6 Şubat 2009 Cuma

@ Türkiye geliyor - 2

Texas'ta 1996 yılında kurulan Stratfor özel istihbarat kuruluşunun dergisinde, derginin kurucusu George Friedman imzasıyla yer alan “Erdoğan'ın Çıkışı ve Türk Devletinin Geleceği” başlıklı yazıda, Erdoğan'ın İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'ten ziyade, Peres'e daha fazla süre tanımakla suçladığı moderatör Washington Post gazetesi köşe yazarı David Ignatius'a öfkelendiği kaydedildi.

Başbakan Erdoğan'ın “Hiçbir şekilde İsrail halkını, Cumhurbaşkanı Peres'i veya Musevi halkını hedef almadım” dediği belirtilen yazıda, buna karşın uluslararası basının, Erdoğan'ın İsrail'in Gazze politikasını eleştirmesine ve salondan çıkmasına yoğunlaştığı ifade edildi.

Derginin makalesinde, Türkiye ile İsrail'in çok yakın müttefikler olduğuna dikkat çekilerek, “Bu ittifak göz önünde bulundurulursa, Gazze'de yaşanan son olaylar Erdoğan'ı zor bir duruma sokmuştur” denildi.

Türkiye'nin zorlu bir jeopolitik bölgede bulunduğu belirtilen makalede, bu konumda izlenebilecek iki yol bulunduğu, bunların “laik soyutlanma politikası” veya “İslamcı enternasyonalizm” olduğu görüşü dile getirildi.

Yazıda, “laik soyutlanma politikası” olarak adlandırılan görüş hakkında, Soğuk Savaş sırasında Türkiye'nin kuzeyden gelen Sovyet tehdidine karşı ABD ve NATO ile ittifak yaptığı, Sovyetler'in de önce Mısır, ardından Suriye ve Irak gibi ülkeleri 1950 ve 1970'lerde etkisi altına aldığı anlatıldı. Mısır'ın
Sovyet etkisi altına girmesiyle Türkiye'nin güney sınırının tehdit altına girdiği savunulan yazıda, Türkiye'nin İsrail ile ilişkisinin böylece doğduğu, iki ülkenin doğu Akdeniz'de ortak çıkarları paylaştığı kaydedildi.

“İslamcı enternasyonalizm” konusunda ise yazıda, Türkiye'nin “Müslüman güç” olarak ikinci bir bakış açısının daha bulunduğu, bu bakış açısının ise İsrail ve ABD ile ilişkileri koparacağı ileri sürüldü. Yazıda, söz konusu ilişkilerin artık eskisi kadar önemli olmadığı, İsrail'in Türkiye'nin ulusal güvenliğinin vazgeçilmez parçası olarak görülmediği ve Türkiye'nin ABD'ye dayanmaktan kurtulduğu, ABD'nin ise Türkiye'ye daha fazla ihtiyaç duyduğu tezine yer verildi.

Dergi, Türkiye'nin gücünü Müslümanları desteklemek üzere genişletebileceğini, Arnavutlar ve Boşnakları desteklerken Balkanlar'a girebileceğini, etkisini Arap rejimlerini şekillendirmek için güneye doğru uzatacağını ve Orta Asya ile zaten yakın bağlarının bulunduğunu kaydetti. Türkiye'nin en sonunda Kuzey Afrika'daki olayları etkileyen bir deniz gücüne de yoğunlaşabileceğini savunan dergi, bu “yayılmacı vizyonu” desteklemek için ordunun da güçlendirilmesinin gerektiği görüşünü dile getirdi.

Stratfor, İslam dünyasında Endonezya, Pakistan, İran ve Mısır'ın yanı sıra kendi komşularının ötesinde nüfuzunu kullanabilecek beş ülkeden biri olan Türkiye'nin dünyanın 17'inci büyük ekonomisi olarak, Suudi Arabistan dahil diğer bütün Müslüman ülkelerden daha büyük bir gayri safi yurt içi hasılaya sahip olduğunu yazdı.

TÜRKİYE'NİN GELECEĞİ

“Türkiye'nin derinden bölünmüş bir toplum olduğunu söylemenin doğru olmayacağı, tam tersine anlaşmazlıkları uzlaştırmayı öğrendiği” ifade edilen yazıda, Başbakan Erdoğan'ın “Türk siyasi yelpazesinin merkezini” temsil ettiği belirtildi.

Dergi, Erdoğan'ın üç gücü dengelemesi gerektiğini belirtirken, bu güçleri, “sıkıntılara karşın sağlam ve sağlıklı kalan bir ekonomi, dış karışıklıklara aşırı derecede müdahil olmak istemeyen ve bunun özellikle de dinsel nedenlere bağlı olmasına karşı çıkan güçlü bir ordu ve Türkiye'yi İslam dünyasının bir parçası ve belki de lideri olarak görmek isteyen İslamcı hareket” olarak saydı.

“Başbakanın aynı anda hem iş dünyasını, hem orduyu, hem de dindar kesimi memnun etmeye çalıştığını” kaydeden Stratfor, “Erdoğan, Gazze'ye saldırarak bu işi daha da zorlaştıran İsrail'e çok kızdı” ifadesine yer verdi.

Dergi, “Davos'taki çıkışın İsrail ile kesin olarak yolları ayırmış görünmesine, ancak aynı zamanda gerçek bir kopma yaratmamasına imkan tanıdığını, böylece Başbakan Erdoğan'ın ince çizgisinde başarıyla yürüdüğünü” belirtti.

Bununla birlikte bölge daha karışık hale geldikçe ve Türkiye güçlendikçe, Türkiye üzerindeki jeopolitik baskının da artacağı ifade edilen makalede, “Buna bir de yayılmacı ideolojiyi, bir Türk İslamcılığını ekleyin, bölgede hemen kuvvetli yeni bir güç ortaya çıkabilir” denildi.

“Bu gücü sınırlayacak tek unsurun Rusya olduğu” belirtilen yazıda, Rusya'nın Gürcistan'a boyun eğdirip kuvvetlerini tekrar Ermenistan'daki Türk sınırına getirmesi durumunda, Türkiye'nin politikalarını Rusya'yı dengeleyecek şekilde yeniden belirleyebileceği görüşü dile getirildi. Yazıda, Rusya'nın nasıl bir dönüş yaptığına bakılmaksızın, “Türkiye'nin gücünün uzun vadede artmasının kaçınılmaz olduğu” vurgulandı.

5 Şubat 2009 Perşembe

@ Türkiye, artık rüzgâra rota veren ülke!

Başbakan Tayyip Erdoğan, Ankara'da düzenlenen aday tanıtım toplantısında yeni dönemin işaretlerini verdi. Başbakan, Türkiye'nin artık akıntıya kapılan ve rüzgara göre yol alan bir ülke olmadığını, aksine rüzgara rota çizen, gerektiğinde fırtınalar estiren bir ülke haline geldiğini söyledi.

Erdoğan, "Türkiye, gündemin arkasına takılıp kalan bir ülke değil gündem belirleyen bir ülkedir. 'Başkaları ne der' diye düşünen değil, 'Türkiye ne der' sorusunu tüm dünyanın zihninde var eden bir ülkedir. Bizim Çanakkale'den aldığımız, Kurtuluş Savaşı'ndan edindiğimiz ruh budur." dedi.

Başbakan Erdoğan, Atatürk Kapalı Spor Salonu'nda Ankara adayları için yapılan tanıtım törenine katıldı. Erdoğan, 'Dünya mazlumlarının gür sesi', 'İşte dünya lideri' sloganlarıyla kürsüye davet edildi. Konuşmasının başında Davos çıkışının ardından yaşanan tartışmalara değinen Erdoğan, Türkiye'nin sıradan bir ülke olmadığını artık bütün dünyanın bilmesi gerektiğini kaydetti. Erdoğan, Davos'ta ortaya koyduğu tavrı eleştirenlere, "Zaman zaman birileri çıkar sağda solda, yazılı görsel medyada birilerinin Türk'ün ve Türkiye'nin dışında avukatlığına soyunabilir. Ama biz diyoruz ki; işte hizmet işte millet." göndermesinde bulundu.

@ Türkiye, ''doğal arabulucu'' dur!

İsrailli Haham Menahem Froman, Ortadoğu'da en acil çözümü gereken sorunun, İsrail-Filistin barışının sağlanması olduğunu belirtip, "İsrail ve Filistin toplumu arasında en doğal arabulucunun Türkiye olduğu kaçınılmaz bir gerçek" dedi.

Haham Froman'a göre, Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Erdoğan, bölge barışını sağlayabilecek tek ikili.

Haham Froman, Hamas ile İsrail tarafı arasında "güven eksikliği" bulunduğunu ifade ederken de bu güveni sağlayacak olan tarafın da Türk hükümeti ve özellikle Başbakan Erdoğan olduğunu vurguladı; "Hamas'ın Türkiye'nin
taleplerini kabul etmesi ihtimali çok yüksektir" diye konuştu.

İsrailli haham, Hamas açısından hahamlarla bir barış anlaşmasına varılması ihtimalini İsrail devleti ile Hamas arasında bir anlaşmaya varmaktan daha kuvvetli görüyor ve bunun için Türkiye'ye, Hamas liderleri ile hahamları Türkiye'de buluşturulması çağrısında bulunuyor.

"Obama'nın ilk gezisi Türkiye'ye olur"

ABD Başkanı Barack Obama'nın ilk yurtdışı seyahatinin Türkiye'ye olacağını tahmin ettiğini de söyleyen Haham Menahem Froman, Türk yetkililerle görüşmek ve onlara önerilerini açıklamak için bugün Türkiye'ye gidiyor.

İki gün süreyle Türkiye'de temaslarda bulunacağını söyleyen Hamam Menahem Froman, ancak, kimlerle görüşmeler yapacağının henüz belli olmadığını da ekledi.

Batı Şeria'da, Kudüs'e yaklaşık 17 kilometre uzaklıktaki bir tepede kurulu olan Tekoa Yahudi yerleşimindeki evinde, AA muhabirinin sorularını cevaplandıran Haham Menahem Froman, bölge ve Ortadoğu barışında Türkiye'ye büyük rol çizdi ve Erdoğan'ın son söylediklerine kızmak yerine, bundan iyi bir sonuç çıkarıp, barış için yararlanmanın yoluna bakmak gerektiğini ifade etti.

Hamas liderleriyle ilişkiler...

1945 doğumlu Haham Froman, İsrail ve Filistinliler arasında bir barışın mümkün olacağına bütün kalbiyle inanıyor.

Geçmişte, Hamas örgütünün önde gelen liderlerinden Mahmud Zahar ve Şeyh Ahmed Yasin ile "tanışıklığı ve görüşmüşlüğü" olduğunu söylüyor. Haham, Mahmud Zahar'ı Ramle'de cezaevinde iken ziyarete etmiş.

Sonra Netanyahu döneminde serbest bırakıldığında da Zahar'ın daveti üzerine, 15 yıl kadar önce de Gazze'de ziyaretine gittiğini söyledi.

"Niye" sorusuna karşı da "Hayatımın başından beri hayatın, barışın ne olduğunu düşünüyorum. Barışın anlamı, hayatla bütünleşebilmektir. Biz Yahudiler olarak bu ülkeye geldik. Burada Araplar da var. Hepimizin arasında iyiler var, kötüler var. Önemli olan, insanın önce kendisiyle, sonra hayatın gerçekleriyle barışık olması; yapabileceği iyi şeyleri elinden geldiğince yapması... Şeyh Ahmed Yasin ile de görüştüm. Şeyh Yasin bana 'Sen ve ben, beş dakikada barış yapabiliriz. Çünkü ikimiz de dindarız... Çünkü ikimiz de patronun Allah olduğunu, toprak için kavga etmenin anlamsızlığını kabul ediyoruz' dedi. Niye onlarla görüştüm. Barış neredeyse ben oraya gitmeye hazırım" şeklinde cevap verdi.

Haham Menahem Froman'ın Filistinliler'in efsanevi lideri Yaser Arafat ile de sıcak bir dostluğu olmuş. Hatta, Arafat'la görüşmelerinden birine eşini de götürmüş. O sırada yanlarında olan birinin, Arafat'a, hahamın kızının bir hafta sonra evleneceğini söylediğinde, Arafat, Froman'a, eşine, kızıyla müstakbel damadı için hediyeler vermiş.

Hahamlarla barış daha kolay

"Pek çok kimse bilmez ama, Arafat dindar bir adamdı ve bana 'Benim için inanan bir müslüman olmak, Filistin Devlet Başkanı olmaktan daha önemlidir' dedi" diye konuşan Froman, din olgusunun Hamas ile barışın sağlanmasında temel taş olabileceğini savunup şöyle devam etti:

"Hamas ile hahamların bir barış yapması, Hamas ile İsrail devletinin barış yapmasından daha kolay" diyen Haham, bir yıl kadar önce, Batı Şeria'daki Filistin kentlerinden El Halilli gazeteci Halid Amayre ile bir barış anlaşması taslağı kaleme almış. Söz konusu taslak, Haham Froman tarafından İsrail hükümetine, Amayre de tarafından da Hamas'a verilmiş.

Din temeline dayalı; kaçırılan İsrailli asker Gilad Şalit'in serbest bırakılması dahil, tüm sorunları çözecek, bir ateşkes sağlayacak bir anlaşma taslağı olduğunu savunan Haham Froman'a göre, İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, kendisine "Onlar (Hamas) imzalarsa, ben de imzalarım" yanıtını vermiş. Taslağı alan Hamas'ın Şam'daki Siyasi Büro Şefi Halid Meşal'dan de aynı yanıt gelmiş: "Onlar (İsrail) imzzalarsa ben de imzalarım."

"Güven eksikliğini Erdoğan giderir"

Neden bu anlaşmanın gerçekleşmediği sorusu üzerine Haham, "Ortada bir güven eksikliği var. Bu güveni sağlayacak olan da Türk hükümeti ve başta Başbakan Erdoğan'dır" dedi.

Türkiye'nin halkının büyük çoğunluğu Müslüman bir ülke olduğunu, Yahudilerle iyi ilişkileri bulunduğunu ve doğal olarak Filistin ve diğer Arap ülkeleri ile de ilişkilerinin iyi olduğunu söyleyen Haham Froman, Türkiye'nin Hamas'la iyi ilişkiler içinde bulunduğunu belirtip, "İki toplum arasında en doğal arabulucunun Türkiye olması kaçınılmaz" diye konuştu.

"Hamas'ın, Türkiye'den bu yönde gelecek bir talebi kabul etmesi ihtimalinin çok yüksek olduğunu" vurgulayan Haham Froman, böyle bir barış sağlandığı takdirde "Bu, Türk halkının, Türk hükümetinin İsrail halkına yapacağı
en büyük katkılardan biri olacaktır" dedi.

Froman, son gelişmeler nedeniyle televizyonlardaki haberlere bakıp Erdoğan'a öfke duyulabileceğini, ancak inanan bir insanın bu durumdan nasıl iyi bir sonuç çıkarılacağının muhasebesini yapacağını anlattı.

