en tutucu ülkelerinden birinin hükümdarının buna fikir babalığı yapıyor olması.

Vahabilik olarak bilinen, Sünni İslamın Suudi Arabistan'da uygulanan katı şekli, diğer inançlara, hatta İslam'ın diğer formlarına karşı tahammülsüz olmakla eleştiriliyor.

Ancak 11 Eylül 2001 saldırılarından bu yana, Suudi krallığı imajını düzelmeye çalışıyor ve kendisini aşırı dini akımlardan uzak tutma mücadelesi veriyor.

Bu anlamda Madrid konferansı, Suudi Arabistan'ın daha ince, daha nazik bir yüzünü takdim etmek üzere tasarlanmış.

S.Arabistan'da kilise talebi... Ancak bu o kadar da kolay bir iş değil. Vatikan, her ne kadar geçen sene Kral Abdullah'ın Papa Benedict'i ziyaretinde diyaloğu sürdürme sözü vermiş olsa da, Suudi topraklarında bir kilise inşa edilmesini istiyor.

Suudiler ise bunu ele almayı hep reddetmişlerdi.

Hıristiyanlar ve Yahudiler, ve elbette Vahabi olmayan Müslümanlar, kendilerine yönelik incitici ifadelerin Suudi ders kitaplarından çıkarılmasını istiyor.

Tüm bu süreçte Kral Abdullah, elbette kendi ülkesinde, bu tür girişimlere son derece kuşkuyla yaklaşan tutucu dini çevreleri de dikkate alacak.

15 Temmuz 2008 Salı

@ İslam'la yeniden doğdum!

Dünyada İslam'a olan ilgi her geçen gün daha da artıyor. Bu ilginin merkezlerinden biri de Uzakdoğu dinlerinin yıllardır revaçta olduğu Japonya… Son 5 yıldır İslam'a büyük ilgi gösteren Japon Gençliği tıpkı Leyko Hanım gibi huzur ve mutluluğu İslam'da buluyor. Bir zamanlar Budizme inanan Leyko Hanım; Ürdün, Suriye ve Türkiye'ye yaptığı ziyaretler sonucu Müslüman olmaya karar vererek ismini Leyla olarak değiştirmiş. “Müslüman olduktan sonra kendimi yeniden doğmuş gibi hissetmeye başladım. Bu his beni hiçbir zaman terk etmedi.” diyen Leyla Hanım'ın hem Müslüman oluş serüveni, hem de İslam ve Müslümanlarla ilgili tespitleri oldukça ilginç.

ADEM ÖZKÖSE-ŞAM

-Nasıl bir ortamda büyüdünüz? Bize ailenizden ve çevrenizden bahseder misiz?

Hiroşima'da büyüdüm. Ailem ve çevrem Budist'ti. Evimizde küçük bir Buda Heykeli vardı ve Buda'nın önünde eğilerek ona ibadet ederdik. Bazı özel günlerde de evimizdeki Buda Heykeli için törenler düzenler, ona çeşit çeşit tatlılar, meyveler ve yemekler ikram ederdik. Buda'nın yaşayan ruhunun ikram ettiğimiz yiyecekleri yediğine inanırdık. Bir gün geçtikten sonra da annem Buda'ya ikram ettiğimiz yemekleri bu sefer bize yedirirdi. Özellikle liseye başladığım yıllar Buda için evde yapılan törenlere katılmamaya, Buda'ya ibadet etmemeye başladım.

-Niçin? Buda'nın neyi sizi rahatsız ediyordu?

Kalbim istemiyordu. Buda'ya secde etmeye başladığım andan itibaren içimde büyük bir acı hissediyordum ve kalbim patlayacak gibi yanmaya başlıyordu. Sanırım fıtratım Buda'ya ibadet etmemi kabul etmiyordu. Hatta annem bu durumumu fark edince, benim Buda'nın ruhunun azabına uğradığımı düşünmeye başladı.

-Lise yıllarınızda İslam ve Müslümanlar hakkında ne düşünüyordunuz?

İslam hakkında çok fazla bir şey bilmiyordum. Sadece okul kitaplarında diğer dinler hakkında olduğu gibi İslam'la ilgili de kısa bilgiler vardı. Bir de televizyonda İslam Ülkeleriyle ilgili birkaç belgesel seyretmiştim. İslam hakkında zihnimde net bilgiler yoktu, fakat her Japon gibi ben de Buda'ya inanmadıkları için Müslümanların sapkın kafirler olduklarını düşünüyordum.

-Daha sonra ne oldu? Müslüman olma serüveninizi dinleyebilir miyiz?
Liseyi bitirdikten sonra Tokyo'ya gittim ve Tokyo'da bir elbise şirketinde çalışmaya başladım. Tokyo'da bulunduğum yıllar zihnim sorularla dolmaya başladı. Sabahlara kadar düşünüyordum ve kendi kendime sorularıma cevaplar arıyordum.

-Ne tür sorular?

Ben doğmadan önce 3 kardeşim aralıklarla annemin karnında ölmüşler. Kendi kendime; “Niçin kardeşlerim dünyaya gelmeden öldüler ve ben niçin dünyaya geldim” diye soruyordum. Ayrıca bu dünyada niçin yaşadığımı, ölünce nereye gideceğimi, hayatın anlamının ve hakikatin ne olduğunu merak ediyordum. Budizimden iyice uzaklaşmıştım; çünkü Budizmin felsefesi ve Buda için yapılan ibadetler bana çok saçma geliyordu. Bu arada Japon Toplumunun yaşamını da sorgulamaya başladım. İnsanlar sürekli çalışıyorlardı ve makinelerden pek fazla farkları yoktu. Bu insanlar dünyaya sadece çalışmak için mi gelmişlerdi. Bir çok soru soruyordum; fakat bu sorulara cevap bulamıyordum. İyice bunalıma girmiştim. Bu nedenle yaz gelince iznimi kullanmak için şirketten ayrıldım. Seyahat etmenin bana iyi gelebileceğini düşündüm. Şirketteki arkadaşlarımın bir çoğu tatillerini geçirmek için Amerika veya Fransa gibi meşhur Batı ülkelerine gitme kararı almışlardı. Bu tercih bana çok cazip gelmedi. İnternette araştırma yaparken Suriye ve Ürdün dikkatimi çekti. Arap ülkeleri Japonya'da pek fazla bilinmiyordu. Benim içimde de Arap ülkelerine karşı uzun zamandır merak vardı. Bu nedenle bir tur şirketiyle Ürdün ve Suriye'yi ziyaret etme kararı aldım.

Ürdün'de 3 gün kaldıktan sonra Suriye'ye geçtik. Suriye'yi gezmeye ilk olarak Emevi Camii'nden başlayacaktık. Emevi Camii'ne girdikten birkaç dakika sonra ezan okunmaya başladı. Ezanı dinledikçe kalbime huzur dolmaya başladı. Caminin avlusunda bir köşeye oturup ezanı bitene kadar dinledim ve daha sonra da camiyi gezmeye başladım. Çocukluğumdan beri sanatla uğraşan biriydim. Hatta kendime ait bazı sanatsal çalışmalarım da vardı. Camiyi gezerken Arapça yazılmış hat yazıları dikkatimi çekti. Hayatımda bu kadar muhteşem bir sanat eseri görmemiştim. Yazıları anlamıyordum; fakat yazılardaki sanatsal yön beni aşırı derecede etkiledi. Emevi Camii'nde şimdiye kadar hiçbir mekanda hissetmediğim bir huzur vardı ve hatları incelerken ruhumdaki bu huzur daha da artıyordu. Arapça yazılara hayran kalmıştım, bu nedenle Japonya'ya döner dönmez Arapça'yı ve Arapça yazmayı öğrenmek için bir kursa başladım. Arapça İslam'la ilgili yeni bilgiler öğrenmemi de sağlıyordu ve İslam'a olan ilgim her geçen gün daha da artmaya başladı. 1 sene böyle geçti ve daha sonraki yaz tatilimde de Türkiye'ye gittim. İstanbul,Bursa, Kayseri ve Konya'yı gezdim. Bu gezim esnasında sürekli olarak camileri ziyaret etmek istiyordum. Camileri her ziyaret edişimde ruhum size anlatmakta zorlanacağım derecede huzura eriyordu. Özellikle Konya ve Kayseri'de insanlar bize çok iyi davrandılar. Türk Kadınları bizi evlerine davet edip yemek ikram ettiler. Bu durum bana çok garip geldi. Çünkü Japonya'da insanlar tanımadıkları yabancıları evlerine kesinlikle davet etmezler. Türklerin bu sıcak tavırları İslam'a olan ilgimi daha da arttırdı. Türkiye'den Japonya'ya döndükten birkaç gün sonra da Kur-an'ın tercümesini okumaya başladım. Kur'an zihnimdeki bütün sorulara cevap veriyordu. Bana hayatın manasını öğretiyor ve dünyada nasıl yaşamam gerektiğini anlatıyordu. Özellikle dünyanın yaratılması ve kainatın işleyişiyle ilgili ayetlerden çok etkilendim. Kur'an okudukça Allah'ın büyüklüğünü daha da iyi kavrıyordum ve yaratıcı karşısındaki konumumu fark ediyordum. 2 hafta içinde Kur-an'ın Japonca tercümesini baştan sona bitirdim.

-Müslüman olmaya ne zaman karar verdiniz?

İslam'ın hakikat olduğunu anlamama rağmen Müslüman olmaya hemen karar vermedim.

-Niçin?

Kendimi İslam'a girmek için hazır hissetmiyordum. Çünkü Müslüman olmaya karar verdiğimde yeni bir hayata adım atacaktım ve yıllardır sürdürdüğüm alışkanlıklarımın bir çoğunu terk etmem gerekecekti. Kur'an okuduktan sonra İslam'la ilgili araştırmalarımı daha da arttırdım. Özellikle hadis kitapları beni İslam'a hazırladılar. Hadisler sayesinde eski alışkanlıklarımın yerini alacak yeni alışkanlıklar edindim. 6 ay kadar süren bu araştırma sürecinin ardından Tokyo'daki İslam Merkezi'ne giderek Kelime-i Şehadet getirdim ve Müslüman oldum.

-Müslüman olduktan ne kadar zaman sonra örtündünüz?

Kelime-i Şehadet getirdikten hemen sonra örtündüm ve örtümü bir daha çıkarmadım. Hatta Müslüman olduktan bir gün sonra çalıştığım şirkete başım örtülü bir şekilde gittim. Şirketin müdürü başörtülü bir şekilde çalışamayacağımı söyledi, ben de hemen şirketten istifa ettim.

-İşsiz kalınca üzülmediniz mi?

Hayır. Çünkü kalbimde Allah'a karşı büyük bir iman oluşmuştu. Ona tevekkül ediyordum ve Allah'ın beni yalnız bırakmayacağını biliyordum. Allah'a iman etmiştim ve ne olursa olsun onun bana emrettiği gibi bir hayat sürmeye karar vermiştim. Daha sonra da başörtülü olarak çalışabileceğim başka bir şirkette işe başladım. Müslüman olduktan sonra kendimi yeniden doğmuş gibi hissetmeye başlamıştım. Bu his beni hiçbir zaman terk etmedi.

-Başörtüsü sizin için ne anlama geliyor?

Başörtüsü benim her şeyim. Örtüm başımda olduğu zaman Allah'ın bana olan şefkat ve sevgisinin daha fazla arttığını hissediyorum.