Froman, İslam ile Batı dünyası arasında yaşanan olumsuzluklara da dikkati çekerek, bu gerginliğin ABD'nin yeni Başkanı Barack Obama ve Türkiye ile birlikte giderilebileceğini de savundu.

İsralli hahama göre, Ortadoğu bölgesinde en acil sorun Filistin sorununun çözülmesi ve taraflar arasında bir anlaşma yapılıp bölgeye barış getirilmesi. "Şu konuştuğumuz sıralarda bile Gazze Şeridi'nden roketler atılıp, İsrail de o tarafa yeni bir saldırı düzenliyor olabilir" diyen Froman, bu barışın sağlanmasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Erdoğan'a büyük görev düştüğü kanısında...

"Gül ile Erdoğan barışı sağlayacak ikilidir. Onları arabuluculuğa soyundurmak gerekir" diyen Haham, Türkiye'den, Hamas'la dini temelde bir barış anlaşması yapabilecek hahamları da bir araya getirmesini istedi.

Haham, "Şayet Türk hükümeti aracılığıyla Hamas ve hahamlar arasında bir anlaşma imzalanırsa, bundan Obama da, (Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas) Sarkozy de, (Ortadoğu dörtlüsünün özel temsilcisi Tony) Blair de çok hoşlanacaktır. Tüm diğer ülkeler de sevecektir. İsrail de Obama'nın sevdiğini sevecektir kuşkusuz" dedi.

@ Gül, Suud Meclisi'nde İslam dünyasını birlikte hareket etmeye çağırdı...

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Suudi Şûra Meclisi'nde konuşan ilk Müslüman ülke lideri oldu. Kral Abdullah bin Abdülaziz'in davetlisi olarak Suudi Arabistan'da bulunan Gül, iki ülkenin başta Ortadoğu olmak üzere uluslararası meseleler karşısında gösterdiği ortak tutuma dikkat çekti.

Cumhurbaşkanı, şûra üyelerinin büyük ilgi gösterdiği dünkü konuşmasında, "bölünmenin, Filistin bağımsız devletinin temeline konulmuş en büyük dinamit olduğunu" belirtti. İslam dünyasının birleşmesi gibi büyük meseleler olduğunda birlikte hareket etme şuurunun gösterilmesine vurgu yapan Gül, "Bütün bu acılardan sonra bunu gerçekleştireceğiz." dedi. Bazı "aşırıcıların" eylemlerinin İslamofobi'ye yol açtığına da işaret eden Cumhurbaşkanı Gül, bu duruma karşı ortak mücadele edilmesi gerektiğini kaydetti.

Dinler ve medeniyetler arası diyaloğun önemini de anlatan Gül, iki ülkenin bu konudaki gayretlerini övdü. Riyad'a, bu konuda beraber çalışma te klifinde bulundu. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Şûra Meclisi'ndeki hitabında burada konuşan ilk Müslüman ülke lideri olmaktan duyduğu onuru dile getirdi. İki ülke arasında her alanda gelişen ilişkilerin, bağları daha da kuvvetlendirmekte olduğunu kaydeden Gül, bunda Suudi Kralı Abdullah'ın payının çok büyük olduğunu aktardı. Kralın Türkiye'ye gerçekleştirdiği ziyaretlerin ilişkilere yeni bir yön verdiğini ve ivme kazandırdığını hatırlatan Gül, "Kralın bir ülkeyi üst üste iki yıl içinde (2006-2007) ziyaret ettiği nadirdir. Bu, Türkiye'ye gösterdiği ilginin emaresidir." ifadelerini kullandı.

4 Şubat 2009 Çarşamba

@ ''Halife seçelim!''

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Davos’taki çıkışına ilişkin yorumlar dünya basınında yer almaya devam ediyor. Lübnan’da yayınlanan Dar ül Hayat gazetesindeki bir yazıda "Osmanlı dirilsin, Erdoğan’ı halife seçelim" dileği dile getirilirken ABD’den Wall Street Journal, "Erdoğan, Peres’e mecazi ayakkabı fırlatarak Türk misafirperverliğine leke düşürdü" diye yazdı.

LÜBNAN’da İngilizce de yayınlanan Dar ül Hayat gazetesinde çıkan bir yazıda "Osmanlı geri gelsin, Erdoğan’ı da halife olarak seçelim" dileğinde bulunuldu. Gazetede Cihad el Hazin tarafından kaleme alınan yazıda Erdoğan’ın Davos’ta İsrail’in "şarlatan" Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e gösterdiği tepkinin Müslümanlar için övünç kaynağı olduğu belirtilerek şu görüşlere yer verildi:

"Davos’ta her yıl karşılaştığım bir Arap işadamı, Erdoğan’ın terk ettiği panelin ardından bana şöyle dedi: Türk Başbakanı beni bir Müslüman olarak gururlandırdı ama bir Arap olarak da utandırdı. Olayın ardından görüşümü soran Türk televizyonuna söylediğimi tekrar etmek istiyorum. Bir Arap olarak Erdoğan’ı selamlıyorum. Osmanlı devletinin geri gelmesini ve Erdoğan’ı halife seçmeyi çok isterdim. Teşekkürler Erdoğan."

Yazıda ayrıca Peres’in kendini savunmak için sorduğu "İstanbul’a füze atsalar ne yapardınız" sorusunun "iğrenç bir zihnin ürünü" olduğu belirtilerek "Türkiye 41 yıldır nereyi işgal etmiş ki oradan füze atılacak" denildi.

Türkiye’nin itibarını lekeledi

ABD’nin etkili finans gazetelerinden Wall Street Journal ise Erdoğan’ın Peres’e mecazi ayakkabı fırlattığını ve "dostlarının kim olduğunu unuttuğunu" iddia ederek şunları yazdı: "Türk Başbakanı, geçen hafta Davos’ta sahneyi hışımla terk etmeden önce Şimon Peres’e mecazi bir ayakkabı attı. Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı’na ’yaşlı’ ve ’yalancı’ diyerek birdenbire patlaması, misafirperverliği ve toleransı ile tanınan Türkiye’nin itibarını lekeledi. Erdoğan, sakinleştiğinde kendi kendini biraz gözden geçirirse yerinde olur."

Time dergisi de "Türk siyasetçi, Arapların son kahramanı mı oldu?" başlığıyla yayınladığı makalede, Arap dünyasının önce Hizbullah lideri Nasrallah’ı, daha sonra da İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ı kahraman olarak gördüğünü, Erdoğan’ın Davos’taki çıkışıyla, son kahraman olarak ortaya çıktığı belirtildi.

3 Şubat 2009 Salı

@ Mun:''Ortadoğu'da liderliğinize ihtiyaç var!''


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, BM Genel Sekreteri Ban-Ki Mun ile bir telefon görüşmesi yaptı.

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, BM Genel Sekreteri Ban, akşam saatlerinde Başbakan Erdoğan'ı telefonla aradı.

Davos'taki toplantıdan sonra görüşme fırsatı bulamadıklarını ifade eden BM Genel Sekreteri Ban, ''şimdi bizzat arayarak, yaşananlardan duyduğu üzüntüyü belirtmek istediğini'' söyledi.

Erdoğan'a, ''Haksız ve adaletsiz bir yönetimle kendinizi ifade etmenize izin verilmedi'' diyen Ban, ''ancak daha önemli belirtmek istediğim konu şudur; Orta Doğu'nun çok meşekatli ve sıkıntılı bir süreçten geçtiğini biliyorsunuz. Bu bölgenin, liderliğinize, ara buluculuk misyonunuza inisiyatif kullanmanıza ihtiyacı var'' ifadesini kullandı.

Başbakan Erdoğan, ''barış için Türkiye'nin üzerime düşen her türlü görevi yapmaya hazırız olduğu'' karşılığını verdi.

Ban-Ki Mun, Erdoğan'a, ''inisiyatif alışı ve liderliğine güvendiğini'' belirterek, ''Lütfen temas halinde olalım. Orta Doğu'nun buna ihtiyacı var'' dedi.

2 Şubat 2009 Pazartesi

@ İngilizler Darwin'e inanmıyor!

İngiltere'de yapılan bir araştırma, İngilizlerin sadece yüzde 25'inin Charles Darwin'in evrim teorisine inandıklarını ortaya çıkardı.

Araştırma, The Rescuing Darwin (Darwin'i Kurtarma) kurumu tarafından 2 bin 60 kişide yapıldı. Ünlü İngiliz bilim adamı Charles Darwin'in 200.'cü doğum yıl dönümüne denk getirilen araştırmaya göre, yüzde 10'luk bir kesim dünyanın 10 bin yıl önce yaratıldığına inanıyor.

The Rescuing Darwin, halkın yüzde 25'lik kesiminin bu teoriyi "kesinlikle doğru" bulduğunu, yüzde 20'lik bir kısmının ise "doğru olabilir" diye düşündüğünü, ancak yarısından çoğunun da teoriye inanmadığını duyurdu.

Darwin'in 200.doğum yıl dönümü dolayısıyla İngiltere ve Avrupa'da çok sayıda kültürel etkinlik düzenlenecek. Almanya'nın Dortmund kentinde yapılacak bir seminerde ise ilk kez farklı görüşlerde bilim adamları bir araya gelecek ve evrim teorisini tartışacak.

Bu yıl içinde çıkacak olan 'Darwin'in Kutsal Gayesi' isimli kitapta, Darwin'i teorisini geliştirmeye yöneltenin köleciliğine ve ırkçılığa karşı duyduğu nefret olduğu ileri sürülmüştü.

1 Şubat 2009 Pazar

@ Atatürk'ün Filistin için tarihi sözleri...

Erdoğan’ın Davos’taki çıkışı bazı çevreler tarafından eleştirilirken, Ulu Önder Atatürk’ün Filistin konusunda çok daha sert bir tavır takındığı ortaya çıktı. İşte Atatürk’ün Meclis’teki o tarihi konuşması...

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Davos'taki Gazze çıkışının yankıları sürerken tarihi bir gerçek gün ışığına çıktı. Erdoğan Dünya Ekonomi Forumu’ndaki sözlerini sert bulanlara karşı dün bir açıklama yaparak Atatürk'ün Çanakkele Savaşı’nda askerlerine söylediği 'Size ölmeyi emrediyorum' emrini örnek gösterdi.

Ancak tarihi belgeler Atatürk'ün, Erdoğan'ın sözlerinden çok daha sert bir Filistin açıklaması yaptığını ortaya koydu.

Ulu önder’in TBMM’de yaptığı konuşmasında "Filistin için kanımıza dökmeye hazırız' sözleri kayıtlara geçti.
Bombay Cronicle Dergisi’nin Hakimiyet-i Milliye Gazetesi'nden alıntılayarak 27 Temmuz 1937 yılında bu açıklamaları yayınladı. Ulu Önder, Filistin'de yaşayan Araplara yapılacak her hangi bir fenalığa Türklerin tahammül edemeyeceğini tüm dünyaya ilan ediyor. "Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez" diyen Atatürk tarihi açıklamasını şöyle sürdürüyor:

"Biz vakıa birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet'in mukaddes yerlerini Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzu altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz.”

Allah’ın izniyle kuvvetliyiz

Şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyete lakayt kalmakla ittiham edildiklerini vurgulayan Atatürk konuşmasında şunları belirtti: Fakat bu ittihamlara rağmen Peygamberin son arzusunu, yani mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahattin'in idaresi altında, uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hakimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün Allah'ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa'nın bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur."

27 Ocak 2009 Salı

@ Çince'yi boşverin, Türkçe öğrenin!

Dünyaca ünlü stratejist George Friedman: "Çince'yi boşverin, Türkçe, Japonca ve Meksikalılar'ın dilini öğrenin"

ABD'nin önde gelen düşünce kuruluşlarından, CIA'ye yakınlığı nedeniyle 'Gölge CIA' olarak da tanınan 'Stratfor'un sahibi, ünlü stratejist George Friedman, önümüzdeki yüzyılın sonlarında Çin ve Rusya gibi ülkelerin gerileyip yerlerini Türkiye, Japonya, Meksika ve Polonya gibi yeni dünya güçlerine bırakacağını öne sürdü.

Friedman, 'Next 100 Years: A Forecast for the 21'st Century' (Önümüzdeki 100 Yıl: 21'inci Yüzyıl İçin Öngörüler) adlı yeni yayınlanan kitabında, Rusya ve Çin gibi güçler için önümüzdeki yüzyılda endişelenmeye gerek olmadığını, bu ülkelerin komünizme benzer çöküş yaşayacağını yazdı.

Yazısını 'Rusça veya Çince'yi bırakın, Türkçe, Japonca, Polonya ve Meksika dillerini öğrenmeye bakın" diyerek sürdüren Friedman, "ABD'nin başlıca odak noktası olan İslami militanlarla savaşa gelince, o da tarihin derinliklerinde kalacak" dedi.

Friedman'ın kitabına yer veren The Washington Post'a göre, bütün bu öngörülerinin Rusya'nın yeniden uyandığı, Çin'in ekonomik patlama yaşadığı ve aşırı İslamcılara karşı savaşın kontrolden çıkmış halde tırmandığı dönemde saçma görünebilecek. Tersini savunan Friedman, bütün bu verilerin 21'inci Yüzyıl'ın sadece başını tanımladığını kendisinin 21'inci Yüzyıl'ın sonlarına ışık tuttuğunu belirtti.

Friedman, kitabında doğum oranlarının düşüp uzun hayat beklentilerinin artması nedeniyle 1970-90 yıllarında doğanların yaşlarının ileri dönemlerinde mali krizle karşı karşıya kalacaklarını ileri sürdü. Bunun da ABD gibi ülkelerin iş gücüne ihtiyaç duyacağı anlamına geldiğini belirten Friedman, "Göçmenleri sınırdan çeviriyoruz. Oysa bir süre sonra onları ülkemize çekmek için teşvikler dağıtacağız" diye yazıyor.

ABD'nin hemen yanıbaşında bulunması ve hızla artan işgücü nedeniyle ABD'nin ulusal çıkarları açısından tehdit oluşturacağını savunan Friedman, giderek güçlenen ve saldırganlaşan Meksika ile ABD arasında ciddi çatışmalar çıkabileceğini savundu.

"TÜRKİYE İLE ABD SAVAŞABİLİR"

Friedman, Türkiye ile Japonya'ya dair iddialar ortaya attı. Friedman önümüzdeki yüzyılın sonlarına doğru çıkabilecek savaşın ABD ile Türkiye-Japonya ittifakı arasında olacağını öne sürerek şu iddialara yer verdi: "Bu savaş bugüne kadar var olan klasik silahlarla yapılan savaşlardan tamamen farklı olacak. Yani bugünden bir tür bilim kurgu gibi görünen bir savaş yaşanacak."

Friedman'a göre 21'inci Yüzyıl'ın gidişatını bu savaşın sonucu belirleyecek. Ancak o döneme kadar, yani yüzyılın sonlarına kadar ABD başlıca egemen güç olmaya devam edecek.