-İslam'a girdikten sonra Müslümanlarla ilgili hayal kırıklıklarınız oldu mu?

Evet, hem de çok… Bazı Müslümanların İslam'ın emirlerini yerine getirmemeleri beni çok şaşırttı, hatta bu durum nedeniyle bir çok kez ağladığımı hatırlıyorum. Müslümanlar İslam'ı çok iyi yaşamasalar da İslam'a ve Peygamber efendimize karşı içimde çok büyük bir sevgi var. Bir de Hz. Hatice'yi çok seviyorum ve elimden geldiği kadar Hz. Hatice'yi kendime örnek almaya çalışıyorum.

-Japonya'da İslam'a olan ilgi şu an ne durumda?

Allah'a şükür çok iyi. İslam Merkezi'nden aldığım bilgilere göre her gün en az 5 Japon Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oluyormuş. Önümüzdeki yıllar bu sayının daha da fazla artacağını düşünüyoruz.

-Siz, bir başkasının İslam'a girmesine vesile oldunuz mu?

Evet. İki Japon Arkadaşım benim davetimle İslam'a girdiler. Bir arkadaşım Ayet, diğer arkadaşım da Zeki ismini aldılar.

-Tekrar Japonya'ya dönmeyi düşünüyor musunuz?

2 sene daha Şam'da kalıp Arapçayı öğrendikten sonra Japonya'ya geri döneceğim. Çünkü Japonların İslam'ı iyi bilen davetçilere ihtiyacı var.

@ Pozitif laiklik ve Fransa...

Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin Vatikan’da yaptığı konuşmada pozitif laiklik kavramını ortaya atması ve Fransa’nın Hıristiyan kökenlerine ısrarla vurgu yapması, laik ve cumhuriyetçi kesimlerin tepkisine neden oluyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin geçtiğimiz günlerde ortaya attığı “pozitif laiklik” kavramı ülkede tartışma yarattı. Sol ve merkez partiler Sarkozy’yi laiklik kavramının anlamını değiştirmeye çalışmakla suçluyor.

NTV'den Kayhan Karaca'nın haberine göre, Sarkozy’nin Vatikan’da yaptığı konuşmada pozitif laiklik kavramını ortaya atması ve Fransa’nın Hıristiyan kökenlerine ısrarla vurgu yapması ülkesindeki laik ve cumhuriyetçi kesimlerin tepkisine neden oluyor.

Ana muhalefetteki Sosyalist Parti, Sarkozy’nin Vatikan konuşmasına verdiği yanıtta, laiklik kavramının, sıfata ihtiyacı olmadığını bildirdi. Partinin laiklik konularından sorumlu yöneticisi Jean Glavany, Sarkozy’nin Avrupa ve Fransa’nın Hıristiyan kökenleri konusunu ön plana taşımasını da eleştirdi. Glavany, “Fransa tarihinin Hıristiyanlıkla kaplı olduğunu kim inkar edebilir? Eğer bu sadece hatırlatılmak isteniyorsa, Cumhurbaşkanı zaten açık olan bir kapıyı zorlamış olur. Ancak bu konuda ısrar etmek Fransız kimliğinin geri kalanını inkar etmektir” dedi.

Sarkozy’nin Fransa’da 1905 yılından bu yana yürürlükte olan laiklik yasasını değiştirmek istemesini de eleştiren Glavany, Fransa Cumhurbaşkanı’nın medeniyet kavramını dinlere indirgeme çabalarını endişeyle izlediklerini söyledi. Sosyalist Parti, Fransız Anayasası’na bir laiklik şartı eklenmesini de savunuyor.

Sarkozy’nin laiklik konusundaki girişimlerini merkez eğilimli Demokrat Hareket (MODEM) partisi lideri François Bayrou da eleştiriyor. Bayrou, Le Figaro gazetesinde yayımlanan bir söyleşide, Sarkozy’nin Fransa’nın Hıristiyan kökenlerine özellikle vurgu yaparak Aydınlanma Çağı’nı unuttuğunu dile getirdi. Sarkozy’nin, dinlerden ülkenin ahlakını oluşturmasını istediğini söyleyen Bayrou, bu durumun din ve devlet işlerinin karıştırılması anlamına geldiğini ve hiçbir zaman ‘iyi meyve vermediğini’ söyledi.

İktidardaki Halk Hareketi Birliği UMP partisi yöneticilerinden eski Başbakan Jean-Pierre Raffarin ise tüm bu eleştirilere Sarkozy’nin yeni laiklik çizgisini savunarak yanıt verdi. Fransız Devrimi sırasında yaratılan dinsel peyzaj ile bugünkünün benzer olmadığını savunan Raffarin, “Bugün, dinler ile politika arasındaki ilişkileri düzenlemek için paylaşılmış ve aynı zamanda değişik dinler arasında dilbilgisi kuralı işlevi görecek ve onlara kamusal alanda birbirleriyle konuşma fırsatı sağlayacak bir laikliğe ihtiyaç var” dedi.

1905 tarihli laiklik yasasının güncelleştirilmesini de savunan Raffarin, dinlerin normların ve kamusal ahlakın kaynağı olduğunu ve bu nedenle dinler tarihinin okullarda okutulması taraftarı olduğunu da sözlerine ekledi.

@ Dinsiz yazar, alenen dinsizliğe çağrı yaptı!

Radikal Gazetesi yazarı Perihan Mağden, sabah ezanından duyduğu rahatsızlıktan başladığı yazısını, darbe, Kemalizim ve dinsizlerin çoğalması gerektiği, teorileriyle sürdürdü. Mağden'in yazısının bazı bölümlerini aşağıda bilginize sunuyoruz...

Sabah ezanı

Sabaha karşı’ diyeceğim; zira henüz ‘karşı’ sayılabilecek bir saatte, bu sabah saat dördü on beş-yirmi geçe, evin ortasına ses bombası atılmış kıvamında bir ezan sesiyle mi neyle- uyandım. Öyle böyle kuvvetli değil: Sokağa, bir arabanın içinden güçlü bir ses sistemiyle yayın yapılıyor gibiydi. Bangır bangır.

Türkiye Cumhuriyeti’nde herrr evin olması gerektiği üzre, bizim evin yakınlarındaki camiden de ezan sesi duyulur. Ama uykunun hangi safhasında olduğunuza bakar; bazen duyarsın, bazen duymazsın.

Bu Arapça’da ne söylediğini anlamadığım (anlamak arzusunda da olmadığım) Herhangi 1 TC İmamı’nın ezan okumasından ziyade, başka bir üsluba/dile özenen iddiacı bir dincinin çok tuhaf bir şekilde okuduğu belki de duanın; beni yalnızca çok çok rahatsız ettiğini, söyleyebilirim. Zira HİÇ KİMSE kendi ritüellerini, inancının dışavurumlarını, bağırtılarını başkasının hayatının/uykusunun orta yerine dayamamalı.

Bu hakka sahip olmamalı! Benim Uyku Hakkımın/Asude Ev Yaşamı hakkımın başladığı yerde, senin Gösterişli Dini ya da Milli İşgal hakkın bitiyor/bitmeli.

Bu, Güleryüz Valimiz Güler’in izinleriyle düzenleniyordur muhakkak, her Allah’ın gecesi Suada denilen Pre-Kapitalistler Cenneti’nin bitmek bilmeyen (ve muhakkak her türlü canlıyı feci rahatsız edip kümülatif efektleriyle çevre facialarına vesile olabilecek) havai fişek gösterileri için de böyle-

Milli Takım maçları filan fırsat bilinerek kabartma tozlanan ‘pozitif’ (esasında: tabii ki negatif) milliyetçilik gösterileri için de.

Kapitalizmin havai fişek gösterilerinden (“Bak! havaya kaç yüz bin dolar fırlatıp etrafı/doğayı müşteki etme kudretine sahibim!”) böylesi saldırganca, insanların sabaha karşı uykusunu bıçaklamakta beis duymayan (berbat bir ses+berbat bir üslupla) dualama seanslarına kadar- benim dinsiz dünyamda tezahürü böyle.

Ve herhalde on bir yaşımdan beri Hakiki 1 Dinsiz olduğum için böylesi tedirgin oluyorum, Kemalist Dinin Fanatik Müritleri ellerinde bayraklar, yüzlerinde tuhaf bayrak motifli makyajlar, üstlerinde dekolte ya da değil, bayraklardan yapılmış bluzlar/kılıklarla sokağa dökülüp tuhaf gösteriler/sloganlar eşliğinde ağlayıp zırlamalı bağırıp çağırınca. Dindarca.

Dindarlık Türkiye’de yalnızca Müslümanlar cephesinde yükselmedi. Kemalizm; büsbütün bir fanatiklik mertebesi, bir nevi içi boşaltılmış, tuhaf ritüelleri ağzımıza burnumuza sokularak çok rahatsız edici bir kıvama ulaştırılmış sorgusu/suali dindarlarını çıldırtan bir nei post-mortem ‘din’ haline getirildi- bir.

...

İkincisi, harbiden söylüyorum, Türk Milletinin Dokusu’na inanıyorum. Türk Milletleri (diyelim, daha siyaseten doğrucu olsun) oldukça geniş dokulu bir kumaştan dokunmuştur. Öylesi elek gibi bir yapıdan oluşur ki bu kumaş, aralardan her nevi fanatiklik/sertlik/uyuzluk ve hatta kararlılık/isyankârlık mutlaka akar gider. Geriye; temelde şaman, özünde iyi/neşeli/cömert/insan sevgisiyle dolu Türklerin keyif alarak yaşamak arzusu kalır. Bu Topraklarda şeriat yeşermez, yeşeremez! Görüyorum, hissediyorum.

Demek ben Cumhuriyet Projesi’ne olsun, Bu Toprakların Neşeli İnsanları’na olsun, Fanatik Kemalistler’den daha çok inanıyor, daha çok güveniyor, evet! ‘isyan özürlü’ olmaları da beni örseliyor, ama hasletlerinin bizim güvencemiz olduğunu düşünüyorum.

Şimdi, gel de; milletine güvenmeyen/demokrasiye azcık yaklaşma ihtimalimizi bile bir türlü içine sindiremeyen/Elitistler Bırakmasın Sakın İdareyi! (ruhsal da) krizleriyle başımıza önce 367 Kararı’nı, ordaki (seçim) yenilgisinin ardından da Bu Kapatma Davası’nı musallat etmiş Yalçınkafalara sinirlenme. Bozulma. İsyan etme!
....

İşte hal böyleyken Kapatma Davası’yla uykularımızı bıçaklayan Kemalistlerin ezanları, duaları, hayırlı olsun.

Ama bu topraklarda artık dinsizler çoğalmalı. Her çeşidinden bağımsız, bağlantısız, sindirilmemiş ruhlar Dinsizlik Hakkı’nı her zamankinden daha ateşli bir güçle savunmalı.

Kapatma Davası, Fanatik Kemalist Dincilerin son numarası. Olsun. Olmalı.

14 Temmuz 2008 Pazartesi

@ Adnan Oktar, Darwincileri telaşlandırıyor...