PENTAGON'A DANIŞMANLIK YAPIYOR

Stratfor ya da 'Gölge CIA' 1996'da, Teksas'ın Austin kentinde kurulan özel bir istihbarat kurumu. Başında ünlü stratejist ve siyaset bilimci George Friedman bulunuyor. Friedman aynı zamanda 'Amerika'nın Gizli Savaşı', 'Savaşların Geleceği' gibi best-seller kitapların yazarı. Türkiye'deki son gelişmelerle ilgili olarak, George Friedman tarafından kaleme alınan analizi 'Türkiye-Yeni Osmanlıcılık' ve yeni ABD yaklaşımı konusunda ilginç bir çalışma olarak nitelenmişti.Friedman ve başında bulunduğu Stratfor, Pentagon'a da danışmanlık yapıyor. 70 kişinin çalıştığı kurumda soyadlar pek bilinmiyor. Eski istihbaratçı olan çalışanlar arasında yer alan eski Rus ajan sadece 'Viktor' olarak biliniyor. Kuruluşun sitesi ise, yayınladığı analiz ve verdiği haberlerle dikkat çekmişti. En çarpıcı örneği ise NATO'nun eski Yugoslavya'ya yönelik operasyonu sırasında yaşanmıştı. Belgrad'taki Çin Büyükelçiliği'nin bombalanmasını ilk haber veren Stratford olmuştu. Daha sonra Çin Büyükelçiliği'nin bombalanmasının bir hata olmadığını, söylendiği gibi pilotlara yanlış harita verildiği için değil, bombanın, Çin'in Sırplar'a verdiği desteğe bir karşılık olarak atıldığını da yine Stratfor açıklamıştı. Srtatfor'un, Asya'da 1997'de bir krizin yaşanacağını da ABD yönetimine çok önceden bildiren ilk kurum olmuştu.

26 Ocak 2009 Pazartesi

@ Evanjeliklerden Huccetiyecilere

Mustafa Özcan'ın aynı başlıklı makalesini aşağıda okuyabilirsiniz:

Bush ile Ahmedinejad kimi zaman uslupları benzer ve ideolojileri ayrı zıt ikizlere benzetilmiştir. Bush gitti geride Nejad kaldı. Sadece giden Bush mu? Evanjelikler de arkasından yalnız ve sahipsiz kaldı. Buna mukabil, Nejad dimdik ayakta olduğu gibi yaslandığı dini kitle ve anlayış da canlı varlığını muhafaza ediyor. Yeni dönemle birlikte Bush'un gitmesiyle Evanjelikler olarak anılan tebşirciler, müjdeciler veya İncilcilerin de Obama ile birlikte siyaset üzerindeki etkileri kalmadı denemezse bile zayıfladı. Evanjelikler olayları tahrik ederek ve hızlandırarak olayların üzerinden Mesih'in nüzülünü veya ikinci gelişini beklerler, çabuklaştırmaya çalışırlar.

Kimileri onların felsefesini 'kıyamet için Allah'ın elini hızlandırmak' şeklinde özetler. Bunların felsefesi Grace Hallsell'in 'Forcing God's Hand (Allah'ın elini kıyamete zorlamak)' kitabında değindiği gibi ahir zaman ve kıyamet sürecini ve dilimini hızlandırmak için komplo ve kışkırtmalar da dahil her türlü çılgınlığı irtikap ederek; çılgınlıklar üzerinden ikinci Mesih dönemine ulaşmayı sağlamak ve temin etmektir. Bush'la birlikte bunların rüzgarları soldu ve etkileri kırıldı. Kimileri, Bush ile Nejad arasında ideolojik farklılıktan ama uslup birliğinden bahsederler. Bu durumda dini anlayış olarak da tersinden bir beraberlik veya benzerlik söz konusu mu? Evet. Ahmedinejad da İran'da dini bir grupla veya cereyanla anılmaktadır. Bunlar da Huccetiyeciler yani Mehdiciler olarak bilinirler. Mehdi gelmeden alemin sukun bulmayacağını ve Mehdi geldikten sonra da her şeyin süt liman olacağını söyler ve buna kuvvetli bir biçimde inanırlar. Elbette Mehdi algısı veya beklentisi genelde hem İranlılar ve hem de diğer ülke müslümanları arasında müşterek bir unsur ve inanç olmasına rağmen Huccetiyecilerin anlayışı biraz daha özeldir. Vurguları biraz daha yoğun ve fazladır. Diğerlerinden bu açıdan ayrılırlar.

Hıristiyanlar arasında Vatikan gibi kurumsallığa önem verenler bağlamında aynı şekilde İslam dünyasında da Bediüzzaman'ın ifadesiyle şahs-ı manevi yani kolektif hizmete ağırlık verenler vardır ve bunlar Mehdi meselesini inkar etmemekle birlikte onu bir ferd-i ferid veya ferdi yekta olarak görmezler ve bir bütün içinde değerlendirirler ve cerayanın içinde bir temsilci olarak görmeyi yeğlerler. Bununla birlikte hem Bediüzzaman hem de Ahmedinejad Mehdi'ye zemin hazırlamak tabirlerini kullanırlar.

*

Bediüzzaman 'Mehdi bizi işbaşında görsün' derken Ahmedinejad da ona zemin hazırlamaktan bahseder. Bu zemin hazırlamak nasıl bir şeydir? Bu noktada kimileri İsrail üzerinden Evanjeliklerin yapmak istediğini İran'da da Huccetiyecilerin veya Nejad'ın Filistin üzerinden yapmak istediğini iddia ederler. Amir Taheri'nin bazı İranlı blogculara atfettiği Barak Hüseyin Obama'nın Mehdi'nin müjdecisi ve habercisi olduğu yönündeki değerlendirmelere benzer şekilde Eh Ahram gazetesinden Muhammed Said Abdulmümin, Amir Taheri gibi, İranlı yazarlara gönderme yaptığı yazısında Huccetiyecilerin veya İran'da kimi grupların Mehdi'nin zuhurunu hızlandırmak için Filistin ve Gazze meselesine yön verdiklerini ileri sürmektedir. Evanjelikler kıyameti hızlandırmak için Yahudileri Filistinliler ve Müslümanlar üzerine kışkırtırken ve Bush gibi başkanları da bu hususta seferber ederken öbür taraftan da İran'da zıt benzer kutup ve grupların Filistinliler üzerinden olayları hızlandırmak istedikleri varsayılmaktadır. Bush'la birlikte Evanjelikler geri plana düşerken Gazze olaylarıyla birlikte İran'daki izdüşüm olarak anılan grup önplana çıkıyor.

İranlı yazarlardan Ahmet Zeyd Abadi, İran yönetiminde Huccetiyecilere yakın olan isimlerden Gulam Ali Recai gibilerin Gazze meselesine bu doğrultuda yaklaştıklarını ifade ediyor ( İran ve't teamur ale'l kadiyyeti Filistiniyye, 22 Ocak, 2009). Gazze olayları bağlamında İran'da Huccetiyecilere karşı olan ve gerçek manada Ahbarilik karşıtı Usuli damarı temsil eden reformcu veya modernist kanadın yayın organı Karkazeren, Gazze münasebetiyle Hamas'ı eleştirdiği için kapatıldı. Ahmet Zeyd Abadi, İran'daki bu kavgayı da Mehdi meselesiyle ilgili iki farklı kanat arasındaki kavganın uzantı ve türevlerinden birisi olarak görme eğiliminde. Hatta yine Muc dergisinde yayınlanan aynı meseleye dair bir karikatür nedeniyle Hatemi hükümeti savrulurken Devrim Lideri Hamaney'in araya girmesiyle mesele yatıştırılmış ve bu hükümet krizi yaşanmasının önüne geçilmiştir. Realist veya ıslahçı kanadı temsil eden Alburz Mahmudi gibi isimler daha açık bir şekilde Huccetiye çizgisini eleştirerek bu akımın suları bulandırdıktan sonra Mehdi'nin zuhuruyla yeniden suların berraklaşmasını beklediğini ileri sürmektedir. İlginçtir, gerçekten de Evanjeliklerle Huccetiyeciler arasında bu tarz bir benzerlik bulunmaktadır. Pat Robertson adlı televaiz ve evanjelik guru, Şaron'un bitkisel hayata girmesini Allah'ın vaat ettiği Gazze Şeridi'nden çekilmesine bağlamıştı. Ona göre orada ölen yiten, giden çoluk çocuğun hiç hükmü yok. Hamas da meseleyi tamamen dini bir mesele olarak görüyor ve bu bağlamda mücadele ettiklerini vurguluyor. Dini liberalizmi temsil eden Katar Şeriat Fakültesi eski Dekanı Abdulhamid Ansari ise ideolojik gözlükle bakanlar için sivil kayıpların hiç önemi olmadığını ve onların tamamen ideolojik bağlama angaje olduklarını ve bu meseleye bağlamda yoğunlaştıklarını söylüyor. Galiba mesele çok boyutlu olduğu kadar çok karmaşık da. Her şey iç içe. Şüphesiz ideolojik haklılığı perçinleyen hususlardan birisi de insani boyutun ve insani prensiplerin güçlü olmasıdır. Gazze saldırılarında İsrail'i zayıf düşüren işte bu boyutun eksikliği olmuştur. Bundan dolayı kimi Hıristiyanlar bile bu canavarlığın Deccalizmin izdüşümü olduğunu söylemiştir.

8 Ocak 2009 Perşembe

@ Arabulucu Türkiye olsun!

Bir Fransız diplomat, Fransa’nın haftalık haber dergilerinden Le Nouvel Observateur’e yaptığı açıklamada Hamas’ın İsrail’le yaşanan çatışmanın çözümünde Türkiye’nin arabuluculuğundan ve Gazze’den İsrail’e geçiş bölgesine bir Türk gözlemci gücü yerleştirilmesinden yana olduğunu söyledi.

Fransız Dışişleri Bakanlığı Kuzey Afrika ve Ortadoğu Dairesi Eski Müdürü Yves Aubin De La Messuziere, derginin perşembe günü piyasaya çıkacak sayısında yayınlanacak açıklamasında, Hamas’ın gözünde arabuluculuk için en saygın ülkenin Türkiye olduğunu ifade etti.

Hamas ile kurduğu temaslarıyla tanınan Fransız diplomat, Hamas içindeki bazı isimlerin Türkiye’nin Gazze’den İsrail’e geçiş noktalarına bir gözlemci güç gönderme olasılığını değerlendirdiklerini belirtti.

Fransız diplomat, İsrail saldırısının başlangıcında Hüsnü Mübarek’in Hamas’a yönelik şiddetli sözleri nedeniyle Mısır’ın Filistin islami hareketi gözünde saygınlığını yitirdiğini de savundu.

Fransız diplomata göre potansiyel arabulucular arasında Katar da bulunuyor ancak Mısır gibi Arap Birliği üyesi olan bu ülkenin Kahire’nin Arap dünyasında konuyla ilgili lider rolü oynamaktan vazgeçmeyecek olması nedeniyle pek şansı bulunmuyor.

6 Ocak 2009 Salı

@ Sınırlar kaldırılsın!

Eskiden tek bir devlettik. Aramızda sınır filan yoktu. Bu sınırları aramıza dış güçler koydu. Şimdi bu sınırlar ancak bayramlarda açılıyor. Bu sınırların hep açık olması için, 365 günün bayram olmasını istiyoruz!..’
Bu sözler Suriye Baş Müftüsü Dr. Ahmed Bedrettin Hassun’a ait. Türkiye’den giden kalabalık bir gazeteci ve akademisyen grubuna hitaben, yaptığı konuşmasına böyle başladı. Dr. Hassun sempatik tavırları ve güçlü hitabet kabiliyeti ile, insanları derhal etkileyebiliyor. Paris Sorbonne’dan diplomalı. Ama esas önemli olan söyledikleri. “Aramıza sınır koyan güçler, şimdi yeniden ülkelerimizi parçalayıp taksim etmek istiyorlar. Tıpkı halen Irak’ta yapmakta oldukları gibi. Irak’ta Sünni, Şii, Kürt, Keldani ve Türkmen diye halkın arasına nifak sokup bölüyorlar. Daha önce aynı oyunu Lübnan’da da oynadı malum güçler. Aman dikkatli olalım, birliğimizi ve kimliğimiz muhafaza edelim. Dış güçlerin tekrar topraklarımızı taksim etmesine fırsat vermeyelim” Suriye Baş Müftüsü, yakın tarihimizle ilgili olarak o kadar önemli noktalara işaret ediyor ki. Öyle hayati ikazlarda bulunuyor ki, “Son yüzyılda yaşanan bütün acıları, felaketleri bir film şeridi gibi hemen gözlerimizin önünden geçiriveriyor sanki.”

Bu kaçıncı taksim? Bu kaçıncı işgal ve mezalim? Dr. Ahmed Hassun, aramızda sınır yoktu derken; İngiltere ile Fransa’nın, Osmanlı hakimiyetindeki Arap topraklarını kendi aralarında taksim etmek için yaptıkları Sykes-Picot Anlaşmasının öncesini hatırlatıyor. 1916’da yapılan bu gizli anlaşma, İngiliz diplomat Mark Sykes ve Fransız George Picot’un adlarıyla anılıyor. Anlaşma ile Suriye ve Lübnan toprakları Fransa’ya, Ürdün, Irak ve Filistin toprakları da İngiltere’ye taksim ediliyor. Mahut anlaşmanın detaylarını burada vermek mümkün olmayacağı için, siyasi tarih kitaplarına başvurmak gerekir. Sadece şunu belirtelim ki, taksimat bu anlaşma ile sınırlı kalmamış. ‘Parçala ve hükmet’ taktiği, emperyalist güçlerce hep uygulanmaya devam etmiştir. Tek ve bağımsız bir Arap Devleti kurmak vaadiyle kandırılıp kışkırtılan Araplara, bağımsızlık filan vermek şöyle dursun; onları bir daha rahat ve huzur yüzü göremeyecek şekilde, hem kendi aralarında çatıştırdılar, hem de burunlarının dibine taşıdıkları yeni bir düşmanla hiç bitmeyecek bir savaşın içine soktular!.. Netice olarak bugün irili ufaklı 22 tane Arap kimlikli devlet var bölgede. Filistin de bağımsızlığına kavuşursa bu sayı 23 olacak. Ama bu bağımsızlığı olabildiğince geciktirmek ve kurulacak devleti prematüre hale getirmek için, daha şimdiden Filistin halkı da fena halde bölünmüş durumda. Bir tarafa destek verilir gibi yapılıyor, öbür taraf ise açlık ve sefalet içinde kıvrandırılıyor.

Birinci Dünya savaşından sonra, Arap topraklarında kurulan İngiliz ve Fransız Manda Yönetimleri, parçalama ve taksimatı sürdürerek bölgede tutunmaya çalıştılar. Daha 1920 yılında Lübnan Suriye’den koparılmıştı. Bugünkü Suriye toprakları üzerinde de Şam ve Halep merkezli devletçikler ile Lazkiye ve çevresinde de bir Dürzi hükümeti kurdurulmuştu. Ülkede yekpare bir yönetimden bahsetmek mümkün değildi. Bu durum, 1921 den itibaren Fransız Manda Yönetimi’ne karşı başlayan mücadelenin, 1946 yılında bağımsızlığın kazanılmasıyla noktalanmasına kadar devam edecektir. Lübnan’ın bugünkü durumu da malum. 1975 -1990 arasında devam eden korkunç iç savaşın yakıp yıktığı ülke, yaralarını daha yeni yeni sarmış iken, şimdi yeni bir tehlikenin eşiğinde dolaşıyor. Eski Başbakan Refik Hariri’nin bir suikast sonucu öldürülmesi, ülkedeki bütün dengeleri alt üst etti. Lübnan’daki iç savaşın önüne geçmek üzere, Arap Birliği’nin kararı ile daha önce Lübnan’a gönderilmiş olan Suriye askerleri, bu suikastten sonra Amerika’nın başını çektiği lobinin baskıları sonucu, BM Güvenlik Konseyi Kararı ile bu ülkeden geri çekildi.

Lübnan’daki suikast ve siyasi çekişmelerden ötürü, ABD ve Avrupa Birliği, uzun müddet Suriye’ye karşı şiddetli bir baskı politikası uyguladı. Suriye’nin politik olarak uluslar arası camiadan tecrit edilme planları, Türkiye’nin gayretleri sayesinde başarısızlığa uğradı. Lübnan nüfus ve yönetim biçimi ile Orta Doğu’da tam bir mozaik tablosunu yansıtıyor. Anayasal statüye göre, Cumhurbaşkanının Maruni Hıristiyan, Meclis Başkanının Şii Müslüman, Başbakanın Sünni Müslüman, Genelkurmay Başkanının Maruni Hıristiyan olması gerekiyor. Daha önce İsrail işgaline karşı direniş mücadelesi veren bir silahlı örgüt iken, özellikle işgalin sona erdirilmesinde gösterdiği başarılar sonucu, ülkede giderek daha geniş destek görmeye başlayan ve siyasal bir partiye dönüşerek Lübnan Parlamentosunda da kilit bir rol oynamaya başlayan Hizbullah, hali hazırda hem Suriye hem de İran ile olan ilişkilerinden ötürü çok güçlü bir konumda. Buna karşılık Lübnan’daki Dürzilerin Lideri Velid Canbolat, Suriye karşıtı tavırlarıyla öne çıkıyor.

Amerika bir taraftan İsrail ile barış yapması için Suriye’ye baskı yaparken, diğer taraftan Lübnan’a müdahale etmemesi için Avrupa Birliği ile birlikte sıkıştırmaya çalışıyor. 2003 yılından itibaren Irak ile birlikte Suriye’yi de doğrudan hedef alan Amerika, ekonomik ambargo, politik izolasyon, savaş tehdidi ve rejim değişikliği gibi rijit baskı yollarıyla Suriye’yi her yönden zorlamayı sürdürdü. Avrupa Birliği de bir müddet için, ABD’nin yanında zorlayıcı tavır takındı ancak daha sonra, özellikle Sarkozy’nin göreve gelmesinden sonra Suriye’ye karşı, baskı yapma yerine diyalog yolunu tercih etmeye başladı. Nitekim AB, 1995 tarihli Barselona Anlaşması gereği, 12 tane Doğu Akdeniz ülkesi ile imzalaması gereken “Ortaklık Anlaşması”nı, diğer bütün devletlerle hayata geçirdiği halde, Suriye’yi dışarıda tutuyordu. Nihayet iki hafta evvel Suriye ile de bu anlaşma imzalandı. Ticaret, endüstri, çevre ve kültür alanlarında iş birliğini öngören anlaşmaya göre, Suriye ile AB arasında, gelecekteki 12 yıl boyunca düzenli olarak tarifelerin düşürülmesi hedefleniyor. Bu anlaşma şüphesiz Suriye ile AB arasındaki ilişkilerde yeni bir dönemin başlangıcı.

Geçtiğimiz Haziran ayında, Akdeniz İşbirliği Konferansı çerçevesinde Paris’e giden Beşşar Esad’ın Fransa ziyareti, bu ülkede hararetli siyasi tartışmalara konu olmuştu. Bunun sebebi, Chirac döneminde Suriye’ye karşı başlatılan dışlayıcı politika idi. Ancak Devlet Başkanı Sarkozy, tepkilere rağmen Beşşar Esad’ı üst seviyede protokolle karşılayarak, Fransa’nın Suriye ile geçmişte örselenmiş olan ilişkilerini düzeltme niyetini ortaya koymuştu. Eylül ayında da bu defa kendisi Suriye’ye giderek; Beşşar Esad, Katar Emiri El Tani ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte Şam’daki dörtlü zirveye katıldı. Kısacası artık Suriye’nin AB ülkeleri ile ilişkileri daha iyi.

Türk Gazetecilerle olan sohbetinde, Suriye Baş Müftüsü Ahmed Hassun, bir müddet önce, Avrupa Konseyi’nde 46 tane Dışişleri Bakanı önünde yaptığı konuşmadan da bahsetti. Dr. Hassun, bu arada Türkiye’ye de; “Avrupa Birliği’nin kapısını çok fazla zorlamanıza gerek yok. Onlar daha çok size muhtaç ve mutlaka bir gün ayağınıza gelecekler” dedi ki, bana göre hiç de haksız değildi.

5 Ocak 2009 Pazartesi

@ Çözüm Türkiye'den geçiyor!


İsrail'in Gazze'deki katliamları tüm hızıyla sürerken, ABD basını, Filistin sorununa çözüm yolunun Türkiye'den geçtiğini belirtti.

New York Times'ta yer alan yazıda, Gazze'ye Türk-Arap barış gücünün yerleştirilmesinden söz edildi, Washington Post'ta ise Türkiye’nin aracılığıyla Hamas ile El Fetih arasındaki anlaşma sağlanması üzerinde duruldu. İşte iki ilginç yazıdaki Türkiye'ye biçilen roller...

1) NEW YORK TIMES: TÜRK-ARAP BARIŞ GÜCÜ

İsrail’in Gazze’ye yönelik operasyonlara tepkiler tüm dünyada devam ederken, uzmanlar krize ilişkin tartışmalarını da sürdürüyor. New York Times gazetesine konuşan ABD’nin İsrail nezdindeki eski Büyükelçisi Martin Indyk de, İsrail’in üstünlük sağlaması halinde Filistin Yönetim Başkanı Abbas’ın Gazze üzerindeki otoritesinin yeniden tesis edilmesi amacıyla bölgeye Türk ve Arab kuvvetlerinden oluşan çokuluslu bir barış gücünün konuşlandırılmasını önerdi.

İsrail ve ABD açısından "çok iyimser" senaryo

New York Times gazetesi, Gazze krizine ilişkin geniş haberinde İsrail ve ABD açısından “Çok iyimser” senaryoda İsrail’in Hamas’a karşı “net bir zafer” sağlamasının, ve bu zaferin, Mısır, Ürdün ve daha uzaklardaki ülkelerin “İslami militanlar ve bunların bölgedeki en büyük sponsörü olan İran’a karşı ortak tutum ilan etmesi”ni kolaylaştırmasını içerdiğini yazdı. Gazete şöyle devam etti:

Abbas'ın Gazze'de siyasi kontrolünü tesis etmek

“Ondan sonra ve İsrail nezdindeki eski Amerikan Büyükelçisi Martin S. Indyk’in argümanına göre, Türk ve Arap kuvvetlerinden oluşan uluslararası barış gücü, El Fetih harekatına liderlik yapan, tüm Filistinlilerin Başkanı olup ancak gerçekte sadece Batı Şeria’nın zayıf lideri olan Başkan Mahmut Abbas’ın Gazze’deki siyasi kontrolünün yeniden tesis edilmesinin yolunu hazırlayabilir.”

Aynı senaryoya göre, bunu İsrail ile Filistin arasında iki devlete ilişkin bir antlaşmanın izleyebileceğini ve İsrail ile Suriye arasında barış sağlanabileceğini belirten gazete, bunun sonucunda İran’ın izole edileceğinin düşünüldüğünü de kaydetti.

2) WASHINGTON POST: TÜRKİYE ARACILIYLA HAMAS-EL FETİH ANLAŞMASI

Washington Post’un tanınmış köşe yazarı David İgnatius, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Başdanışmanı Ahmet Davutoğlu’nun Ortadoğu ile ilgili “domino teorisi”ni anımsatarak “Domino taşları yanlış tarafa düşüyor” uyarısını yaptı. İgnatius, Türkiye’nin aracılığıyla Hamas ile El Fetih arasındaki anlaşma sağlanması ve ABD’nin Türkiye’nin aracılı Suriye-İsrail görüşmelerine destek vermesi için Barack Obama’ya çağrıda bulundu.

David İgnatius, “Çevrilmesi Zor bir Sayfa” başlıklı köşe yazısında 20 Ocak'ta ABD yönetimini devralacak Barack Obama’nın, yeni bir sayfa çevirerek Ortadoğu’da barış ve güvenliğin sağlanması amacıyla Suriye ve İran gibi ABD’nin düşmanları ile bir diyaloğu açmaktan söz ettiğini ancak Obama'nın bu açıklamalarının, Ortadoğu’da birçok kişiye umut verirken tüm taraflardaki şahinleri kaygılandırdığı yorumunu yaptı.

Obama neler yapmalı

Nitekim, İran ve kendi aşırı ideolojinin dürtüklediği Hamas’ın, ateş kesi uzatmayı reddederek füze saldırılarını hızlandırdığını kaydeden İgnatius, İsrail’de seçim siyaseti ve öfkeli halkın ülkenin liderlerinin Hamas saldırılarına Gazze’ye ağır hava operasyonu ve bunun ardından kara harekatı ile yanıt verdiğine dikkat çektikten sonra şöyle devam etti:

“Türkiye’nin başlıca dış politika stratejisti Ahmet Davutoğlu, iki hafta önce bana bölgenin siyasi seçenekleri, domino taşları gibi sıralandığını anlatmıştı. Son haftada bu taşlar yanlış tarafa düşüyor.”

David İgnatius, Obama’ya nefret ve kuşku miras kaldığını vurgularken Obama’nın, Gazze çatışmaları öncesi var olan seçenek listesi üzerinde çalışması gereğini vurgularken de opsyonları şöyle sıraladı:

"Barış görüşmelerinin 2009 yılında Filistin Yönetimi Başkanı Mahmut Abbas’ın otoritesi altında sürebilmesi için Abbas’ın görev süresinin uzatılması amacıyla Türkiye’nin aracılığındaki Hamas ile El Fatih arasında bir anlaşma yapılması,

-Gazze çatışmaları öncesi doğrudan müzakereler aşamasına geçilmek üzere olan Türkiye aracılı Suriye ile İsrail arasındaki barış görüşmelerine ABD desteğinin sağlanması,

-Bölge için yeni bir güvenlik çerçevesi olanağını araştırmak üzere Tahran ile keşif amacıyla görüşmelerin başlatılması."

David İgnatius, Obama'nın herşeyden önce çatışma bölgesine ilişkin "net ve bağımsız bir Amerikan vizyonu"nu koruma yolunu bulması gerektiğini savunurken savaş mantığının Ortadoğu'yu yok etmekte olduğu uyarısını da yaptı. İgnatius "Daha iyi bir yol olmalı ve Obama'nın görevi bunu aramaktır" ifadesini de kullandı.

Davutoğlu'nun "Domino Teorisi"

Ahmet Davutoğlu, Aralık ayında David İgnatius ile yaptığı söyleşide 2009 yılında Ortadoğu’nun önünde bir takım siyasi seçeneklerin bulunduğunu belirterek bu seçeneklerin iyi yapılması önemini vurgulamıştı. İgnatius’un, Davutoğlu’nun uyarılarını değerlendirdiği 21 Aralık tarihli köşe yazısında da Davutoğlu’nun adeta bir “domino sırası”nı anlattığını kaydederek şunları yazmıştı:

“Eğer (domino taşları) doğru yönde düşerse iyi şeyler olur. Eğer yanlış yönde düşmeye başlarsa dikkat. Davutoğlu’nun domino teorisi, Ortadoğu stratejisini tasarlarken Barack Obama’nın ekibi tarafından dikkatle değerlendirilmeli. Türk yetkilisi dosyalarını iyi biliyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın başdanışmanı olarak Türkiye’nin Suriye ile İsrail arasındaki başarısı aracılık çalışmalarının yanısıra dünyanın bu karışık bölgesinde başka hassas diplomatik girişimlerini de yürüttü.”

İgnatius, Davutoğlu’nun analizinin Ortadoğu’daki gerçekleşmesi öngörülen seçimlere ilişkin olduğuna dikkat çekerken bu seçimlerin ilkinin Filistin’i ilgilendirdiğini kaydetmişti.

Filistin Yönetim Başkanı Mahmut Abbas’ın görev süresinin 9 Ocak’ta sona ereceğini anımsatarak anketlerin El Fetih’in yüzde 42 oy ile, yüzde 28’lik bir destek alan Hamas’in çok önünde gösterdiğine dikkat çeken İgnatius “Ancak durum patlamaya hazır. Çünkü Hamas’ın İsrail ile ateşkes Cuma günü sona erdi” yazmıştı.

Sonraki “siyasi domino”nin ise İsrail’deki seçimlerin olduğuna dikkat çeken Davutoğlu, “Eğer şahinler kazanmaya başlarsa, mesele güvenlik olacak. Güvenlik barıştan daha önemli olacak” demişti.

4 Ocak 2009 Pazar

@ Gülmek genlerimizde var...

ABD’deki San Francisco Devlet Üniversitesi’nce yapılan araştırma mutluluk ve üzüntü ifade eden mimiklerin “öğrenilmediğine”, insanoğlunun “beynine işlendiğine, genlerinde var olduğuna” ilişkin 1960’larda ortaya atılan savı güçlendirerek gündeme getirdi.

Sonuçları “Kişilik ve Sosyal Psikoloji” adlı bilimsel yayın organında açıklanan araştırmada 4 bin 800 fotoğraf incelendi. Prof. David Matsumoto ve arkadaşlarının incelediği kareler 2004’teki Paralimpik Olimpiyatları’ndan. Altın ve gümüş madalya kazanan judocuları görme engelliler ve görme engeli olmayanlar olarak ikiye ayıran uzmanlar her iki grupta da altın madalya alanlardaki mutluluk ifadelerinin aynı olduğunu, gümüş madalya alanların yüzünde ise yine görme engeli gözetmeksizin alt dudaklarını sıkarak birinciliği kaybetmenin üzüntüsünü saklamak amacıyla sahte bir gülücüğün belirdiğini saptadı.

Dereceye giremeyen sporculardaki üzüntü ifadesi de her iki grupta aynıydı. Başka deyişle görme engellilerin görebilenlerle aynı surat ifadelerine sahip olmaları, hisleri göstermenin veya saklamanın yaşarken öğrenilmediğinin işaretiydi. Prof. Matsumoto, “Genlerimizde araştırma sonucunda duygularımızı ifade etmemizi sağlayan bir kaynağın bulunabileceği kanısı iyice güçlendi, hislerimiz ve onları kontrol eden mekanizma evrim sürecimizin izlerini taşıyor olmalı” diyerek çalışmalarını özetledi. (BBC)

@ ABD bölünür mü?