Amerika’dan Uzak Doğu’ya, Avrupa’dan Afrika’ya kadar binlerce üniversiteye gönderilen Adnan Oktar’ın evrimi çürüten eserleri, Avrupalı Darwincileri telaşlandırıyor. Amerika ve Avrupa’da Adnan Hoca’nın ‘Yaratılış Atlası’ isimli kitabı şimdi Avrupa’da birçok okulun müfredatında yer alırken, Darwin’in ‘Güçlüysen ayakta kalırsın. Senin atan maymun’ tezini savunan ‘bilim’ adamı, Adnan Hoca’ya karşı mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyor.

Danimarka’da Darwinci tezi savunan Aarhus Üniversitesi Öğretim Üyesi Peter Kjaergaard, Adnan Oktar’ın Avrupa’da büyük bir kampanya başlattığını ve yakında Avrupa’da Darwin’in tezinin okullarda kaldırılabileceği uyarısında bulundu. Kjaergaard, Avrupa’daki dinsizler uyurken, çok organize olmuş yaratılışçıların Avrupa’da büyük bir çalışma içerisine girdiğini belirtti.

The New Humanist dergisinde kaleme aldığı makalesinde, Adnan Oktar’ın çalışmaları nedeniyle Avrupa’da yaratılış tezinin giderek güç kazandığına değinen Kjegaard, Polonya’da Eğitim Bakanı Yardımcısı’nın “Evrim teorisi bir yalan ve bir hata. Biz bunu ortak bir doğru olarak yasallaştırmışız” sözlerine de dikkat çekti.

Harun Yahya mahlasıyla yazan Adnan Oktar’ın kuşe kağıda basılı ‘Yaratılış Atlası’ isimli kitabının Avrupa’da birçok üniversite ve ilköğretim okullarına gönderildiğini yazan Kjegaard, Avrupa’da yaratılışı savunanların Adnan Oktar’dan etkilendiğini yazdı. Oktar’ın Darwincilerin yakından tanıdığı bir isim olduğunu yazan Kjegaard, Oktar’ın 20. yüzyıldaki tüm felaketlerin (Faşizm, Komünizm, Terörizm, 11 Eylül Saldırıları) sorumlusunun Darwin olduğunu söylediğini yazan Kjegaard, Oktar ve ekibinin çok organizeli bir şekilde çalıştığını ve bu yüzden bu durumu çok ciddiye almak gerektiğini ifade etti.

13 Temmuz 2008 Pazar

@ Eruygur'un irtica fobisi...

Emekli Org. Eruygur, babasının “Büyük adam ol” vasiyetinden yola çıkarak Kur’an Kurslarına baskınlar düzenletmiş!

Ergenekon Terör örgütü’ne yönelik soruşturma kapsamında tutuklanan emekli Orgeneral Şener Eruygur’un, Jandarma Genel Komutanlığı döneminde Kur’an Kurslarına düzenlenen baskınları babasının vasiyeti üzerine gerçekleştirdiği belirtildi.

Jandarma Genel Komutanlığı görevinden 2004’te emekliye ayrılan Eruygur döneminde “irtica ile mücadele” adı altında birçok Kur’an Kursu’na baskın düzenlenmiş, çok sayıda vatandaş çocuk-kadın ayrılmaksızın gözaltılara muhatap edilmişti. Cami görevlileri, Kur’an Kursu görevlileri tutuklanmıştı.

TSK’dan 1993’te emekli olan Albay Güngör Başdağ, Kuleli Askeri Lisesi’nden sınıf arkadaşı olan Eruygur’un Jandarma Genel Komutanlığı döneminde Kur’an Kurslarına operasyonlar düzenlendiğini, tek amaçları dinî eğitim almak olan insanların gözaltına alındığını, bundan çok büyük rahatsızlık duyduğunu belirtirken, ilginç bir anıyı aktardı.

“Eruygur Jandarma Genel Komutanı iken Kur’an Kursu’ndaki çocukları 10’ar, 20’şer gözaltına alıyorlardı, karakola götürüyorlardı, hapse atıyorlardı. Bu açıkçası benim kanıma dokundu” diyen emekli Albay Güngör Başdağ, şöyle devam etti:

“Kanıma dokunuyordu. Kur’an Kurslarına ne diye baskınlar düzenleniyordu? Bu nasıl işti. TSK’dan emekli bir subay olarak bu konudaki tepkimi Kuleli’den beri tanıdığım Eruygur’a iletmek için, telefonla aradım. Bana ‘Böyle şeyler telefonda görüşülmez. Yanıma gel’ dedi. 2004 yılı içinde oldu bu olay. Amacım uyarmaktı. Sınıf arkadaşıyız. Tanıyor da beni. Yanına gittim, ‘Senden hiçbir ikram istemiyorum. Sadece beni dinle’ dedim. ‘Kur’an-ı Kerim’den kime ne zarar gelmiş bu ülkede. Sen şimdi buralara, buralarda Kur’an öğrenen çocuklara baskınlar düzenleterek ne kazanıyorsun?’ dedim. Eruygur önce ‘Ben de Kur-an Kursuna gittim’ diye cevap verdi. İyice kızdım. ‘Sen gitmişsin ama ters kapıdan çıkmışsın. Kaçmışsın’ dedim ben de. ‘Bence Kur’an Kursuna giden bir adam, hayatta bu yaptığını yapmaz’ dedim. Bana dedi ki; ‘Babam bana ‘büyük adam ol’ dedi. Ben büyük adam olmak için yapıyorum bunları.’ Ben de dedim ki; ‘Kur’an okuyan çocuklar bastırılarak büyük adam olunmaz. Madem orgenerallik az geliyor. Emekli olur siyasete atılır, seçilirsen Meclis’e gidersin. Başbakan bile olabilirsin. Cumhurbaşkanı da olabilirsin. Kimse de sana dur demez. İşte büyük adam böyle olunur. Böylelikle babanın vasiyetini de yerine getirmiş olursun. Kur’an Kursu basmakla adam olunmaz.’ Eruygur bu sözlerim karşısında tek kelime edemedi.”

@ Dünya gençliği dindarlaşıyor...

Almanya’da yapılan bir araştırma din olgusunun dünya gençliği için gittikçe daha önemli hale geldiğini gösteriyor. Araştırmaya göre Almanya'daki gençlerin yüzde 85'i dindar
Alman Bertelsmann AG firmasının yaptığı araştırmaya göre 18-29 yaş arasındaki her beş gençten biri dindar.

21 ülkeden 21 bin gencin katıldığı araştırmada gençlerin yüzde 44’ü kendisini “aşırı dindar” olarak tanımlayarak dinin gereklerini yerine getirdiklerini ve düzenli olarak ibadet ettiklerini aynı zamanda dinin günlük hayatlarını önemli ölçüde etkilediğini söylerken, gençlerin yalnızca yüzde 13’ü hayatlarında dinin bir rolu olmadığını belirtti.

Araştırma bölgelere göre gençlerin dindarlığının arttığını ya da azaldığını da gösteriyor. Örneğin Müslüman ve gelişen ülkelerde yaşayan gençler daha dindar.

Araştırmada çarpıcı bir diğer noktaysa, Avrupa dışında yaşayan protestan gençlerin yüzde 80’i “aşırı dindar” yüzde 18’i “dindar” iken Avrupa kıtasında yaşayan protestan gençlerin sadece yüzde 7’si kendisini “aşırı dindar” olarak tanımlıyor.

Benzer durum Katolik gençler için de geçerli. Zira Avrupa kıtası dışında yaşayan katolik gençlerin yüzde 68’i kendilerini “ aşırı dindar” olarak tanımlarken Avrupa kıtasında yaşayan katolik gençlerin yalnızca yüzde 25’i kendisini “aşırı dindar” olarak tanımlıyor.

Araştırma Nijerya ve Guatemala gibi gelişmekte olan ülkelerde yaşayan gençlerin yüzde 90’ının günde en az bir kere ibadet ettiğini Hindistan, Fas ve Türkiye gibi ülkelerdeyse her dört gençten üçünün aynı şeyi yaptığını ortaya koyuyor.

Ancak bu oran Avrupa ülkelerinde oldukça düşük. Mesela Fransa’da gençlerin yalnızca yüzde 9’u günlük ibadetini yaparken Rusya’da bu oran yüzde 7'lerde. ABD’deki gençlerin ise durumu Avrupa’dan çok farklı. Zira bu ülkede gençlerin yüzde 57’si günlük ibadetini aksatmıyor.

Aynı araştırma Fas’ta gençlerin yüzde 99’unun Allah’a ve ölümden sonraki hayata inandığını Brezilya, Türkiye ve Nijerya’da bu oranın yüzde 90, İsrail, Endonezya ve İtalya’da ise yüzde 80 olduğu ortaya koyuyor.

Avrupa’daki protestan gençlerin çoğu Allah inancı ve cinsel hayatın özel bir mesele olduğuna inanırken protestan gençlerin yüzde 7’si ve katolik gençlerin yüzde 14’ü dinin ve inancın insanın özel hayatı üzerinde önemli rol oynadığına inanıyor. Halbuki Avrupa dışındaki protestan gençlerin üçte ikisi ve katolik gençlerin yarısı bu görüşe katılıyor.

@ Mesut Yılmaz'ın müslümanlık ve laiklik anlayışı!

Avrupa Parlementosu (AP) Karma Parlemento Komisyonu (KPK) eş başkanı Joost Lagendijk, geçen ay AP’de Yeşiller Grup toplantısına katılan ve açıklamalarıyla gündeme oturan eski başbakanlardan Mesut Yılmaz’ın kendisine "Müslüman ülekelerde daha saldırgan bir laiklik olamalı. Çünkü İslam daha saldırgan ve elini kaptırırsan kolunu ister" dediğini söyledi. Lagendijk toplantıda Yılmaz ile Türkiye ve laikliklik üzerine tartıştıklarını anlatarak Yılmaz'ın kendisine şunları anlattığını söyledi: “Yılmaz, ‘Müslüman ve Hristiyan ülkelerdeki laiklik farklı. Hristiyan ülkelerde saldırgan laiklik konusunda haklı olabilirsiniz ama biz müslüman ülkelerde yaşayanlar laiklik konusunda daha saldırgan olmalıyız, çünkü İslam din olarak daha saldırgan. Bu konuda daha sert olmalısınız, çünkü elini verirsen, tüm kolunu isterler’ dedi.” Yılmaz’ın sözlerine katılmadığını ifade eden KPK eşbaşkanı, “Artık 1923’lerin Türkiye’sinden bahsetmiyoruz, modern Türkiye laiklik anlayışında hafif değişiklikler yapmak için yeterince güçlü ve yeterince laik. Avrupa’da pekçok kişi Türkiye’nin reformlar çerçevesinde farklı bir laiklik anlayışına girmesi gerektiği görüşünde ve AB bu sürecin kontrolden çıkmaması için en büyük garanti” diye konuştu.


LAGENDİJK, önümüzdeki günlerde Türkçeye çevirilecek “Avrupa’nın Müslüman Komşularına Geziler: Demokrasi Arayışı” kitabını ve gündeme ilişkin gelişmeleri star’a değerlendirdi. AP Sosyalist Grup üyesi Jan Marinus Wiersma ile birlikte kaleme aldığı ve bu yıl Türk okuyucularla buluşacak olan kitabında, Türkiye’nin saldırgan bir laiklik anlayışına sahip olduğunu belirten Lagendijk, laiklik kavramının statükoyu korumak isteyenler tarafından kullanıldığını söyledi. Kitabında “olağan şüpheliler” olarak adlandırdığı ordu, yargı, bürokrasinin bir kısmı, medyanın çoğunluğu ve CHP’nin korku politikası izlediğini ifade eden Lagendijk, “Olağan şüpheliler olarak bahsettiklerim, Türkiye değiştiğinde güç ve etkilerini kaybedecek olanlar. Bunları laik kesim olarak adlandırmaya karşıyım, çünkü o zaman diğerleri laikliğe karşıymış gibi algılanıyor” dedi.