Bildiğiniz gibi, Rus Profesör Igor Panarin, 2010 yılında ABD’nin bölüneceğini öne sürdü. ABD’de yayınlanan Wall Street Journal gazetesinin haberine göre, toplu göçler, ekonomik çöküş ve ahlâkî düşüşün gelecek sonbaharda ABD’de bir iç savaşı tetikleyeceğini ve doların düşeceğini öne süren Panarin, 2010 yılının Haziran ayı sonralarında ya da Temmuz başında ise ülkenin altı parçaya bölüneceğini savunuyor.

Mahir Kaynak'ın, bu konuyla ilgili görüşlerini belirttigi makalesini sizlere aşağıda iletiyoruz:

Küresel finans krizinin ABD’de başlaması bu ülkenin bölünme ihtimalinin olduğuna varan senaryoların üretilmesine neden oldu? Daha önce dünyadaki güç merkezinin Uzakdoğu’ya kayacağı biçimindeki öngörüler ABD’nin tamamen devre dışı kalacağına ve bu ülkenin yeni güç odaklarının kontrolündeki parçalara bölüneceğine dair beklentilere dönüştü.

Bir güç odağının devre dışı kalması sorunlarının büyüklüğüne değil bunlara çözüm üretememesine bağlıdır. Ülkelerin geleceğini çoğunlukla büyük güç odaklarının davranışları belirler ve bunların sayısı sınırlıdır. ABD belirleyici konumdaki ülkelerin ön safında yer alır.

ABD’nin dünyanın en müreffeh ülkelerinden biri olması sadece kendi üretiminden kaynaklanmıyordu. Küreselci ekonomik düzen dünyanın çeşitli ülkelerinde oluşan üretici gücün ABD’ye mal akıtmasını ve bunun karşılığında, kağıt üzerinde, alacaklı olmasını sağlıyordu. Ayrıca finans kesimi bir dolarlık varlıktan yüzlerce dolarlık sanal varlıklar üretebiliyordu.

Bu durum sadece ABD’nin sorunu değildi. Yani sorunla ABD’yi baş başa bırakıp diğerlerinin etkilenmemesi söz konusu olamazdı. Hatta, sanılanın aksine, diğer ülkeler daha çok zarara uğrayabilirdi. Hiçbir güç odağı sorunu görüp buna çözüm üretemeye çalışmadı. ABD’den sonra en etkili güç olması beklenen AB kurulan düzenin bir parçası haline geldi. Hatta küresel ekonomik güç Avrupa’yı yeni üssü haline getirmeyi düşünüyordu.

Sorunu gören ve buna çözüm arayan güç ABD oldu. Herkesin kriz olarak algıladığı şey hastalığı tedavi amacıyla yapılan bir ameliyat sayılabilirdi. Bu ameliyat başarıyla gerçekleştirildi ve yaşadığımız süreç bu ameliyatın nekahet dönemidir.

ABD sorunları çok ve büyük olan bir ülkedir ama bunlara çözüm üretecek potansiyele sahiptir. Mesela şu anda, dünyanın hiçbir yerinde, yeni ekonomik düzenin nasıl olması gerektiği konusunda tartışma yoktur. Herkes kaderine razı olmuş bilmediği bir yere doğru gitmektedir. Beklenti sorunların bir gün nasıl olsa çözüleceği ve eski düzenin ihya edileceği biçimindedir.

Gelecek için şöyle bir senaryo yazılabilir: ABD bölünmeyecek ama eskisine hiç benzemeyen bir ABD ile karşılaşacağız. Demokrasinin, özgürlüklerin ve her şeyden önemlisi serbest piyasanın savunucusu olan bir ülke değil güvenliği ön planda tutan, serbest piyasa kurallarını üretim için savunan ama küresel finans gücünü kontrol eden, evrensel düşüncenin yerine devlet odaklı bir yapıyı savunan ve dünyadaki dengeyi devletler arası ittifaklarda arayan bir ABD ile karşılaşacağız. Uzakdoğu’nun ihracata dayanan ve küresel finans gücünün çekirdeğini oluşturan ekonomileri gerileyecek ve ciddi iç sorunlarla karşılaşacak. AB özgürlük ve demokrasi savunuculuğu olarak özetleyebileceğimiz ideolojisinin yetersiz olduğunu görecek ihmal ettiği askeri gücün temel belirleyici olduğunu fark edecek, tek zenginliği petrol olan ülkeler bırakın etkili olmayı, var olmanın bile ne kadar zor olduğunu anlayacak.

Yeni düzen özgürlük ve demokrasi karşıtı olmayacaktır ama bunların varlığını sağlayacak bir güce ihtiyaç olduğu da görülecektir.

@ Yahudiler ''siyonist katliam'' ı kınadılar!

İsrail işgal güçlerinin Gazze’de işledikleri “Siyonist Katliam”dan beri olduklarını açıklayan Ortodoks Yahudi hareketi Naturei Karta, Filistin’in batısında işlenen toplu katliamı kınadıklarını belirtti. Naturei Karta hareketi İbranice yayımladığı bildiride, Siyonist rejimin işlediği katliamların ve şiddetin gerçek Yahudilerle hiçbir bağlantısının olmadığı bildirdi.

Yüzlerce üyesi bulunan ve Kudüs’ü kendilerine merkez edinen hareket, Siyonist rejimin Filistin saflarını bölmeye çalıştığını, demokratik yollarla seçilen liderlerine komplolar kurduğunu ve uluslararası hukuku göz ardı ettiğini açıkladı.

Örgüt tarafından yayımlanan bildiride, “100 yıldır Siyonist hareket eliyle sivillerin vahşice katledilmeleri, uluslararası hukuk ve yaygın olan örfün zıddına Filistin vatandaşlarının sürekli insan hakları ihlallerine tabi tutulmaları, bütün dünya halklarına barış, saygı ve kardeşliği öğütleyen hakiki Yahudilikten çok uzaktır” denildi.

Bildirinin devamında Siyonizmin tamamen uluslararası işgalci teröristlerden oluştuğunu ve İsrail’in tamamen Siyonizmin siyasetine hizmet ettiği kaydedildi. Siyonizmin, hakiki Yahudileri hiçbir şekilde temsil etmediğini açıklayan Naturei Karta hareketi, Siyonizmin bu topraklarda bir karış dahi haklarının olmadığını ve derhal işgal ettikleri Filistin topraklarından geri çekilmelerini istedi.

Neturei Karta, Aramice Şehrin muhafızları anlamına gelen bir tamlama olup; siyonizm karşıtı bir Ortodoks Yahudi cemaatidir. Mesih gelmeden kurulmuş olan İsrail Devleti'nin geçerli bir devlet olamayacağını savunurlar. Yahudi soykırımının da siyonistler tarafından İsrail Devleti'nin kurulması maksadıyla kullanıldığını iddia etmektedirler. Tevrat'a inanmakla beraber Siyonizme inanmamaktadırlar. Siyonizmin Musevi dinine ters olduğu ve İsrail'in bir an önce Filistin'i işgal etmeyi bırakması gerektiği şeklindeki görüşlerini kutsal kitap Talmud'dan ayetleri kanıt göstererek desteklemeye çalışmaktadırlar. Örgütün kurucusu ise Moşe Hirsch'tir.

29 Aralık 2008 Pazartesi

@ Ortadoğu'da gelişen olaylar ve Türkiye...

Muharrem Günay Sıddıkoğlu'nun, Ortadoğu Gazetesindeki makalesi:

Ortadoğu bölgesi de tıpkı Balkanlar gibi dünyanın en karmaşık ve en sorunlu bölgelerinden biridir. 20. yüzyılın başında bölgede zengin petrol yataklarının bulunması bölgenin ayrıca önemini artırmıştır. Bölgenin artan önemi ile birlikte, bölgede istikrarsızlık ta artmış ve Ortadoğu dünyada kan ve gözyaşının en çok aktığı bölgelerden biri haline gelmiştir.
Başta Mekke, Medine, Kudüs olmak üzere Müslümanların, Yahudilerin ve Hıristiyanların kutsal saydıkları yerleri barındıran bu topraklar 1517 yılında Yavuz Sultan Selim'in fethi ile Osmanlı idaresine katılmış ve yaklaşık olarak 400 yıl süreyle Osmanlı idaresinde kalmıştır. Türk hakimiyeti ile birlikte bölgeye, huzur, barış, istikrar ve bolluk gelmiştir. Tıpkı Balkanlar'da olduğu gibi Ortadoğu'da da farklı ırk, din ve mezheplere bağlı insanlar adil Türk idaresi altında rahat ve huzur içinde yaşamışlardır.

Her üç dinin kutsal mekanı ve merkezi durumunda bulunan Kudüs, tarih boyunca en uzun istikrar ve barış dönemini Osmanlı idaresi altında yaşamıştır. Kudüs'te yaşayan Müslümanlar, Yahudiler ve Hıristiyanlar tüm mezhepleri ile birlikte 400 yıl boyunca kendi inançları doğrultusunda, hiç bir kimseden her hangi bir baskı görmeden dikledikleri gibi ibadetlerini yerine getirmişler; barış ve huzur içinde yaşamışlardır. Başta Avrupalıların Muhteşem Süleyman dedikleri Kanuni olmak üzere, bütün Türk sultanları Kudüs'e özel bir ilgi göstermişlerdir. Gösterilen bu yakın ilgi sayesinde hem halkın kültür durumu hem de gelir seviyesi bir hayli yükselmiştir. Bölgede köklü bir Türk-İslam medeniyeti vücuda getirilmiştir. Halen bölgedeki halk kendisini Türk kültürüne yakın hissetmekte ve adil Türk idaresini aramaktadır.

I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşından sonra imzalanan Lozan Barışı ile bölgeden kesin olarak Türklerin çekilmesi ve 1948 yılında İsrail devletinin kurulması ile birlikte Balkanlardaki sürece benzer bir süreç bu bölgede de başlamış ve bölge kan gölüne dönmüştür. Ortadoğu'daki zengin petrol yataklarının bulunması ile birlikte Ortadoğu'yu paylaşım yarışı iyice artmıştır. Özellikle de İngiltere ve Fransa'nın müdahaleleri Ortadoğu'yu bitmek bilmeyen bir istikrarsızlığın içine sürüklemiştir. Fransa ile İngiltere

arasında imzalanan gizli " Sykes-Picot " anlaşması Fransa ve İngiltere'nin gizli planlarını bütün açıklığı ile gözler önüne sermektedir.

1916'da İngiltere temsilcisi Sir Mark Sykes ile Fransa temsilcisi M.F. George Picot arasında imzalanan söz konusu anlaşma Osmanlı topraklarını İngiltere, Fransa ve Rusya arasında paylaştırırken, Filistin için de uluslararası bir statü öngörüyordu.İşte bu ileride kurulacak olan İsrail Devleti için de ilk adımdı. Sykes-Picot anlaşmasının imzalandığı dönem, bölgede bir Yahudi Devleti kurulması için hummalı bir çabanın yürütüldüğü dönemdi aynı zamanda. 1890'ların başında aslen bir gazeteci olan Thedor Herzl'in önderliğinde kurulan " Siyonizm " hareketi, dünyaya yayılmış olan Yahudilerin tekrar Filistin'e dönmeleri ve bağımsız bir devlet kurmaları için çalışmalara başladı. Herzl, 21-31 Ağustos 1897'de Basle'de topladığı I. Siyonist Kongrede temel hedef ve yöntemleri tespit etti. Bu amaçla örgütler toplandı, fonlar oluşturuldu, günümüz deyimiyle son derece örgütlü bir " lobici "lik faaliyeti başladı.( Konu hakkında detaylı bilgi için Bkz.Yeni Masonik Düzen, Harun Yahya, Vural Yayıncılık, 3.B, Temmuz 2000)

Siyonistler işe topladıkları paralarla Araplardan toprak almakla başladılar. Bu yolla başarı şanslarını az gören Siyonistler Osmanlı'dan para karşılığında toprak almayı düşündüler. Bu amaçla Sultan Abdülhamit'in 19 Mayıs 1901 tarihinde huzuruna çıkan Thedor Herzl, Yaptığı görüşmede:

" Avrupa borsasını ellerinde tutan Yahudilerin Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün borçlarını ödemesi karşılığında Filistin topraklarının onlara verilmesini " içeren bir teklifte bulundu. Ancak bu teklif Sultan tarafından " Vatanın bir karış toprağı bile satılık değildir. " tepkisiyle geri çevrildi.

1917'de ise İngiltere Dışişleri Bakanı James Balfour, Siyonistlerin önde gelen isimlerinden Edmond De Rothschild'e gönderdiği bir mektupta " Majestelerinin Hükümeti'nin Filistin'de bir Yahudi vatanı kurulmasını desteklediğini " ifade ediyordu. Böylece uluslararası arenada İsrail Devleti'nin yolu da açılmış oluyordu... Birinci Dünya savaşı sonrası 1918'de Osmanlı askerleri Filistin'den çekildi ve bölgeye İngiliz hakimiyeti girdi. Bu yeni hakimiyetle birlikte bölge yaklaşık bir asırdır süregelen bir çatışmanın da içine girmiş bulunuyordu. 1880 ile 1918 yılları arasında Filistin'de 24 bin olan Yahudi nüfusu 65 bine çıkıyor ve böylece hukuksuzca yurtlarından çıkarılan Araplarla Yahudiler arasında gerginlikler tırmanmaya başlıyordu. Bölgede düzenli olarak artan Yahudi nüfusu II. Dünya Savaşı'nda toplam nüfusun dörtte birine yükseldi. Araplar, İngilizler ve Yahudiler arasında yıllarca süren çatışmalar 1947 yılında Birleşmiş Milletler nezninde görüşülmeye başlandı ve konuyla ilgili kurulan özel komisyon Filistin'in Yahudi ve Araplar arasında ikiye bölünmesini önerdi. Ancak öneri Arap devletleri tarafından kabul edilmedi. Siyonistlerin 1948 yılında bağımsız devletlerini ilan etmeleriyle 50 yıldan fazladır süren savaşların temeli atılmış oldu. Irkçı ve işgalci bir ideoloji olan Siyonizm üzerine bina edilmiş olan İsrail, önce 1948'de, ardından da 1967'de Arap topraklarını işgal etti ve bu aşamada Filistin'in tamamını işgal etti.(C.Yalçın: 74) Böylece 3,5 milyon Filistinli kendi vatanlarında garip ve parya durumuna düştüler ve mülteci olarak yaşamlarını devam ettirmeye başladılar.

İsrail terörü bölgede halen devam etmektedir. Üstelik bu terörün ilgi alanı ve yapısı değişmiş durumdadır. Bu gün II Eylül olaylarını, terörü ve kimyasal silahları bahane ederek Irak'ı işgal eden ABD- İNGİLTERE koalisyonunun arkasındaki asıl ve entel güç İsrail ve Yahudi toplumudur. Bir diğer deyişle Siyonizm'dir. Bu günkü görüntüsüyle ABD ve İngiltere İsrail'in ve Siyonistlerin kontrolündedir. Hatta ABD ve İngiltere İsrail'in- Yahudilerin sömürgesi konumundadır.

Ayrıca bölgede, Yahudi kökenli Barzani ve Talabani liderliğindeki Kuzey Irak Kürtleri de Türkiye'ye karşı ABD, İngiltere ve İsrail'le ittifak halindedir. Bu ittifak halindeki şer ekseni bölgede Türkiye'yi etkisiz hale getirmek için var güçleriyle çaba sarf etmektedirler. Türkiye ise bütün bu olan bitenler karşısında milli çıkarlarımıza ters düşün teslimiyetçi bir politika izlemektedir. Her zaman Türkiye'nin müttefiki olduğunu iddia eden ABD'nin aslında Türkiye'nin müttefiki değil; bölgede rakibi olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. Yahudilerin vaadedilmiş toprakları içerisinde Fırat ve Dicle'nin kollarını içine alan ülkemizin Güneydoğusu'nu ve Kıbrıs'ı da göstermeleri Türkiye'yi uyanık olmaya ve bölgesinde etkili bir devlet politikası uygulamaya mecbur etmektedir. Binlerce kilometrelik uzaklıktan gelip Irak'ı işgal eden ABD' karşısında Türkiye en az 900 yıl hüküm sürdüğü bu topraklar konusunda sessiz kalamaz.

Birileri gerçekte Siyonizm'in tetikçiliğini yapan ABD ve İngiltere'ye dur demek mecburiyetindedir. Çünkü Siyonizm'in hedeflediği yeni dünya düzeninde, " Bütün insanlar Yahudilerin ve birbirleri ile akrabalık ve ortaklık kurmuş 500 kadar şirket sahibinin kölesi durumuna düşecekler "dir. Zora ve güce dayalı bu haydut düzenine dur demenin öncülüğünü de mutlaka Türk milleti yapacaktır. Çünkü bu görev bize hem tarihin hem de Yüce Allah'ın yüklediği bir görevdir.

Osmanlı'yı kendi aralarında kurdukları bir ittifakla yok eden Batıl emperyalist devletler, Ortadoğu'da birbirlerinden sun'i sınırlarla ayrılmış devletçikler kurdular. Çünkü Yeni Dünya Düzeni denen Deccal'ın sistemi " Böl, parçala ve hükmet " politikası takip ediyordu. Bu politika halen Türkiye içinde uygulanmaktadır. Ortadoğu'da sun'i sınırlarla ayrılmış ve bugün ABD'nin İngiltere'nin, İsrail'in ve Haçlı Hıristiyanlık zihniyetinin insafına terkedilmiş bu insanlar ve devletçikler bir ülkü ve ideal uğrunda kendilerini birleştirecek ve bölgeye huzuru, istikrarı hakim kılacak bir gücü beklemektedirler. Daha doğrusu onlar dün kıymetini bilemedikleri ve İngilizlerle birleşip arkadan vurdukları Osmanlı'yı- Türkleri aramakta ve beklemektedirler. Bize düşün görev: " Mirasımıza sahip çıkmak ve bu davete icabet etmek" tir.

Aslında Orta Doğuda olan biten her şeyin İsrail'in " Beka Stratejisi " ( Yani baki kalmak, sonsuza değin yaşamak stratejisi) ile yakın bir alakası vardır. İsrail devleti hala daha bir " Hıttin Korkusu " ile yaşamaktadır. Hıttin, 1187 yılında büyük Türk komutanı Selahaddin-i Eyyübi'nin Haçlı ordusunu yendiği ve Kudüs'ün tekrar Müslümanların eline geçtiği zaferin adıdır. Haçlılar, bölgede Müslümanların kendi aralarında çekiştikleri, mücadele ettikleri, bölünüp parçalandıkları sürece varlıklarını sürdürebilmişlerdir. İsrail'in de bölgede varlığını sürdürebilmesi için, Müslümanlar arasında birlik ve bütünlük olmaması gerekir. Bölgede Müslümanlar dağınık ve hatta birbirleriyle ne kadar çatışma içerisinde olurlarsa İsrail o derecede rahat içerisinde olur ve hayatını devam ettirir. Bunun için bölgede Arap ve İslam dünyasının birleşmesi ve dayanışması engellenmelidir. Hatta bölgedeki İslam devletleri mümkün olduğu kadar küçük küçük parçalara devletçiklere bölünmelidir. Irak'ın bölünmesi ve bölgedeki " Kürt Devleti " senaryolarının da İsrail'in " Beka Stratejisi " ile direk olarak bir ilişkisi vardır. Bu senaryo içerisinde Türkiye'nin bölünmesi de vardır.

26 Aralık 2008 Cuma

@ Suriye'nin 'rol-model' i Türkiye!

Ceyda Karan'ın Radikal Gazetesindeki makalesinden bir bölümü aktarıyoruz:

Suriye’nin ‘gözü kulağı’ Türkiye’de. Siyasisinden müftüsüne, işadamından uluslarası stratejistlerine geniş bir yelpazedeki pek çok kişi, Türkiye’yi ‘rol model’ olarak algılıyor. Suriyeliler, Türkiye’yi ‘ağrısız doğumu kolaylaştıracak’ ülke olarak algılıyor. Değişimin hem daha hızlı ve daha az can yakıcı, hem de kimliklerini koruyacak biçimde olmasında Türkiye ile işbirliğinin önemini kavramışlar.

@ Obama ya tavsiye:''Türkiye'nin izinden git!''

Washington Post'un en önemli kalemlerinden David İgnatius, Obama'nın, Türkiye'nin Ortadoğu'da uyguladığı "domino teorisini" dikkatle incelemesi gerektiğini söyledi.

WASHINGTON
Türkiye'nin aktif bölge politikaları ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Dış Politika Başdanışmanı Ahmet Davutoğlu'nun yaklaşımları, dünyada giderek artan bir ilgi uyandırıyor. Son olarak Washington Post'un tanınmış yazarı David İgnatius, köşe yazısında Obama ekibini, Türkiye'nin bölgeye ilişkin "domino teorisini" dikkatle incelemeye çağırdı.

DOMİNO TEORİSİ
İgnatius, Dolmabahçe'de Ahmet Davutoğlu ile yaptığı söyleşiyi değerlendirdiği "Türkiye'nin Domino Teorisi" başlıklı köşe yazısında "Türkiye'nin başlıca dış politika stratejisti" olarak tanıttığı Davutoğlu'nun, Ortadoğu'da önümüzdeki dönemde yapılacak kritik seçimlere dikkat çekerek bölgenin önündeki siyasi seçeneklerin "bir domino sırası"na benzettiğini kaydetti. Yazıda Davutoğlu'nun teorisi şu sözlerle açıklandı: Eğer domino taşlarını doğru yöne doğru sıralarsanız her yerde iyi şeyler olacaktır. Yanlış yöne sıralarsanız tam tersi.

OBAMA DİKKATLİ İNCELEMELİ

Davutoğlu'nun, bölgede İsrail ile Suriye arasındaki "başarılı aracılık" gibi girişimleri yönettiğine işaret eden İgnatius "domino teorisi, Obama'nın ekibince dikkatli bir biçimde incelenmeyi hak ediyor" yorumunu yaptı. WP yazarı, Davutoğlu, Türk diplomasisindeki "Doğu'ya kayan değişikliği"nin başında bulunduğu için söyleşinin Dolmabahçe Sarayı'ndaki "Osmanlı" dekorunda yapılmasının uygun olduğunu da kaydetti.

TÜRKİYE'NİN SEÇİM HASSASİYETİ

Sloganı "Sınırlarımızda sıfır sorun" olduğu belirtilen Davutoğlu'nun değerlendirmelerinin "ilginç" yönünün bölgede bir dizi seçimleri içermesini belirten İgnatius, bu çerçevede Davutoğlu'nun, "Dünya toplumunun, bu seçimlerin önemli olduğunu ve Obama Başkanlığını etkileyeceğini anlamasını istiyoruz" dediğini aktardı. İgnatius, Davutoğlu'nun, üzerinde durduğu seçimleri de, Filistin'deki başkanlık seçimi, İsrail'deki genel seçimler, Irak'taki yerel seçimler, Lübnan'daki parlamento seçimleri olarak sıraladı.

'Büyük Ortadoğu' projesi çöktü

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Dış Politika Başdanışmanı Ahmet Davutoğlu'nun, geçtiğimiz günlerde Fransız Le Monde gazetesinde yayınlanan ve 'Bush'un Büyük Ortadoğu Projesi Çöktü' başlıklı söylesişi oldukça ses getirdi. Davutoğlu yazısında bölgesel sorunların çözümü için tüm oyuncuların sürecin bir parçası hissedeceği "kapsayıcı" bir yaklaşım gerektiğini vurguladı. Bu çerçevede "Şer Ekseni" yerine "İstikrar Ekseni" ilan edilmesini, konfederasyondan kaçınmasını isteyen Davutoğlu, İran'a yaptırım uygulanmasının, durumu daha da kötüleştireceği uyarısını da yaparken, Barack Obama'nın, çok taraflı yeni bir yaklaşım sözünü verdiğini kaydetti.

@ Avrupa Türkiye'ye muhtaç...

İngiltere’nin eski Başbakanı Thatcher’in, kurduğu düşünce kuruluşu Siyasi Etüdler Merkezi’nin analisti Tony Lodge dünya enerji kaynaklarının yüzde 73’ünün yakınında bulunan Türkiye’nin AB’ye alınması gerektiğini açıkladı

TÜRKİYE, AB’nin enerji ihtiyacının garantörü olarak görülüyor. İngiltere’nin eski Başbakanı Thatcher’ın kurduğu düşünce kuruluşu CPS’in yaptığı araştırmada, Avrupa’nın gelecekteki enerji arzını garanti etmek için Türkiye’nin AB’ye üye alınması gerektiği belirtildi. İngiltere’nin eski Başbakanı Margaret Thatcher’in, “serbest toplum ilkelerini ilerletmek” amacıyla 1970 yıllarında kurduğu, düşünce kuruluşu Center for Political Studies’den (Siyasi Etüdler Merkezi) Türkiye’nin AB’nin üyeliğine büyük destek geldi.

Rusya’ya karşı Türkiye

CPS uzmanlarından, tanınmış siyasi ve enerji analisti Tony Lodge, Rusya’nın, OPEC tipi bir gaz kartelini oluşturmak amacıyla geçen ay İran ve Katar’a katıldıktan sonra OPEC ile koordinasyon içerisinde petrol üretimini kısma kararını aldığına dikkat çekerek, “İngiltere ve Avrupa, Türkiyeínin AB’ye katılımına destek için hızla hareket etmeli” dedi.Tony Lodge, The Daily Telegraph Gazetesi’ne gönderdiği mektupta Rusya’nın, OPEC tipi bir gaz kartelini oluşturmak amacıyla geçen ay İran ve Katar’a katıldıktan sonra OPEC ile koordinasyon içerisinde petrol üretimini kısma kararını aldığına dikkat çekerek, “Bu yeni enerji bloku, İngiltere ve Avrupa’nın şimdi Türkiyeínin ABíye katılımına destek için hızla hareket etmesi gerektiriyor” uyarısını yaptı.

Atatürk’ün eseri

Türkiye’nin, dünyanın kanıtlanmış gaz rezervlerinin yüzde 71’i, petrol kaynaklarından yüzde 73’ünün yakınında bulunduğuna işaret eden Lodge, Türkiye’nin, AB için bir enerji kapısı olarak büyük bir potansiyeline sahip olduğunu vurgulayarak Türkiye’nin, Rus olmayan petrol ve gaz alanları, Kafkaslar ve Irak dahil, Ortadoğu’da geliştirilirken “enerji arzının güvenliği”ni artırabileceğini kaydetti.

Mektubunun son bölümünde Lodge, Türkiye’nin Avrupa ile İslam dünyası arasında köprü oluşturan laik bir devlet olduğunu vurgularken “Atatürk, eserinden gurur duyardı. Türkiye’nin hızlı ilerlemesini engelleyecek herhangi bir şey yapılmaması, hayati önem taşıyor” ifadesini de kullandı.

@ Papa:''Ekonomik kriz, dine dönüş için bir fırsattır.''


Katolik dünyasının ruhani lideri Papa 16. Benediktus, küresel ekonomik krizin Hıristiyanlığın en sade yaşam özüne dönmeyi sağlayabileceğini belirtti. Vatikan’da geleneksel çarşamba gününde Katolik hacılarına seslenen Papa, ‘Hazreti İsa’nın doğum günü Noel’de en sade kutlama yoluna yeniden girebiliriz’ dedi. Alman asıllı Benediktus ‘Hıristiyanlığın özünde bulunan samimiyet, sade hayat, kardeşlik, dayanışmaya yeniden dönüş için küresel ekonomik kriz vesile olabilir’ diye seslendi.

@ Avrupa'nın Asya'ya ve Türkiye'ye ihtiyacı var...

Kazım Güleçyüz'ün, geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir makalesinden alıntı:

... Materyalist felsefenin karanlıklı bakışıyla, medeniyetin fenalıklarını iyilik zannederek insanlığı sefahet ve dalâlete sevk eden “ikinci Avrupa” kaynaklı iç çürümeyi durdurup, manevî ve ahlâkî alanlarda yeni bir dirilişle kendisine gelebilmek için, Avrupa’nın Asya’ya çok ihtiyacı var. Tabiî, iki kıt'a arasında, her ikisine de ihtiyaçları olan kazanımları getirecek olumlu bir diyalog ve etkileşim sürecinde Türkiye kendisine has konumuyla çok özel bir misyon üstlenebilir.

@ Amerika, ''sıfır faiz'' e doğru!

ABD Merkez Bankası (Fed) yüzde 1 olan gösterge faiz oranını yüzde 0,25’e indirdi. Fed’in para politikası organı Federal Açık Piyasa Komitesi (FOMC) bugün yaptığı toplantıda, yüzde 1 olan gösterge faiz oranını yüzde 0,75 puan indirerek yüzde 0,25 yaptı.

Fed, 30 Nisan’da yüzde 2’ye indirdiği gösterge faiz oranını, haziran, ağustos ve eylül aylarında yaptığı toplantılarda değiştirmemişti. Ancak Fed, küresel finansal krizin bütün dünyayı etkilemeye başlaması üzerine 28-29 Ekimde yapılacak olağan toplantısını beklemeden 8 Ekimde faiz oranını yarım puan indirerek yüzde 1,5’e çekmişti. Fed ile birlikte 8 Ekimde Avrupa Merkez Bankası (AMB), İngiltere Merkez Bankası, Kanada Merkez Bankası ve İsveç Merkez Bankası da (Riksbank) faiz oranlarını yarımşar puan indirmişti. Fed, 29 Ekimdeki olağan toplantısında da gösterge faiz oranını yüzde 1,5’ten yüzde 1’e çekmişti.

@ Ekonomiyi kurtarmak için ''Big Bang'' lazım...

Newsweek Dergisi, uygulanan kurtarma paketlerinin başarılı olmadığını belirterek ‘Dünyanın ‘big bang’ türü bir kurtarmaya ihtiyacı var’ dedi.