LAGENDİJK AK Parti hakkında açılan kapatma davası ile ilgili olarak “bugün yaşananlar hiç kuşkusuz e-muhtıra’nın başka bir kurum tarafından devam ettirilmesidir” dedi. KPK eşbaşkanı, partinin kapatılması durumunda AB’nin çok sert bir tepki vereceğine dikkat çekerek, müzakerelerin tamamen askıya alınmasını beklemediğini dile getirdi. Ankara’nın bir an önce iç tartışmalardan sıyrılıp AB reformlarına ağırlık vermesini isteyen Hollandalı parlementer, reformlar devam etmezse birlikteki Türkiye dostlarının sonsuza kadar bekleyemeyeceğini ifade etti.

@ Baykal'dan yine din tacirliği...

Baykal, Trabzon Belediyesi tarafından yaptırılacak olan Hamamizade İhsan Bey Kültür Merkezi'nin temel atma törenine katıldı. Baykal, burada yaptığı konuşmada, Trabzon'un Karadeniz'in öncü, lider kentlerinden biri olduğunu, en kısa zamanda il belediyesi değil, büyükşehir belediyesi olması gerektiğini belirtti.
Türkiye'de bir yeni döneme doğru gidilmekte olduğunu ifade eden Baykal, "Demokrasilerde bu iş böyledir. İktidarlar gelir ve giderler. Hiçbir iktidar ebedi değildir. Öyle anlaşılıyor ki Türkiye'de de bir iktidar değişimi dönemine girilmiştir" dedi. Türkiye'de 'durduk' yerde yeni yeni kavgalar çıktığını ifade eden Baykal, "Geçenlerde Dışişleri Bakanı Avrupa'ya gitti. Avrupa'da Bu'na 'Siz orada Hristiyanlara baskı yapıyorsunuz' diye şikâyet ettiler. O dedi ki 'Haklısınız Hristiyanlara baskı yapıyoruz da biz çoğunluk Müslüman'a da baskı yapıyoruz.' Baykal, 'Müslümanlara Türkiye'de baskı yapıyorsak, sen 6 yıldır iktidardasın buna niye son vermedin" diyerek, şöyle devam etti: "Ne demek Müslümanlara baskı yapmak. Türkiye bin yıldır Müslüman. Dünyaya İslâmiyeti taşıyan ülke Türkiye. Bu ülkede İslâmiyet baskısını yapabilecek kim var, hangi babayiğit var. Bin yıldır Müslümanız, sen kim oluyorsun çekil aradan, çık milletin arasından. Millete İslâmiyet dersi vermeye kalkma. İslâmiyete baskı yapılıyormuş burada. İslâmiyetin en güzel, en temiz, en sağlıklı şekilde yaşandığı yer Türkiye. Hacca giden kardeşlerinize sorun, 'iftihar ettik, İslâmiyetin en güzel yaşandığı yer ülkemiz' derler. 70 bin cami günde 5 vakit ezanı Muhammediye'yi bütün Anadolu'ya yayıyor. Hepimiz iftihar ediyoruz bununla. Camiler, ibadet, televizyonlarda dini yayınlar serbest. Dini bayramlar hepimizi bir araya getiren, birlik, bütünlük ruhunu ayağa kaldıran büyük dayanışma günleri olarak kutlanıyor. Hepimiz bunun heyecanını yaşıyoruz." CHP Genel Başkanı Baykal, anlayışlarına göre böyle bir baskı olmadığını belirterek, "Niçin Türkiye'nin Dışişleri Bakanı, 'Türkiye'de Müslümanlara baskı yapılıyor' diyor" dedi. Herkesin inancını, mezhebini, etnik kökünü özgürce yaşadığını savunan Baykal, "Kimse bizi birbirimize düşürmeye kalkmasın. Dindar olanlar olmayanlar, bizden olanlar olmayanlar, tarikattan olanlar olmayanlar, yok böyle bir şey. Biz hepimiz Allah'ımıza, kitabımıza, dinimize imanımıza sahip çıkan gerçek Müslümanlarız. Yine aynı şekilde bizi Kürtler, Gürcüler, Çerkezler, Araplar, Arnavutlar, Lazlar diye bölmek istiyorlar. Yok arkadaş biz 70 milyonluk Türk milletinin eşit vatandaşlarıyız" dedi.

@ 28 ülkedeki Osmanlı eserleri restore edilecek...

Vakıflar Genel Müdürlüğü, yurtdışındaki vakıf eserlerini koruma altına alacak. Müdürlük, 26 Şubat 2008'de onaylanan Vakıflar Kanunu'nda yer alan 'Yurtiçi ve yurtdışındaki eski vakıf eserlerini muhafaza ve ihya etme' maddesine dayanarak Osmanlı coğrafyasındaki tarihî yapıları restore edecek.

Bunun için Dış İlişkiler Daire Başkanlığı'nı kuran Vakıflar Genel Müdürlüğü, 'Osmanlı Coğrafyasındaki Her Şehirde Bir Eser' projesi ile Balkanlar'dan Ortadoğu'ya, Kırım'dan Afrika'ya birçok şehirdeki eseri restore edecek.

Osmanlı'nın hüküm sürdüğü 28 ülkede her şehirden bir simge eseri restore edeceklerini söyleyen Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt, "Dış İlişkiler Daire Başkanlığı bünyesinde eser tespit çalışmalarına başladık. İlk etapta Yunanistan, Bulgaristan, Bosna ve Kosova gibi yakın ülkelerdeki vakıf eserlerinin onarımını yapacağız." diye konuştu. Üç ay içerisinde başlaması planlanan projede ilk sırayı 1455 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından Kosova'da kesme taştan inşa ettirilen ve günümüzde harap bir vaziyette bulunan Fatih Camii alacak. Restorasyon çalışmaları, Cezayir'den Libya'ya, Bulgaristan'dan Yunanistan'a, Macaristan'dan Suudi Arabistan'a, Irak'tan Suriye'ye kadar uzanacak.

Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu da, Yunanistan, Bulgaristan başta olmak üzere tüm Osmanlı coğrafyasında bulunan vakıf eserlerinin büyük sıkıntı ve tahribat içinde olduğuna dikkat çekti. Halaçoğlu, "Ülkemizde bile restorasyon konusunda büyük sıkıntılar yaşanıyor. Bu konuda çok hassas davranmak gerekiyor. Orijinaline uygun restorasyon yapılmalı. Eğer bu yapılabilirse yurtdışındaki eserlerin restore edilmesi çok önemli bir proje olacak." dedi. Yurtdışındaki tarihî Türk eserlerinin belirlenmesi amacıyla 1998'de Devlet Planlama Teşkilatı öncülüğünde bir çalışma başlattıklarını kaydeden Halaçoğlu, şunları söyledi: "Bu çerçevede Balkanlar, Ortadoğu, Afrika, Macaristan, Avusturya, Kırım ve Orta Asya'ya gönderdiğimiz uzmanlarca şu ana kadar 5 bin eser tespit ettik. Yurtdışındaki Türk eserlerinin çoğu bakımsızlıktan yok olmak üzere. Örneğin Prizren'de Sultan Mehmet Camii var. Bu camiden geriye sadece minberinden küçük bir kısım kalmış. Bazen gazino haline getirilmiş camiler, bazen de tamamen depo olarak kullanılan eserler var. Genel itibarıyla içler acısı. Osmanlı hakimiyetinde bulunan üç kıtada, hâlâ Türkiye'nin ilgisini bekleyen mabet, köprü, bedesten, han, kervansaray ve çeşme gibi binlerce vakıf eseri bulunuyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün bu eserleri onarıp eski görkemlerine kavuşturmaya çalışması olumlu bir adım."

Balkanlar'da Osmanlı izleri taptaze duruyor

Bulgaristan: Mustafa Paşa Köprüsü, Eski Zağra Hamza Bey Camii, Yanbolu Eski Camii Yunanistan: Girit Hanya Yeni Çeri Ağası Camii, Atina Fethiye Camii, Selanik Musa Baba Türbesi Romanya: Dulçeşti Küçük Tatlıcak Camii, Maçin Mestan Ağa Camii, Mecidiye Camii Makedonya, Üsküp: Hasan Paşa Hamamı, Mustafa Paşa Camii, Vardar Köprüsü Kosova: Priştina Fatih Camii, Prizren Sinan Paşa Camii, Prizren Namazgah Bosna Hersek: Blagay Halveti Tekkesi Arnavutluk: Ethem Bey Camii ve Saat Kulesi Macaristan: Budapeşte Gül Baba Türbesi, Peçevi Yakovalı Hasan Paşa Camii, Sgetvar Sultan Süleyman Camii Suudi Arabistan: Medine Anberiye Mescidi, Medine Harem-i Şerif, Medine Kübra Mescidi Lübnan: Beyrut Baabda Çeşmesi, Beyrut Sultan Abdülhamid Çeşmesi, Trablus El-Tel Saat Kulesi Mısır, Kahire: Aksungur Camii, M. Ali Paşa Camii, Sinan Paşa Camii

12 Temmuz 2008 Cumartesi

@ Çin işkencesi devam ediyor...

İnsan hakları ihlallerinin gün yüzüne çıkmasından endişelenen Çin, bu sefer de Doğu Türkistan'da bulunan 41 camiyi yasa dışı ilan etti ve kapattı. Camilerin 'radikal İslam'ı teşvik ettiği iddiasında olan Çin, geçtiğimiz aylarda Tibet'teki Budistlere yönelik olarak da baskı ve şiddet uygulamıştı.

82 Uygur Müslüman'ını da gözaltına alan Çin güvenlik güçleri, Urumçi'ye asker ve polis sevkıyatı yapıyor.

Doğu Türkistan'da, müslümanlara yapılan Çin zulmüyle ilgili kitabı okumak icin buraya tıklayabilirsiniz.

@ İtalya'da imamlara baskı!

Avrupa İşleri Bakanı Andrea Rochi, cami liderlerinin İsrail'i tanımak zorunda olduklarını iddia etti.
İtalya, yoğun eleştirilere hedef olduğu çingenelerin parmak izlerini alma uygulamasından sonra şimdi de ülkede yaşayan Müslümanlara yeni dayatmalar getiriyor. İtalya hükümeti, İsrail'i tanımadıkları takdirde cami imamlarının görevi terk etmesi şeklinde tedbirler alabileceklerini belirtti. Avrupa İşleri Bakanı Andrea Rochi, cami liderlerinin İsrail'i tanımak zorunda olduklarını iddia etti. Rochi, İl Tempo haber ajansıyla yaptığı röportajda bir adım daha ileri giderek, "İsrail'i tanımayan imamların görevlerini terk etmeleri için güç kullanmak zorundayız" dedi. İtalya, bu uygulamasından önce Avrupa Parlamentosu'nun durdurma emrini de gözardı ederek çingenelerin parmak izlerini almayı kesmediği için eleştiriliyordu. Dünya üzerindeki pek çok Müslüman, uzun zamandır Filistinlilerin yaşadığı topraklar üstünde BM'nin başka bir devletin kurulması iznini vermeye yetkisi olmadığı için İsrail'i tanımıyor.
İtalya daha önce de, ülkede bulunan tüm camileri hükümete bağlı bir federasyona bağlamaya çalışmıştı. Kilisenin özgür olduğu İtalya'da, bu hareket, Müslümanlar tarafından sert bir şekilde eleştirilmesine rağmen, hükümet, bu konuda hâlâ bir şeyler yapma gayreti içerisinde bulunuyor.