KÜRESEL krizin karşısında başta ABD’de olmak üzere, çeşitli ülkelerce oluşturulan ‘kurtarma paketleri’nin istenen sonuç vermediği belirtilerek bir ‘big bang kurtarması’ istendi. Newsweek dergisi, ‘felaketin eşiğindeyiz’ diyerek ‘cesursa’ hareket edilmesi gerektiğini savunurken, dünya ekonomisini canlandırmak için 2 trilyonu ABD’de olmak üzere, toplam 4 trilyon doların harcanmasını önerdi. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Başkanı Kemal Derviş de önceki gün yaptığı konuşmada, dünyayı saran finans ve ekonomi krizinin, yakın zamanlardaki verilere göre yapılan tahminlerden bile kötü olduğunu, ancak güçlü teşvik paketleri ve uluslararası koordinasyon gibi önlemlerle çözümlenebileceğini söylemişti.

‘BÜYÜK PATLAMA’

EVRENİN yaratılışına ilişkin ‘big bang’ teorisine gönderme yapan dergi şöyle devam etti: ‘Gereken yanıt, şimdiye kadar gördüklerimizden büyük olan, hükümetlerin

bulaşıcı hastalığın bir adım gerisinde değil, karşısında yer almasını sağlayan, güveni yeniden tesis edebilecek kadar geniş ve etkin, big bang türü bir küresel kurtarmadır.’ Newsweek, bazı hesaplara göre, şimdiye kadar ABD’de kurtarma önlemlerinin, maliyetinin 8 trilyon doları bulacağına dikkat çekti. AB’nin de geçtiğimiz günlerde 260 milyar dolarlık pakete onay verdiğini anımsattı. Sadece ABD’de önümüzdeki iki yılda 1 trilyon doların harcanacağı canlandırma paketini isteyen dergi, 1 trilyon doların ABD’nin GSYİH’sının yüzde 7’sine eşit olduğunu belirtti. ANKA

4 trilyon dolara ihtiyaç var


ABD’NİN krizle mücadelede tek başına hareket edemeyeceğini belirten dergi, Avrupa, Japonya ile Çin, Hindistan ve Brezilya gibi ekonomilerin de benzer çabaları göstermesi gereğine işaret ederken, küresel ekonomiyi canlandırma paketinin, şimdiye kadar yapılan harcamaya göre 7 kat artırılarak dünyanın GSYİH’sının yüzde 7’sini oluşturan 4 trilyon doları bulmasını istedi. Normal olmayan koşullarda dümenin başında hükümetlerin olması gerektiğini belirterek, ‘belirsizlik istikrarın ve büyümenin düşmanı’ diyen dergi, geleceğin büyük yeniliklerini finanse edecek kurumlara ihtiyacın bulunduğunu vurgularken ‘Taşlar yerine oturduğunda yeni bir küresel para otoritesi veya finansal düzenleyiciye ihtiyaç olur mu?’ sorusunu da sordu.

@ "Kafkas sorununu Türk-Rus işbirliği çözer"

Rusya'nın ünlü siyasi gazetesi İzvestia'da yayınlanan bir yorumda, Kafkaslarda Rusya'nın Türkiye ile işbirliği yapması durumunda tüm sorunların çözülebileceğine dikkat çekildi.

Oleg Tsıganov ve Şamil Mecidov imzası ile yayınlanan yazıda, Türkiye'nin NATO üyesi olmasına karşın son dönemde bağımsız dış politika geliştirmeye başladığına dikkat çekilerek, "Rusya ve Türkiye yakınlaşıyor. Bu sıradan bir gelişme değil. Eski fırtınalı geçmişe rağmen iki ülke arasında sorun yok. Hatta Rusya'nın en yakın ortakları ile yaşadığı sorunlar bile iki ülke arasında görülmüyor. Türkiye Rusya ile ilişkileri NATO üyesi olmasına karşın geliştiriyor." denildi.

Ankara'nın ABD'nin küçük kardeşi muamelesi görmekten bıktığı belirtilen haberde, ilginç tespitlerde bulunuldu: "Türkiye daha özgür dış politika geliştirmeye başladı. Moskova Ankara'daki gelişmeleri yakından izliyor. Rusya ve Türkiye ile iyi ilişkileri olan Azerbaycan da bu diyalogdan kazançlı çıkacak. Rekabetin olmadığı yeni açılım Rusya için önemli fırsatlara gebe."

İzvestia'da yayınlanan yorumda, Rus-Azeri ilişkilerinin geliştiği, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in babası Haydar Aliyev gibi usta bir diplomasi sergilediğini, Gürcü lideri Mihail Saakaşvili ve Ukrayna Cumhurbaşkanı Viktor Yuşçenko gibi Moskova ile riskli oyuna girmediği değerlendirmesi de yer aldı.

Haberde, "Türkiye Bakü'nün en iyi müttefiki. Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki görüşmelerde bu işbirliği büyük katkı sağlar. On yıllar boyunca süren düşman ilişkilerden sonra artık Türkiye ve Ermenistan arasında buzların erimeye başlaması dikkate alınmalı. Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Erivan'a yaptığı ziyaretin ardından 2009 yılında Ermenistan'dan Türkiye'ye elektrik enerjisi sevkıyatı yapılması kararlaştırıldı. Burada önemli olan anlaşmanın olmasıdır. İlk gerçek ilişki köprüsü kurulmuş oldu. Buna Azerbaycan nasıl bakıyor? Çok sakin. Çünkü bu adım yeni girişim ve yeni gelişmeler için fırsatlar ortaya çıkarıyor. Zira bu da Azerbaycan'ın fırsatlarını kesinlikle daraltmıyor. Bu oyunda Bakü'nün kazançlı çıkma şansı çok büyük." denildi.

25 Aralık 2008 Perşembe

@ Tony Blair: ''Hergün Kuran okuyorum!''

İngiltere eski Başbakanı Tony Blair Alman Die Zeit dergisine yaptığı açıklamada, “Hz. Muhammed çok uygar bir liderdi. Her gün Kur’an okuyorum” dedi.

İngiltere’nin eski Başbakanı Tony Blair, Alman Die Zeit dergisinden Jan Ross und Patrick Schwarz’a verdiği bir röportajda, “Düzenli olarak Kur’an okuyorum, aslında her gün okuyorum.” dedi. 55 yaşındaki politikacı, Hz. Muhammed ile ilgili olarak da “O çok uygar bir liderdi” dedi.

Geçen yıl görevini Gordon Brown’a bıraktıktan sonra AB, BM, ABD ve Rusya Dörtlü’sünün özel Ortadoğu temsilcisi olan Blair, bölgede din faktörünün çok önemli olduğunu söyleyerek, “Öncelikle insanların inançlarını anlamak gerekiyor. Farklı dinlerle uzlaşma ancak bu sayede olur” dedi.

Blair, “İslam dinine geçmeyi düşünüyor musunuz?” sorusuna da “Hayır hayır, lütfen bu konuya girmeyelim” diye cevap verdi.

Blair, muhabirin Irak ve Afganistan operasyonlarında Müslümanların baskı gördüğünü söylemesine üzerine Blair, “Kim baskı görüyor. Biz bu ülkeleri, iki büyük diktatörün elinden kurtardık” dedi.

İngiliz politikacı, başbakanlığı bıraktıktan sonra Katolikliğe geçtiğini açıklamıştı. Bu seçimin sadece karısı ve çocuklarının Katolik olması ile ilgili bir karar olduğunu, tabii manevi bir tarafı da olduğunu söylüyor.

Blair başbakanlığı döneminde inancı hakkında konuşmayı pek tercih etmeyen bir liderdi. Bu konuda büyük konuşmaktan kaçınmasının sebebini ise, “Medyanın demeçlerimi her zaman çarpıtıyor olması” olarak açıklıyor.

“İnanç her şeydir. Size güç verir.” diyen 55 yaşındaki politikacı, “Başka şeyler de var tabii bunu sağlayan, ama inanç değerlere sadık kalma gücü verir.” diye konuştu.

Blair 2008 baharında, dünyanın büyük dinlerini bir araya getirmeyi amaçlayan bir vakıf kurdu.

24 Aralık 2008 Çarşamba

@ Çin İslam’ı ticaretle tanıyor...

İslam, Çin’in uluslararası ticaret merkezi Kanton’a (Guangzhou) bin yıl önce girdiği yerden yabancı tacirlerle güçlü bir dönüş yaptı. Şantung’tan (Shandong) gelen Müslüman Jin Lei, China Daily’e 23 Kasım’da yaptığı açıklamada şunları söyledi: “İslami anlayışım çok daha genişledi ve derinleşti. Farklı ülkelerden Müslümanlarla görüştükçe, İslam’ın camiyle sınırlı olmadığını ve bir hayat biçimi olduğunu öğrendim”.

Kanton’da dört cami bulunuyor. Bunlardan en ünlüsü sahabelerden Saad ibni Ebi Vakkas tarafından yapıldığına inanılan Fener (Huaisheng) Cami’si. Şehirde aynı zamanda ibni Ebi Vakkas’a ait olduğuna inanılan bir türbede yer alıyor.

İslam 20’nci yüzyılda Kanton’da düşüşe geçti ve 2000 ulusal sayımına göre şehirdeki Müslüman sayısı sadece 9 bin 838’di. Bu durum artık değişti.

Kanton İslam Birliği, şehirde yaşayan sayısının 50 bin ila 60 bin arasında olduğunu belirtiyor.

Birliğin başkanı Wang Wenjie, şehrin dört camisinde Cuma namazı için 10 bin kişinin toplandığını söylüyor.

Camilerin almaması nedeniyle Müslümanlar, kaldırımlarda ibadet etmek zorunda kalıyor.

Kanton’un Müslümanların çoğunluk yaşadığı bölgelerinde birçok helal restoran bulunuyor. Buralarda, Arap, Çin, Afrika ve Tayland mutfağında yemekler satılıyor.

Tacirler geri döndü

Şimdilerde Kanton’da İslam’ın dirilişinin de nedeni bundan bin yıl öncesinde olduğu gibi yine tacirler.

Shanxi Üniversitesi’nde Etnoloji ve Dini Araştırmala’dan Ma Qiang konuyla ilgili şunları söyledi: “Kanton’daki günümüz Müslüman toplumun sosyal durumu Tang Hanlığı dönemine çok benziyor.” Kanton Müslümanlarıyla ilgili doktora tezi yazan Ma, “Her iki topluluk da Çin’in dünyaya açıldığı ve büyüyen bir ekonomisi olduğu zaman bir araya geldi” diye ekledi.

Uluslararası bir ticaret merkezi Kanton, Orta Asya, Afrika, Güney Asya ve Güneydoğu Asya’dan Müslüman tacirlerin uğrak noktası haline geldi.

39 yaşındaki Yemenli iş adamı Muhammed Ali Algervi, China Daily’e, “Çin’e ilk 1999’da geldim. Görür görmez vuruldum ve o zamandan beri de neredeyse burada yaşıyorum” diye konuştu.

Algervi, Kanton’da bir şirket kurarak, Arap ülkelerine mobil aksesuarlar, seramik, lastik ve araba parçaları ihraç ediyor.38 yaşındaki Yemenli Abdülbaki el-Atvani de Çin’e 15 yıl önce öğrenci olarak gelmiş. 1999’da Kanton’a taşınan Atvani, Çin ve Arap ülkeleri arasında ticaret yapıyor.

Kanton’da birçok dükkanda, Müslüman tacirler için toptan ürünler satılıyor. Bunlar arasında, elektronik Kur’anlar, Afrika ve Arap giysileri gibi ürünler bulunuyor.

Kanton’daki Uluslararası Ticaret Merkezleri’nde dükkanı olan Fang Qinghao şöyle anlatıyor: “Eğer yabancı Müslümanlar olmasaydı, çoğumuz işsiz olacaktık. Namaz zamanı geldiğinde bazen dükkanımda ibadet ediyorlar. Onlara üzerinde namaz kılabilecekleri bir karton veriyorum. Anlıyorum ki bir dinleri var fakat bunu konuşmuyoruz. Sadece iş yapıyoruz”.

@ Kanadalı Müslümanların İslam’la uyanışı...

Kanadalı Müslümanlar, tüm dünyadan önemli Müslüman konuşmacıların koştuğu ve “İslam ruhunu canlandırmak” toplantısı için hazırlanıyor.

Toplantının basın sözcüsü Nadir Şirazi, TIMETURK’e “Her sene ortalama 15 bin kişinin katılımıyla toplantı birçok kesimi kendisine çekiyor” dedi. Kuzey Amerika’dan binlerce kişi 26 Aralık Cuma günü Toronto’ya, 3 günlük konferans için akın edecek.

Aktif Kanadalı genç Müslümanların organize ettiği ve ülkedeki en büyük Müslüman toplantısı olarak kabul edilen etkinlik, Kuzey Amerika İslam Topluluğu (ISNA) toplantısını anımsatıyor.

Bu sene yedincisi yapılan etkinliğin teması “Allah’ın Peygamberi’nin Çağrısına Cevap Vermek- Batı’daki Müslümanları için Nebevi Önceliklerin Tesisi” olarak belirlendi.

Etkinlikte ayrıca Kuzey Amerika’nın her köşesinde gelen firmaların ürünlerini ve hizmetlerini tanıtabileceği büyük bir fuar alanı da yer alacak.

Konferansın sonunda, ünlü Pakistanlı sanatçı Cüneyt Cemşid ve İngiliz şarkıcı Mesut Kurtis’de ilahi konserleri verecek. Organizatörler, etkinliğin bu sene Kanada’da yılbaşı tatiline rastlaması nedeniyle daha büyük bir geri dönüş bekliyor.

İlk düzenlendiği 2003 yılından itibaren etkinlik Kuzey Amerika’dan en yüksek profilli konferanslardan biri haline geldi. İlk yıl 3 bin 500 kişilik katılımcı sayısıyla etkinlik, 2007’de 15 bine ulaşarak Kanada’daki en büyük Müslüman konferans haline dönüştü.

Küresel vatandaşlar

Tüm dünyanın çeşitli köşelerinden gelen Müslüman alimler etkinlikte katılımcılara seslenme fırsatı bulacak. Bunlar arasında Amerikalı Hamza Yusuf, İsveçli Tarık Ramazan, Kanadalı Cemal Bedavi, Kuveytli Tarık Süveydan ve Amerikalı Yahya Rodos gibi isimler yer alıyor. Batılı Müslüman alimler arasında en tanınanlarından biri olan Ramazan, konferansta “Radikal Reform-İslam Etiği ve Liberasyon” adlı yeni kitabını tanıtacak.

Etkinlikteki Mısır’ın karizmatik sunucusu ve TV vaizi Amr Halit de yer alacak. Etkinliğin kurucusu ve direktörü Fuzan Han, TIMETURK’e şunları aktardı: “Dünyanın en farklı şehri Toronto’ya böylesi zengin konuşmacılar getirerek, diğerleriyle beraber yaşamak için köprüler kurmak ve Kanada’ya faydalı olmak istiyoruz”.