11 Temmuz 2008 Cuma

@ Hotmail'in mucidi müslümanmış...

Dünyanın en fazla kullanılan e-posta servislerinden Hotmail’i Hindistan asıllı bir Müslüman gencin bulduğu ortaya çıktı. Şu anda Microsoft firmasına ait olan söz konusu mailin arkasında aslında büyük bir başarı hikâyesi yatıyor. Bu başarının altına imza atan genç Hintli Müslüman’ın adı Sabir (Sabeer) Bhatia. 1988 yılında Sabir, Stanford Üniversitesi’nde eğitim görmek üzere ABD’ye gelir. Buradan mezun olduktan sonra internet firmalarından birinde işi başlar, ardından aynı üniversiteden mezun olan Jack Smith adlı bir gençle tanışır.

İki genç kafa kafaya verip çalıştıkları şirket içerisinde daha sonra kuracakları şirket hakkında istişare etmeye başlarlar. Çalıştıkları şirketin sahibi onların bu projelerini fark ettiğinde, bu projeleriyle ilgili şirketin imkânlarından yararlanmamaları konusunda uyarır. Bu dönemde Sabir, herkesin kendisine özel bir e-posta programı kullanmasına imkân veren bir programı bulmuştur. Bu programı geliştirmek ve halkın kullanımına sunmak için gizli bir şekilde çalışmalarını sürdürür. Program, piyasaya çıktığı 1996 yılında internet kullanıcıları arasında hızla yayılır çünkü başka programlarda olmayan farklı özelliklere sahiptir.
Bu e-mail programı, ücretsizdir ve gizliliğe olanak vermektedir. Ayrıca dünyanın her yerinden kullanılabilir. Toplu kullanıma açıldığı daha ilk on günde Hotmail, milyonlarca insan tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Bu program dünyanın en zengin adamı olan Microsoft firmasının sahibi Bill Gates’in dikkatini çeker ve bu programı satın almak ister. Hotmail’e 50 milyon dolar vermeyi teklif eder ancak programın öneminin farkında olan Sabir, Hotmail için 500 milyon dolar istemiştir. 1998 yılına kadar yapılan uzun pazarlıklar sonucu Sabir, programı kendisinin Microsoft şirketine uzman olarak atanması koşuluyla 400 milyon dolara satmaya razı olur. Bugün Hotmail’in kullanıcıları yaklaşık 90 milyonu bulmuş olup her gün 3 bin yeni kullanıcı bu programa katılmaktadır.

Sabir’in şahsiyetine olan hayranlığı daha da artıracak olan husus, onun parayı alır almaz birçok enstitü kurarak eğitim imkânları kısıtlı olan öğrencilere yardım etmesi olmuştur. Sabir, o kadar çok hayır işlerine katkıda bulunmuştur ki serveti hızla 100 milyon dolara gerilemiştir.

@ Srebrenitsa katliamının 13. yılı...

Bosna Hersek'in Srebrenitsa şehrinde 1995 yılında meydana gelen olaylarda binlerce Müslüman Boşnak Sırplar tarafından katledildi. Katliam 1995'te Bosna'daki savaş sırasında Birleşmiş Milletler'in güvenli bölge olarak ilan ettiği yerlerden birinde yaşandı. Müslümanalara yönelik planlı bir şekilde başlatılan saldırılar soykırıma dönüştü.
İkinci Dünya savaşından sonra en kanlı katliam olarak tarihe gecen soykırım bugün 13. yılına girdi. Bugün Srebrenitsa yakınlarında düzenlenecek bir törenle, katliamda yaşamlarını yitirenlerden 307'si, yeniden gömülecekler. Bu kişilerin kimlikleri, katliamdan 13 yıl sonra ancak kısa bir süre önce tespit edilebildi. Kasabada bugün yapılacak anma törenlerine binlerce kişinin katılması bekleniyor

Bölgede yaşananlar, Birleşmiş Milletler'e bağlı Uluslararası Adalet Divanı ve Savaş Suçları Mahkemesi tarafından "soykırım" olarak nitelendirilmişti.

Her geçen gün yeni bir toplu mezarın bulunduğu bölgede bugün de Potocari şehitliğinde, cesetleri henüz bulunan 300 Boşnak Müslüman, büyük bir törenle defnedilecek.

Savaş öncesi Srebrenitsa halkının yüzde 85'ini Boşnak Müslümanlar oluştururken 14 Temmuz 1995'te şehirde bir tek sağ Müslüman bulunamamıştı. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar ailelerinden ayrıldıktan ve işkencelere maruz kaldıktan sonra Sırp askerleri tarafından otobüslere doldurulup Sırp Cumhuriyetinden çıkartıldı. Sırp askerlerin eline düsen erkekler ise öldürüldü. Bir çok kadın tecavüze uğradı. Tüm bunlar olurken büyük çoğunluğu erkeklerden oluşan binlerce insan da Sırp ordusundan kurtulmak için Tuzla (Srebrenitsa'ya 100 km. uzaklıktaki bir şehir) yoluna düştü.

Srebrenitsa Katliamı'nın 13. yıldönümünü özel yayınlarla ekrana taşıyan TRT ve Ülke TV yaşanan dramı bir kez daha hatırlatıyor izleyiciye. Bosna'dan ve Ankara'dan gerçekleştirilecek TRT'deki 'Mavi Kelebeğin İzinde' programı, 07.00'de başlayacak. Srebrenitsa Şehitliği'ndeki anma törenleri, toplu mezarlardan çıkarılan 300 soykırım kurbanı için düzenlenecek cenaze töreni, 11.00'den itibaren TRT INT ve TRT TÜRK'ten canlı yayınlanacak.

Ülke TV Ana Haber Programı, Srebrenitsa Katliamı'nın yıldönümünde Srebrenitsa Meydanı'ndan sunulacak. Yaşananlar, Selahattin Yusuf'un sunumuyla 15.00'te ekrana gelecek. Ayrıca, 'Meksika Sınırı' programı da bu hafta Bosna-Hersek'ten yayınlanacak. 11 Temmuz 1995'teki Srebrenitsa Katliamı'nda Sırp milisler, Birleşmiş Milletler kontrolündeki silahsızlandırılmış bölgeye girmiş ve 35 bini çocuk olmak üzere 300 binden fazla insanı katletmişti. Binlerce kadının tecavüze uğradığı, iki milyondan fazla kişinin evsiz kaldığı bu dramda 18 bin kişi de hâlâ kayıp.

10 Temmuz 2008 Perşembe

@ Paşalar darbe yapacakmış!

Aktüel Dergisi'nin son sayısında yer alan habere göre Org. Şener Eruygur, 2003 ve 2004 yıllarında çeşitli darbe planları yaptı. Cumhuriyet Çalışma Grubu'nu kurdurdu. Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök'ün telefonlarını dinlettirdi. Ama Org. Özkök de boş durmamış, Jandarma karargâhında yapılan darbe toplantılarını izlettirmişti...

ERUYGUR'UN AYAKLARI BİRBİRİNE DOLANDI
2004'ün bahar aylarıydı. Ankara, sıcak gelişmelerle dolu bir kışı geride bırakmıştı. Genelkurmay karargâhı olağan günlerinden birini yaşıyordu. Dönemin Jandarma Genel Komutanı Org. Şener Eruygur, Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök'ün daveti üzerine karargâha gelmişti. Uzunca bir süre sonra Org. Özkök'ün odasından çıktığında Org. Eruygur'un yüzü allak bullaktı. Tansiyonu yükselmiş, ayakları birbirine karışarak makam arabasına kendisini zor atmıştı.

Em. Org. Şener Eruygur'u cin çarpmışa döndüren şey neydi? Ne olmuştu da, daha düne kadar istifasını istemeye hazırlandıkları Em. Org. Özkök'ün karşısında dizlerinin bağı çözülmüştü? O gün karargâhta yaşananlar yıllarca saklı kaldı. Ordunun en üst rütbesindeki iki generalin ne konuştukları sır gibi saklandı. Yeni Aktüel o günün sır perdesini araladı:

"KARARGAHIM BANA İHANET ETTİ"
O gün karargâhta Org. Hilmi Özkök, Jandarma Genel Komutanı Org. Şener Eruygur'a Jandarma karargâhında yapılan darbe toplantılarının görüntülerini izletmişti. Eruygur inkâr edemediği görüntüler karşısında ne diyeceğini bilemedi. Dudaklarından dökülen tek cümle "Karargâhım bana ihanet etti" demek oldu.

Özkök-Eruygur görüşmesi demokrasi dışı yollar arayanlar için sonun başlangıcı oldu. Çünkü Org. Özkök, Org. Eruygur'a yaptıkları işin hukuki yaptırımlarını da hatırlatmıştı. Org. Eruygur yolun sonuna gelmişti. Karargâhına ulaştığında ilk yaptığı iş yol arkadaşlarını toplamak oldu. O gün o saat itibariyle "darbe oluşumu" dağıtıldı.

'CUMHURİYET ÇALIŞMA GRUBU' KURULDU
Genelkurmay'da o gün ne olduğunu anlamak için biraz geriye, 2002 Kasımı'na gitmek gerekiyor.3 Kasım 2002'de AKP, Türkiye'nin uzun yıllar görmediği bir çoğunlukla seçimleri kazandı. Gözler Genelkurmay'a döndü. 28 Şubat sürecinde kapatılan Refah Partisi'nde yer alan isimler şimdi TBMM çoğunluğunu oluşturuyordu. AKP tek başına iktidara gelmiş, anayasayı değiştirecek milletvekili sayısına ulaşmak üzereydi.

İşte bunun üzerine komuta kademesinde arayışlar başladı. Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök iyimserdi. İlk temennisi "Seçimlerin Türk halkına hayırlı olmasıydı". Ancak daha ilk andan itibaren komuta kademesinde huzursuzluk başlamıştı. Harekete geçildi, Cumhuriyet Çalışma Grubu (CÇG) kuruldu. Bu grubun sekreteryasını Jandarma Genel Komutanlığı yapıyordu. Koordinasyonundan Tuğg. Kadir Ali Esener sorumluydu. Genelkurmay'da ise grup "İkinci Başkan"a bağlı olarak kurulmuş ve çalışıyordu. Ancak bundan Genelkurmay Başkanı Org. Özkök'ün haberi yoktu.

KOMUTANLAR ARASINDAKİ AYRILIK ÖZKÖK'E YARADI
CÇG'nin faaliyetleri ilk yıl sadece izleme ile sınırlı kaldı. Grup "irticanın taktik resmi"ni çıkarmakla meşguldü. Bir kısmı daha sonra kamuoyuna yansıyan pek çok izleme ve fişleme çalışması bu dönemde yapıldı. Grubun atıl kalmasının nedeni kuvvet komutanları arasında birlik olmamasıydı. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Bülent Alpkaya ve Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Cumhur Asparuk, Genelkurmay Başkanı Org. Özkök ile birlikte hareket ediyordu. Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Aytaç Yalman da, dönemin en aktif ismi İstanbul'daki Birinci Ordu Komutanı Org. Çetin Doğan'ın karşısında yer almıştı. Bu yüzden Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök'ün eli oldukça kuvvetliydi. Ancak her şey Alpkaya ve Asparuk paşaların emekli olmasıyla son buldu.

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na atanan Oramiral Özden Örnek ile Asparuk Paşa'nın yerine gelen Org. İbrahim Fırtına, Jandarma Genel Komutanı Org. Şener Eruygur ve Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Aytaç Yalman ile ittifak yaptı. Dört komutan da sertlik yanlısı ve müdahaleden yanaydı.

ORAMİRAL ÖRNEK YARGILANACAKTI
Gelişmeler 2003 Yüksek Askeri Şura toplantısından sonra hız kazandı. Oramiral Özden Örnek'in hem Özkök Paşa'ya, hem de selefi Bülent Alpkaya Paşa'ya kırgınlığı vardı. Örnek Donanma Komutanlığı sırasında iki defa soruşturma geçirmişti. İlkinde mal varlığı gündeme gelmiş, ikinci soruşturmada ise yargılanmaktan son anda kurtulmuştu. İtalya'dan alınan helikopterler ve deniz karakol uçakları ile ilgili ihalede yapılan usulsüzlükler tam yargı safhasına gelmişken, bilinmeyen eller Örnek Paşa'yı esenliğe çıkarmıştı.

Hem ideolojik, hem de şahsi nedenlerle dört kuvvet komutanı Genelkurmay Başkanı Özkök Paşa'ya cephe almıştı. Birbiri ardına toplantılar yapıyorlardı. En sonunda tek çarenin yönetime el koymak olduğu konusunda anlaştılar. Hemen ardından da "Sarıkız" adını verdikleri darbe planı hazırlandı. Sarıkız, Kıbrıs'tı. AKP hükümeti, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan'ın hazırladığı planı onaylayarak vatana ihanet ediyordu. Bu yüzden devrilmeliydi.
DARBECİLERİN LİDER ADAYI
"Sarıkız", Annan Planı'nın Kıbrıs Rumları tarafından reddedilmesi yüzünden akim kaldı. Hemen ardından da dört kademeli yeni bir darbe planı yapıldı; "Ayışığı-1, Ayışığı-2, Yakamoz ve Eldivenli Yumruk." Ayışığı mevcut durumu analiz ediyor ve şekillendiriyordu. Yakamoz organizasyonun nasıl olacağını anlatıyordu. Eldivenli Yumruk ise darbenin adıydı.

Buna göre TBMM dağıtılacak, yedi kişilik konsey oluşturulacaktı. Ancak şaşırtıcı olan konseyin başına geçecek isimdi. Mevcut Genelkurmay Başkanı Org. Özkök, darbecilerle birlikte hareket etmediği için ekarte edilecekti. Darbenin liderliğini, ikna edilebilirse Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer yapacaktı.

Darbe konseyi Danışma Meclisi'ni oluşturacak, ardından da seçim tarihini açıklayacaktı. Ancak bu arada Dışişleri'nden MİT'e, kaymakamlardan yargı mensuplarına kadar bürokraside büyük bir temizlik operasyonu yapılacaktı.

Bu plan büyük bir titizlikle hazırlanmıştı ama darbe yanlılarının gözünü en fazla dışarıdan gelecek tepki korkutuyordu. Darbeciler böyle bir durumda NATO'nun Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında Türkiye'ye müdahale edebileceği endişesi taşıyordu. Darbe planlarında AB ve ABD'yi "Çıyan" ve "Sırtlan" diye isimlendirmişlerdi.

ABD'yi meşgul edebilmek için de mevcut problemlerin büyütülmesinden yanaydılar. Bu yüzden Irak'taki Sünni direnişçilere yardım ediyorlardı. Türkiye gerekirse mihver değiştirecek, ama AKP hükümetinden mutlaka kurtulacaktı.

Başını dönemin dört kuvvet komutanının çektiği darbe yanlıları kendi aralarında da çeşitli sorunlar yaşıyorlardı. "Yetimevi" adını verdikleri Genelkurmay karargâhı en büyük problemleriydi. Çünkü karargâh Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök'ten yanaydı. Özellikle Özel Kuvvetler Komutanlığı'nın altı darbe planlarında sıklıkla çizildi.

Elimine edilmesi gerekli isimler arasında ilk sırada, şimdi Genelkurmay Başkanı olan Org. Yaşar Büyükanıt geliyordu. Büyükanıt darbe için olur vermiyordu. Jandarma Genel Komutanı Org. Şener Eruygur, Büyükanıt'ı ekarte ederek Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na geçecek, ardından da Genelkurmay Başkanı olacaktı. Rakibini ekarte etmek için de Büyükanıt'ın darbe karşıtlığını kullanıyordu.

Şener Eruygur'un yerine ise dönemin Ege Ordu Komutanı Org. Hurşit Tolon gelecekti. O da Eruygur'un yolunu izleyerek bir müddet sonra Genelkurmay Başkanı olacaktı. Darbe yanlılarının çekinip mutlaka bertaraf edilmesini istediği bir başka isim ise daha sonra Jandarma Genel Komutanı olan Org. Fevzi Türkeri idi. 28 Şubat'ın en keskin isimlerinden Türkeri, Eruygur için fazla "yumuşak"tı. Darbe planlarında Büyükanıt'a zaman zaman "Abide", zaman zaman da "Boğazlar" adı uygun görülmüştü. İkinci Ordu Komutanı Org. Fevzi Türkeri'nin lakabı ise "Dağlar"dı.

TUNCAY ÖZKAN'A TELEVİZYON KURDURULUYOR
3 Mart 2004, dört kuvvet komutanının düğmeye bastığı gündü. Hilafetin Kaldırılması'nın yıldönümünde, Şener Eruygur, Aytaç Yalman ve Özden Örnek eşleri ile birlikte kamuoyunun önüne çıktı. İbrahim Fırtına o gün bir şehit cenazesi için Konya'daydı. Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök ise yurtdışına gitmişti.

Toplantı Atatürkçü Düşünce Derneği öncülüğünde gerçekleştirildi. Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün toplantı için odanın en büyük salonunu tahsis etmişti. KKTC eski cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'tan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'e, ATO Başkanı Sinan Aygün'den ADD Genel Başkanı Ertuğrul Kazancı'ya kadar tüm ulusalcılar toplantıdaydı. Komutanları sayısı 7 bine ulaşan bir topluluk ayakta alkışladı.

Ancak başta Doğan Grubu olmak üzere basın bu toplantıyı görmedi ya da çok küçük gördü. Vatan gazetesi hariç. Onlar toplantıyı sürmanşetten verdi. O yüzden Doğan Medya Grubu'nun adı darbe planlarında "Kara Doğan" olacaktı. Bu grubun desteğini sağlamak için de eski cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e yakınlığı ile bilinen Mustafa Özkan devreye sokuldu. Özkan'la askerler adına görüşen isim Özden Örnek'ti.

Komuta kademesi medya desteğinin öneminin farkına varmıştı. Bu desteği alabilmek için sürekli gazetecilerle görüşüyorlardı. Bunlar arasında en önemli isim, Çukurova Medya Grubu'nun başkanı olan Tuncay Özkan'dı. Özkan o dönemde, başta Aytaç Yalman olmak üzere tüm komutanlar ile defalarca görüştü. Ancak bu görüşmeler Özkan'ın Çukurova Medya Grup başkanlığından alınmasını engelleyemedi. Özkan'la birlikte emekli Org. Kemal Yavuz ve Yavuz Gökalp Yıldız da gruptan gönderildi. Çukurova Grubu'nun patronu Mehmet Emin Karamehmet Ankara'ya çağrılmış, sert bir dille uyarılmıştı. Karamehmet daha fazla direnemeyeceğini anlayınca çareyi Tuncay Özkan'ı göndermekte buldu.

Özkan'a bunun üzerine bir televizyon kanalı kurma görevi verildi. Özkan önce İstanbul Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna'nın televizyonunu almaya çalıştı. Ancak bu satış işlemi gerçekleşmeyince Kanaltürk'ü kurdu. Darbe planlarında bu televizyonun adı "Cumhuriyet Televizyonu" olarak geçmekte.

ÖZKÖK'E SUİKAST PLANI ENGELLENDİ
Tam bu gelişmelerin yaşandığı günlerde, 3 Şubat 2004'te, CIA, Ankara'daki üst düzey bir görevlisiyle istihbaratı uyardı. Özkök'e karşı "çok ciddi fiziki bir eylem" yapılacaktı. Eylem Ankara Merkez Garnizon Komutanı Tümg. Fehmi Büyükbayram'ın yoğun çabalarıyla sonuçsuz kaldı. Tümg. Büyükbayram, Özkök'ün yol güzergâhını değiştirerek, yoğun güvenlik önlemleriyle girişimi akamete uğratan isim oldu.

Darbeciler her şeyin yolunda olduğunu düşünürken bu yaşananlardan hem MİT'in, hem Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı'nın, hem de Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök'ün haberi oldu. Hükümet de gelişmeleri günü gününe takip ediyordu. Jandarma Genel Komutanlığı karargâhında yapılan toplantılar görüntülü olarak Özkök Paşa'ya iletiliyordu.

8 Temmuz 2008 Salı

@ Obama da dindar...

ABD'de Demokrat başkan adayı Barack Obama, Hıristiyan radyolarından 23 yıl önce nasıl hayatına Hz. İsa'nın girdiği ve haç önünde diz çöktüğüne dair reklam yayımlatmaya başladı.

ABD Başkanı George W. Bush'un desteklediği dini programlara 500 milyon dolar ek bütçe vaat eden Obama, reklamda da "Tanrının ruhunun beni çağırdığını duydum. Kendimi iradesine teslim ettim, onun gerçeğini keşfetmeye adadım" diyor.

Dindar kesimi Obama'ya kaptırmanın eşiğindeki Cumhuriyetçi aday John McCain ise hitabetini geliştirmek için konuşma koçu tuttu. Konuşmalarını telepormptırdan (optik suflör) okurken bile zorlanan McCain, Bush'un tartışma danışmanı Brett O'Donnell'la çalışmaya başladı. Mitinglerini ise eski Beyaz Saray yetkilisi ve Fox News yapımcısı Greg Jenkins yönlendirecek.

@ Lut tabletindeki sırlar...

Lut Gölü’nün Ürdün kıyılarında bulunduğu sanılan ve bilimsel inceleme altına alınan yaklaşık bir metre boyundaki taş yazıt, Hıristiyanlığı sarsabilir.

Uzmanlar, yazı karakterlerinin Hz. İsa’nın doğumundan önceki yüzyıla işaret ettiğini doğruladı. Kimyasal analizden de benzer bir sonuç çıktı.

Kırık taştan yapılan çeviri doğruysa, 2100 yıl öncesinin Yahudi toplumunda da Hz. İsa’nın çizdiği Mesih portresine yakın bir kurtarıcının beklendiği, yani Hıristiyan teolojisinin vaaz ettiğinin aksine "acı çeken Mesih" kavramının Hz. İsa ile birlikte başlamadığı kanıtlanabilir.

New York Times, "Mesihle ilgili ifadeler gerçekten taşın üstünde yer alıyorsa, Hz. İsa konusunda son dönemde hem kamuoyunda, hem de akademisyenler arasında yeniden şekillenen görüşlere katkı yapılmış olacak. Çünkü İsa’nın ölümü ve dirilişiyle ilgili hikayenin orijinal olmadığı, o dönemin Yahudi geleneğinin bir parçası olduğu ortaya çıkacak" yorumunu yaptı.

İbrani Üniversitesi profesörlerinden Yehezkel Kaufman da, "Üç gün sonra diriliş motifi, akademik literatürün neredeyse tamamına aykırı bir biçimde, Hz. İsa’dan önce geliştirilmiş bir kavram haline geliyor. Yani Hz. İsa ve havarileri, daha önce var olan bir mesih öyküsündekileri hayatlarına uyarlamakla kalmışlar" dedi.

California Üniversitesi’nde Tevrat kültürü profesörü olan Daniel Boyarin, "Bazı Hıristiyanlar bunu şoke edici bulacak, kendi ilahiyatlarının benzersizliğine bir meydan okuma olarak görecekler" dedi.

Yaklaşık 10 yıl önce bulunan tablet, Ürdünlü bir antikacının eline geçti. Tableti son olarak İsviçre’de yaşayan İsrail vatandaşı bir koleksiyoner satın aldı. Birkaç yıl önce tableti inceleyen ve önemini keşfeden İsrailli akademisyen Arda Yardeni, geçen yıl bu konuda bir makale yayımladı. Yardeni, ilk tepkisinin, "Taşa yazılmış Kumran metinleri bulmuşsun" şeklinde olduğunu söylüyor.

60 yıl önce yine Lut Gölü yakınında bir mağarada bulunan parşömen tomarlarına yazılı Kumran Metinleri, bugün hala tartışılıyor. Hz. İsa dönemindeki bir Yahudi mezhebi olan Essenilerin inançlarını Tevrat’a yakın bir dille anlatan Kumran Metinleri ile ilgili bir konferans, dün Kudüs’teki İsrail Müzesi’nde yapıldı. Kumran Metinleri ile yaşıt olduğu sanılan tablet de, bilimadamları ve ilahiyatçılar tarafından masaya yatırıldı. Gelecek birkaç ay içinde tablet hakkında birçok yeni bilimsel makale yayımlanacak ve "Cebrail Vahyi" ile ilgili tartışma büyüyecek.

Lut Gölü kıyısında bulunan taş bir tablet, dinler tarihini değiştirebilir. Hz. İsa’nın doğumundan yüz yıl kadar önce yazıldığı sanılan tablette, Cebrail’in ağzından, "öldükten üç gün sonra dirilecek bir mesih"ten bahsediliyor. İbranice 87 satırın yer aldığı tablette kırıklar olduğu için tercüme tartışmalı.

Hıristiyan ilahiyat çevrelerini karıştıran tablet ile ilgili ilk çeviriler doğruysa, Hz. İsa’nın ölümü ve yeniden dirilişiyle ilgili öykünün orijinal olmadığı, doğumundan önce de Yahudi çevrelerinde anlatıldığı kesinleşecek. Böylece İncil’in yeniden yorumlanması gerekecek.

Tablet, Son Akşam Yemeği’ne de yeni bir boyut getiriyor. İsrailli Prof. İsrael Knohl şöyle açıklıyor: "İncil’de Hz. İsa ölümünden önce çekeceği acılara dair birçok öngörüde bulunur. İlahiyatçılar bunların İncil’e sonradan eklenmiş olabileceğini, çünkü Hz. İsa’nın zamanında ’acı çeken Mesih’ kavramının olmadığını söylüyorlardı. Oysa bu tablet bunun varlığını kanıtlıyor. Hz. İsa’nın misyonu, Romalılar tarafından idama çarptırılarak, kavminin gelecekte alacağı intikama zemin hazırlamaktı. Bu yüzden son akşam yemeğinin anlamı da tamamen farklıydı. Orada kendi kanını feda etmesi başkalarının günahları için değil, İsrail’in kurtuluşunu sağlamak içindi."

İSRAİLLİ bilimadamlarının "Cebrail Vahyi" adını verdiği tabletteki 87 satır kazınarak değil, mürekkeple yazılmış. Bu nedenle silinmiş yerler ve taşın kırılmasından dolayı ancak tahmin edilerek okunabilen bölümler var. Metnin çoğunda, Cebrail’in ağzından bir kıyamet günü tasviri yapılıyor.

Uzmanlar özellikle 80. satır üstünde duruyorlar. Bu satırın "Lışloşet yevmin" (Üç gün içinde) ifadesiyle başladığı kesin ama sonrasını okumak güç. Bunu başaran, Kudüs’teki İbrani Üniversitesi’nin Kitab-ı Mukaddes araştırmaları bölümünden profesör İsrael Knohl oldu. Knohl’un yorumu, birçok bilimadamı tarafından da kabul ediliyor. Buna göre, cümlenin devamında "hayeh" (hayat) sözcüğü geçiyor. Cümle tamamlandığında, "Ben, Cebrail, sana emrediyorum ki, üç gün içinde yeniden hayata döneceksin" ifadesi oluşuyor. Bir sonraki cümlede, Cebrail’in hitap ettiği kişinin, "prensler prensi" olduğu görülüyor. Bu ifade, Tevrat’ta da geçiyor. Bununla Yahudilerin lideri olan ve üç gün içinde yeniden dirilecek biri kastediliyor. Knohl, bu kişinin, Hz. İsa’nın doğduğu gün ölen "zalim" Yahudi kralı Herod’un ordusunda bulunan Simon adlı bir komutan olduğunu savunuyor. Buna göre metni de Simon taraftarlarından biri yazmış olabilir.

6 Temmuz 2008 Pazar

@ İran: D-8'in merkezi Türkiye'ye kurulacak

Türk-İslam birliğine bir adım daha... Nüfusunun büyük bölümü Müslümanlardan oluşan kalkınmakta olan 8 ülkenin oluşturduğu D-8, merkezi Türkiye'de olacak daimi bir genel sekreterlik kuruyor.

Türkiye'yi Dışişleri Bakanı Ali Babacan'ın temsil edeceği 8 Temmuz'da Malezya'da düzenlenecek Gelişen Sekiz Ülke (D-8) Zirvesi öncesi dün üst düzey memurlar toplantısı yapıldı. Toplantıya ilişkin bilgi veren İran Ekonomik ve Uluslararası İşbirliği Kurumu Direktörü Hadi Süleyman Pur, genel sekreterlik oluşturulması konusunda mutabık kaldıklarını, bunun merkezinin de Türkiye'de olacağını belirtti. Ev sahibi Malezya'nın Başbakanı Abdullah Bedevi'nin başkanlık edeceği zirveye, Türkiye'nin yanı sıra İran, Mısır, Pakistan, Endonezya, Bangladeş ve Nijerya'dan devlet ve hükümet başkanları ile dışişleri bakanları katılacak.

5 Temmuz 2008 Cumartesi

@ Evrim İnkarcılarının Yükselişi

Komünist Partinin yayın organı olarak kurulmuş olan İngiliz gazetesi Morning Star, Yaratılış inancının yükselişinden rahatsızlığını "Evrim İnkarcılarının Yükselişi", "Ken Macleod İngiliz toplumunda evrim inkarının rahatsız edici yükselişini araştırıyor" başlıklarıyla duyurdu. Komünizmin sözde bilimsel dayanağı olan Darwinizm'in Avrupa'da çöküşü, komünist ideolojinin savunucularını da endişeye sürüklüyor. Çünkü Darwinizm'in olmadığı bir yerde komünizmden söz etmek mümkün değildir. Komünizm, Darwinizm'den aldığı desteği (Darwinizmin bilimsel açıdan geçersizliğinin anlaşılması ile) bugün yitirmiştir ve yıkılmış bir ideoloji olarak anılmaya mahkumdur.
Haberde yaratılış inancının yükselişi hakkında ise şunlar aktarılmaktadır:
Bundan otuz beş yıl once Glasgow Üniversitesi’ndeki zooloji öğretmenlerimden birisine yaratılışçılıktan söz ettiğimde, "Hiç kimse bu insanları ciddiye almıyor" demişti. Bugün ise eski eğitmenlerimden ve şimdi Glasgow Üniversitesi’nde Zooloji Eğitimi Profesörü Roger Downie’nin, yaratılışçılığı ya da kendi tercih ettiği ifadesiyle evrimin reddedilmesini bundan çok daha ciddiye alması gerekiyor.

İslam'da, yaratılışçılık konusu Hıristiyanlık'ta olduğundan daha temel bir görüş. En önde gelen Müslüman yaratılışçı, Türk yazar Harun Yahya ilgi çekici bir şekilde Siyonistlere, Masonlara ve Komünistlere musallat olmuş durumda, dinlerarası diyaloğa eğilim gösteriyor ve terörizme karşı çıkıyor... Kitapları ve CD’leri çok güzel biçimde hazırlanmış, aynı zamanda pahalı değil ve tümüyle renkli basılmış Yaratılış Atlası’nın on binlerce kopyası Avrupa ve Kuzey Amerika’daki bilim adamlarına gönderildi. 26 Şubat 2008 tarihinde Londra Üniversitesi'ndeki İslami Topluluk, Harun Yahya Organizasyonu’nun temsilcileri tarafından "Evrim Teorisinin Çöküşü" gösterimine ev sahipliği yaptı. Bu, geçtiğimiz birkaç yıl içerisinde İngiltere'de gerçekleştirilen düzinelerce benzer etkinliklerinden sadece biriydi. Bunların çok daha fazlası ise Müslüman dünyasında yer aldı ve Endonezya’da kalabalık izleyici kitlelerini biraraya getirdi.

@ İspanya'da, Yaratılış Atlasının yankıları devam ediyor...

İspanya'nın günlük gazetelerinden, 150.000 tirajlı El Periodico gazetesinin 11 Mayıs 2008 baskısında, Sayın Adnan Oktar'ın Yaratılış Atlası adlı kitabı bir kez daha konu oldu:

… 700 sayfalık ve 5 kilo ağırlığındaki Yaratılış Atlası'nın yazarı olan ve Harun Yahya mahlasını kullanan Adnan Oktar, geçen sene geniş çaplı İspanya üniversitelerine Darwinizm ve evrim karşıtı kitabını göndererek hararetli tartışmalara sebep olmuştu…

Avrupa'da şimdiye kadar hiçbir yaratılışçı görüş ses getirmezken, bir yılı aşkın süredir Yaratılış Atlası ile ilgili hemen her gün Avrupa basınında bir haber yer alması, bu kitabın etki gücünü ortaya koymaktadır. Avrupa ilk defa bu kitapla birlikte evrim teorisini sorguladı ve yaratılışın apaçık bir gerçek olduğuna ikna oldu. Allah'ın izniyle Yaratılış Atlası, önümüzdeki yıllarda Avrupa'da materyalist-Darwinist felsefeyi yıkan kitap olarak anılmaya devam edecektir.

4 Temmuz 2008 Cuma

@ İngiltere'de şeriat hukuku

İngiltere'nin en kıdemli yargıcı Lord Phillips, ülkede şeriat hukukunun da rol oynayabileceğini söyledi.

Lord Phillips'in açıklamaları kadın hakları savunucularını hayal kırıklığına uğratacak
Anglikan Kilisesi Başpiskoposu Rowan Williams, bundan yaklaşık dört ay önce "İngiltere'de şeriat hukukunun kısmen uygulanması kaçınılmazdır." demiş ve büyük bir tartışma başlatmıştı.

Müslüman toplumun liderlerine yönelik bir konuşma yapan Lord Phillips, Rowan Williams'ın Şubat ayındaki konuşmasının derin bir anlamı olduğunu ancak yanlış anlaşıldığını söyledi.

Başpiskopos'un söylemek istediğinin, şeriatın İngiliz hukuk sisteminin yerine geçmesi ya da ondan üstün bir hale gelmesi olmadığını, ancak şu anda uygulamada olduğu gibi, Müslümanların aile içi sorunlarının çözümünde kullanılabileceğini dile getirdiğini vurguladı.

Ancak bu yöntemin, hiçbir zaman İngiliz yasalarıyla çatışmaması gerektiğini, örneğin fiziksel cezalandırma yöntemleri içermemesi ve boşanma gibi konularda kullanılmaması gerektiğini belirtti.

Lord Phillips'in yorumlarının, İngiltere'deki Müslümanlar arasında şeriat kurallarına göre yaşamak isteyenler tarafından memnuniyetle karşılanacağına şüphe yok.

Ancak özellikle şeriatın kadınlara baskı uygulamak için kullanıldığını savunan kadın hakları savunucularının bu açıklamayla hayal kırıklığına uğraması bekleniyor.

Dolayısıyla son derece dikkatli ifadelerle dile getirilmiş olsa da, Lord Phillips'in görüşlerinin İngiltere'deki şeriat tartışmasını yeniden alevlendirmesine kesin gözüyle bakılıyor.

@ 'Avrupa'daki Müslümanlar kendilerini Nazi döneminde yaşayan Yahudiler gibi hissediyor'

İngiltere'de hükümetin ilk ve tek Müslüman üyesi Şahid Malik, Avrupa'daki Müslümanların kendilerini Nazi döneminde yaşayan Yahudiler gibi hissettiklerini savundu.

Başbakan Gordon Brown tarafından Uluslararası Yatırımlar ve Kalkınma Bakanı olarak atandığından bu yana İngiliz kabinesinin ilk ve tek Müslüman bakanı olma unvanını taşıyan Malik, İngiltere'de Müslümanlara yönelik giderek büyüyen bir ''düşmanca tutumun'' söz konusu olduğunu belirterek, ''Müslümanlar kendilerini Nazi döneminde yaşayan Yahudiler gibi hissediyor'' dedi.

İngiliz medyasında ve toplumunda Müslümanları hedef alan yorum ve yayınların artık mazur görülür hale geldiğini söyleyen Malik, böyle bir muamelenin başka hiçbir azınlık için haklı görülmediğine dikkati çekti.

Durumu soykırımla eşit görmediğini, ancak pek çok Müslüman'ın kendi ülkelerinde kendilerini ''yabancı gibi hissetmelerine yol açacak'' bir görüntünün ortaya çıktığını belirten Malik, kendisinin de birçok ırkçı yaklaşıma hedef olduğunu, otomobiline atılan molotofkokteylinin de bunlardan biri olduğunu söyledi.

''Bugün hangi Müslüman'a kendisini nasıl hissettiğini sorsanız, 'Avrupa'nın Yahudileri gibi' yanıtını alacaksınız'' diyen Malik, topluma hedefe konulanın bir Müslüman olması halinde sorun çıkmayacağı gibi yanlış bir mesajın yayıldığını söyledi. Malik, sorunun görmezden gelinmemesini istedi.

@ Fitne Fesat Saçan Gazete...

Mehmet Şevket Eygi Bey'in yazısını aşağıda aynen dikkatinize sunuyoruz:

İsmini vermiyorum, maksadım kavga gürültü çıkartmak, polemik yapmak değildir. Bir gazeteden bahsetmek istiyorum. Bu gazetenin, ülkenin çoğunluğunu teşkil eden Müslüman halka karşı zerre kadar saygısı, anlayışı ve merhameti yoktur.

Bu gazete âdil ve dürüst değildir.

Bu gazete medya etiğinin en temel kurallarına bile riayet etmemektedir.

Bu gazete, ilkel bir zihniyetle, herhangi bir Müslüman çirkin bir iş işleyince, ayıp bir şey yapınca onu bütün Müslümanlara ve İslâm"a yamamaya çalışmaktadır.

Bu gazete, İslâm"ın ve Müslümanların agresif düşmanıdır.

Bu gazete, her gün doğrudan doğruya veya dolaylı olarak millî ve sosyal barışı ve uzlaşmayı dinamitlemektedir.

Bu gazetenin demokrat zihniyetli olduğu iddiası tamamen yalandır. Diktatör zihniyetlidir, oligarşi taraftarıdır, baskıcı ve tabucudur, faşisttir.

Bu gazete devlet, halk ve ülke olarak Türkiye"nin millî menfaatlerini gözetmemekte; küçük bir egemen azınlığın menfaatlerinin, hâkimiyet ve saltanatının devamı için çalışmaktadır.

Bu gazetenin yayınları hikmete/bilgeliğe, insafa, iz"ana, sağduyuya aykırıdır.

Bu gazete gerektiğinde takiyye yapmakta ve Müslümanmış gibi görünmektedir. Yalandır.

Bu gazete, İslâm"ın temel inançlarına, temel hükümlerine, zarurî kurumlarına saldırmaktadır. Din dilinde bunun adı küfürdür. Küfür, Arapça gerçekleri örtmek, gizlemek mânâsına gelir.

Bu gazete ateist, pozitivist, materyalisttir.

Bu gazete, en bayağı ve kalitesiz şekliyle hedonisttir.

Bu gazete, iffete karşıdır. Müzmin şekilde müstehcenliği teşvik etmekte ve yaymaktadır. Yıllardan beri toplumu çürütmüştür, aile müessesesinin temellerini dinamitlemiştir.

Bu gazete din, inanç, vicdan, inandığı gibi yaşamak hürriyetinin baş düşmanıdır.

Bu gazete İslâm dinini büsbütün yok edemezse de, dinde reform yapıp değiştirmek, bozmak ve tahrif etmek için çalışmaktadır.

Bu gazete Türkiye"ye zarar vermektedir.

Türkiye"de basın hürriyeti vardır. Gazeteler kapatılamaz, onlara sansür uygulanamaz. Lakin Müslüman halk bu gazete karşısında büsbütün çaresiz değildir. Bu konuda neler yapılabilir:

1. İslâm"a ve Müslümanlara karşı olan bu gazeteyi boykot etmek gerekir.

2. Suç işlememek, hakaret etmemek şartıyla seviyeli bir şekilde protesto etmek gerekir.

3. Bu gazetenin tirajının ve tesirinin azalması için bütün meşru/yasal yollardan devamlı ve tesirli şekilde çalışmak gerekir.

4. Bu gazeteye büyük reklâmlar vererek onu besleyen firmaları ve mallarını boykot etmek gerekir,

5. Güçlü hukukçulara başvurarak bu gazeteyi (gerektiği zamanda ve konularda) mahkemeye vermek gerekir.

6. Bu gazeteyi şikâyet etmek gerekir.

Hiçbir gazetenin İslâm dinine ve Müslümanlara düşmanlık etmeye ve saldırmaya hakkı yoktur.

İslâm düşmanı gazetelerin, ülkenin çoğunluktaki Müslüman halkını tehlike ve tehdit olarak göstermesi büyük bir küstahlıktır.

Türkiye Müslümanları devletlerine bağlıdırlar, onu severler ve korurlar. İsmini vermediğim gazetenin Müslümanları devlet düşmanı gibi göstermesi yalandır, iftiradır, hezeyandır. Müslümanlar devletimize değil; kötü düzene, vesayet demokrasisine, dinsizliğe, ahlâksızlığa, sosyal adaletsizliğe, anti-demokratik baskı ve tabulara, zulümlere, haksızlıklara, zorla yabancılaştırılmaya karşıdırlar.

Yakın tarihimizde on milyonlarca Müslüman kardeşimiz ve vatandaşımız kötü medya, kötü eğitim, şeytanî propagandalar yüzünden sersemleştirilmiş, yararına ve zararına olan şeyleri ayırt etmek yeteneğinden mahrum bırakılmıştır. Halkımızın yoğun bir aydınlatılma, uyarılma, kendine getirilme hizmetlerine ihtiyacı vardır.

Bazı gazeteler yıllardan beri küfür şirk, fitne fesat, nifak şikak, fısk fücur, ahlâksızlık faziletsizlik, iffetsizlik, yabancılaştırma, bindiği dalı kesme zehirleri akıtıyor ve maalesef halk yığınları bunlara karşı kendilerini, ülkeyi, devletlerini koruyamıyor. Bu korkunç bir acz değil midir?

Vaktiyle bu memlekette Ermeni ve Rum vatandaşlarımız da günlük gazeteler çıkartıyorlardı. Lakin onlar hiçbir zaman İslâm dinine ve Müslümanlara saldırmıyorlar, hakaret etmiyorlar, ülkedeki barış ve uzlaşmayı dinamitlemiyorlardı.

Zahirde ve yüzeyde Müslüman gibi görünen hiçbir iki kimliklinin Türkiye Müslümanlarına saldırmaya, onları tahkir etmeye, aşağılamaya hakkı yoktur.

Bir medyacının ateist olması, Müslüman halkı tahkir etmesine hak kazandırmaz.

Hiçbir gazetenin halkın siyasî tercihini tahkir etmeye hakkı yoktur. Tenkit edebilir... Adam gibi... Terbiyeli ve edepli bir şekilde...

“Bu halk adam olmaz... Cahiller... Karnını kaşıyanlar...” gibi tabirler küstahlıktır.

Halk yanılıyorsa, bunun suçu ülkenin eğitim sistemine aittir.

Türkiye"nin işleri iyi gitmiyorsa, bunun birinci sorumlusu ve suçlusu ülkeyi demirpençeyle idare eden resmî ideoloji oligarşisine aittir.

Bu memlekette, egemen azınlığın davulculuğunu yapan birtakım gazeteler ve TV"ler müzmin ve devamlı bir şekilde İslâm"a, Müslümanlara, millî kimliğe, mukaddesata, halk çoğunluğunun temel hak ve hürriyetlerine en azgın şekilde saldırabiliyorlarsa bunun suçu Müslüman halka aittir. Öncelikle de o halkın temsilcilerine, başını çekenlere, onlara rehberlik edenlere...

Bir yandan böyle din düşmanı, Müslüman düşmanı medya organlarına boykot uygulanacak; bir yandan da onların yerine güçlü ve tesirli gazeteler, dergiler konulacak. Yekûn olarak yılda milyarlarca dolar toplayan İslâmî kuruluşlar bu hizmeti niçin yapamıyorlar?

Türkiye Müslümanları şunu iyi bilsinler:

Medya meselesini halledemezler, medya konusunda üstün olamazlar ise bu memlekette hiçbir zaman hür, haysiyetli, birinci sınıf vatandaş statüsünde olamayacaklar; bugün olduğu gibi sömürge yerlisi, vesayet demokrasisi vatandaşı, ikinci sınıf vatandaş, zenci ve parya olarak sürüneceklerdir.