Geçen yıllarla birlikte etkinlik Müslüman ve Gayrimüslim ziyaretçiler çekmeye başladı. Bunlar arasında ünlü gazeteci Robert Fisk, Amerikalı Haham ve siyasi aktivist Michael Lerner ve Pakistanlı politikacı ve kriket efsanesi Imran Han gibi isimler bulunuyor.

Organizatörler, seçkin konuşmacıların çeşitliliğinin Kanada’nın 32,9 milyon nüfusunun yüzde 1,9’unu oluşturan Müslümanların gerçek betimini yansıttığına inanıyor. Han, “Kanada’daki Müslümanlar, küresel vatandaşlardır ve tüm dünya üzerindeki insanlığa herkesten çok bağlıdırlar” diye konuştu.

Yakın zamanda yapılan bir araştırmada Müslümanların ezici çoğunluğu Kanadalı olmaktan gurur duyduğunu ve genel nüfusa oranla çok daha iyi eğitimli oldukları ortaya kondu.

@ Rusya'da Islam...

Toplam 140 milyonluk Rusya Federasyonu’nda yaklaşık 20 milyon Müslüman yaşıyor. (Nüfusun yüzde 15’ini oluşturuyorlar). Avrupa’daki Müslüman azınlıkların aksine Rus Müslümanlar yabancı göçmenler statüsünde değil. Bilakis yaşadıkları ülkenin birer vatandaşları olarak kabul ediliyorlar.

Müslümanlar Rus toplumunun önemli parçalarından. Örneğin, 2008 Pekin Olimpiyatları’nda Rus atletlerin kazandığı 23 madalyanın 10’u Müslüman atletlerin başarılarının ürünü.

Rus Müslümanlarının ekserisi Volga-Ural bölgesi ve Kuzey Kafkasya’da yaşıyor. Moskova ve Saint Petersburg gibi Rusya’nın diğer yerlerinde de azımsanmayacak bir Müslüman nüfus bulunuyor.

Rusya Federasyonu’nda Müslümanların hakim olarak yaşadığı yedi cumhuriyet: Volga-Ural bölgesindeki Başkırdistan ve Tataristan ve Kuzey Kafkasya’daki Çeçenya, İnguşya, Dağıstan, Karaçay-Çerkezya ve Kabardey-Balkarya.

Rusya’daki İslam’ın Kökleri

İslam Rusya’ya 7’nci yüzyıl ortalarında Dağıstan’dan girdi ve oradan Kuzey Kafkasya’ya yayıldı. Hicri 21’nci yılda (641 MS), Abdürrahman İbni Rabiye komutasındaki Müslüman ordusu İran’ı ve Kudüs’ü ele geçirerek Güney Kafkasya’ya ulaştı. Hicri 119’da (737 MS) Emeviler güçlü Hazar İmparatorluğu’na karşı zafer elde etmeyi başardı.

Neticesinde, daha önceleri Hazar İmparatorluğu’na bağlı Kuzey Kafkasya, Emevi İmparatorluğu’nun bir parçası haline geldi. Müslümanlar bölgeyi önemli bir yönetim merkezine dönüştürürken Kafkas kabilelerini de İslam’la tanıştırdı.

Müslüman dünyayla olan ticari ve ekonomik ilişkiler sonucunda Volga havzasında İslam sürekli büyüdü. Moğolların MS 1236’daki istilasına kadar Orta Volga bölgesinde yer alan Bulgar Krallığı, İslam’ı resmi din olarak kabul ediyordu. (MS 922, Hicri 304)

Merkezden başlayarak İslam Rusya’nın Sibirya başta olmak üzere Rusya’nın kuzeyine ve doğusuna doğru genişledi.

İslam’ın Rusya’ya girişinin ikinci dalgası, Moğolların kuzey krallığı olarak MS 1242’de kurulan Altın Ordu döneminde oldu.

Gerçekte, bölgede kalan az sayıdaki Moğol’un yerel toplum dokusunda ciddi bir etkisi olmadı ve kültür, din ve sosyal hayat aynı şekilde kaldı.

15’nci yüzyılın başlamasıyla dev Altın Ordu İmparatorluğu içinden bağımsız İslam Hanlıkları [1] ortaya çıkmaya başladı. Bu hanlıklar, Moskova ve Kiev arasında kalan ve Rusların prenslikler olarak yaşadığı alan hariç günümüz Rusya’sının neredeyse tüm bölgelerini hakimiyeti altına aldı.

İslam Hanlıkları 16’ncı yüzyılda Rus İmparatorluğu tarafından ortadan kaldırılıncaya kadar, İslam modern Rusya’nın ekseriyetinde hakim oldu.

Volga Nehri’nin Çarlık Rusya’sı için önemi nedeniyle, Volga-Ural bölgesi yeni kurulan Rus İmparatorluğu’nun eline geçen ilk bölge oldu. 15 Ekim 1552’de, daha önce bölgedeki en güçlü devlet olan Kazan Hanlığı’nın fethinin ardından, Ruslara Volga bölgesi ve Hazar Denizi’nin işgal yolları ardına kadar açıldı.

1859’da Dağıstan Müslümanları (Çeçenye ve İnguşetya Dağıstan’ı oluşturuyordu), ülkelerini Çarlık Rusya’sına İmam Şamil (1797-1871) komutasındaki 34 yıllık direnişin ardından kaybetti.

Bağımsızlık: Umut ve Gerçeklik

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması, Rus kontrolünde yaşayan Müslümanların kendi geleceklerini tayin umutlarını artırdı.

Eski Sovyetler Birliği’nin Baltık, Orta Asya ve Kafkasya’daki cumhuriyetleri bağımsızlığını ilan etmesinin ardından, birçok özerk cumhuriyet onları izledi.

Ekim 1991’de Çeçenya, Cehar Dudayev’in (1944-1996) referandumla Çeçen Cumhuriyeti’nin başkanı olarak seçilmesinden sonra bağımsızlığını ilan etti. Rus birlikleri ülkeyi terk etti ve arkasından gelen üç yıl için ülke bağımsızlığını kazandı [3].

1998’de Tataristan Cumhuriyeti’nde Rusya’dan ayrılma ilgili yapılan referandumda Tatarların yüzde 62’si bağımsızlık yönünde oy kullandı.

Daha sonra Tataristan’ın başkenti Kazan’da Rus Federasyonu’nun ilk başkanı Boris Yeltsin (1931-2007) Rusya’nın farklı bölgelerine seslendiği o ünlü konuşmasını yaptı: “Yutabileceğiniz kadar özerklik alın”.

Ancak gerçekte, Volga ve Kuzey Kafkasya bölgesindeki bağımsızlık hareketi, 7 bin 500 Rus Ordu mensubu, 4 bin Çeçen savaşçı ve 35 bin sivil olmak üzere en az 46 bin 500 (Bazı kaynaklarda bu rakam 80 bin ila 100 bin arasında [4]) insanın hayatını kaybettiği İlk Çeçen Savaşı’yla (1994-1996) son buldu.

Uluslararası toplum Tataristan’ın da bağımsızlığını tanımadı. 15 Şubat 1994’te Rusya Federasyonu ile Tataristan arasında yapılan anlaşmayla ülkenin bağımsızlık hayali yok oldu.

İttifak Partisi gibi Tatar özgürlük hareketi liderleri, Tataristan hükümetini, ülkenin bağımsızlığını ucuza satmakla suçladı. Ve ulusal bağımsızlık hareketinin muhalefetine rağmen, Tataristan’ın bağımsızlığıyla ilgili maddeler Anayasa’dan çıkarıldı.

Dolayısıyla, 30 Kasım 1992’de cumhuriyet parlamentosu tarafından kabul edilen Anayasa’nın kendisi bile 1994-2005 arasında 15 kez değiştirildi.

Sonuç itibariyle ister yasal ister askeri yollarla olsun, Rusya, Sovyet Birliği döneminde hüküm süren federe sistemini yeniden kurmayı başardı. Günümüzde Rusya Federasyonu, 83 organdan oluşuyor: 21 cumhuriyet, 46 oblast (eyalet), 9 krais (bölge), 1 özerk oblast (Yahudi Özerk Bölgesi), 4 özerk okrug (sancak) ve 2 federal şehir.

Cumhuriyetler genelde Rus olmayan etnik bölgeleri temsil ediyor. Diğer unsurlardan farklı olarak cumhuriyetler nominal olarak özerk ve her cumhuriyetin kendi anayasası, başkanı ve meclisi bulunuyor. Her cumhuriyet belli bir etnik azınlık için vatan oluşturuyor.

Volga-Ural Havzası’ndaki Müslüman Cumhuriyetler

Volga-Ural bölgesinde Müslümanların ekserisi, Tataristan ve Başkırdıstan’ta yaşıyor.

Tataristan Cumhuriyeti, Doğu Avrupa Düzlüğü’nün merkezinde yer alıyor ve Moskova’dan uzaklığı yaklaşık 800 km. Volga ve Kama nehirleri arasında bulunan ülke doğuda Ural Dağları’na kadar uzanıyor. Başkentiyse Kazan.

Tüm Rusya Nüfus Birliği’nin 2002 kayıtlarına göre Tataristan’ın toplam nüfusu 3 milyon 770 bin. Etnik Tatarlar nüfusun yüzde 52,9’una oluştururken Rusların yüzdesiyse yüzde 39,5.

Komşu Başkırdistan Cumhuriyeti, Volga Nehri ve Ural Dağları arasında kalıyor ve başkenti Ufa. Toplam nüfus ise 4 milyon 104 bin.

2002 sayımına göre, Başkırdistan’ın “ulusal mozaiği” şöyle: yüzde 36,32 Rus, yüzde 29,76 Başkır, yüzde 24,14 Tatar, yüzde 2,80 Çuvaş, yüzde 2,58 Mari (Çirmeş), yüzde 1,35 Ukraynalı, yüzde 0,63 Mordovyalı, yüzde 0.55 Udmurt, yüzde 0.42 Beyaz Rus (Belarus), yüzde 0.21 Ermeni, yüzde 0.20 Alman, yüzde 0.13 Özbek, yüzde 0.12 Azeri, yüzde 0.10 Kazak, yüzde 0.07 Tacik, yüzde 0.06 Yahudi ve sayıları 2 binden az farklı gruplar.

Bu demografiden anlaşılacağı üzere iki cumhuriyetin de ekseri nüfusunu Tatarlar ve Başkırlar oluşturuyor. Türk soyundan gelen bu iki halk etnik olarak Müslüman. Modern Tatarlar, MS 922’de İslam’ı resmi din olarak seçen Volga Bulgarlarının doğrudan akrabaları.

Ural Dağları’nda yaşayan Başkır kabilelerine de İslam’ı getiren Bulgarlar oldu. Örneğin, Müslüman coğrafyacı Yakut el-Hamavi, Şam’da bir Başkır Müslüman gördüğünü yazar. Bu kişi el-Hamavi’ye Bulgar Krallığı’nda 7 Müslüman’ın geldiğini ve Başkırlar arasında İslam’ı yaydığını söyler. [5]

Kuzey Kafkasya’nın Müslüman Cumhuriyetleri

Bölgede hakim beş Müslüman Cumhuriyet bulunur. Bunlar Çeçenya, Dağıstan, İnguşya, Karaçay-Çerkezya ve Kabardey-Balkarya.

Volga bölgesindeki Müslüman cumhuriyetlerden farklı olarak, Kuzey Kafkasya’daki etnik Rusların sayısı oldukça azdır. İkinci Dünya Savaşı esnasında, Sovyetler Birliği, Alman ordusuna yardım ettikleri gerekçesiyle Kuzey Kafkasya halkını sürgün etti.

Her ne kadar 1944’te Müslüman Çeçen, İnguş, Balkar ve Karaçay’lar Kazakistan steplerine sürülseler de, bölgenin sosyal ve demografik dokusu büyük bir değişime uğramadı.

Günümüzde Müslüman nüfus Çeçenya, Dağıstan ve İnguşya’da ezici çoğunluğu oluşturuyor.

2002 sayımına göre, Çeçenya Cumhuriyeti’nin nüfusu yaklaşık 1,1 milyon.

1 milyon 31 bin 647 Çeçen nüfusun yüzde 93,5’ini oluşturuyor. Diğer gruplar: Ruslar (40 bin 645, yüzde 3,7), Kumıklar (8 bin 883, yüzde 0.8 ve Müslüman Türk), İnguşklar (2 bin 914, yüzde 0.3) ve toplam nüfusun yüzde 0.5’ini oluşturan diğer küçük gruplar.

Komşu İnguşetya, yerel İnguş/Vaynah kabilelerin ana vatanı. Vaynahlar, günümüz Çeçen ve İnguşlarının atalarının da konuştuğu Nah dilini konuşurlar. İnguşetya, Rusya’nın en küçük cumhuriyetidir. Nüfusu 467 bindir.

2002 Rus sayımına göre, etnik İnguşlar cumhuriyetin yüzde 77,3’ünü oluşturuyor. Diğer gruplar, yüzde 20,4’le Çeçenler ve yüzde 1,2 ile Ruslar.

Kuzey Kafkasya’da en geniş bölgeye ve nüfusa sahip cumhuriyeti Dağıstan. Nüfusu 2 milyon 577 bin. Dağıstan’da 10 Müslüman etnikle beraber farklı gruplar bulunuyor.

2002 sayımına göre, Dağıstan nüfusunun yüzde 75’ini Avarlar, Darginler ve Lezgiler’den meydana geliyor. Kumıklar, Nogaylar ve Azeriler gibi Türk soyları yüzde 20’yi oluştururken Rusların oranı sadece yüzde 5. Diğer etnik gruplar, toplam nüfusun yüzde 0,5’inden az bir orana sahip. Bu kadar farklı etnik dokuya rağmen Müslümanların oranı yüzde 90,4.

Kabardey-Balkarya’nın nüfusu yaklaşık 901 bin. İki etnik bölgeden meydana geliyor: İlki Kabardeyce (Kuzey Batı Kafkas dili, ekserisi Sünni Müslüman) konuşanlar ve diğeri de Balkarlar. (Türkçe konuşan ve çoğunluğu Sünni Müslüman)

2002 sayımına göre, Kabardeyler cumhuriyetin yüzde 55,3’ünü, Ruslar yüzde 25,1’ini ve Balkarlar yüzde 11,6’sını oluşturuyor.

Diğer gruplarsa şöyle: Osetyalılar (9 bin 845, yüzde 1,1), Türkler (8 bin 770, yüzde 1), Ukraynalılar (2 bin 592, yüzde 0,8), Ermeniler (5 bin 342, yüzde 0,6), Koreliler (4 bin 722, yüzde 0,5), Çeçenler (4 bin 241, yüzde 0,5) ve yüzde 0,5’in altında diğer küçük gruplar.

Komşu Karaçay-Çerkezya’da toplam nüfus yaklaşık 439 bin. Karaçaylar ve Çerkezler olarak ülkede iki ana etnik Müslüman grup yaşıyor.2002 sayımına göre Karaçaylar cumhuriyetin yüzde 38,5’ini, Ruslar yüzde 33,6’sını ve Çerkezler yüzde 11,3’ünü oluşturuyor.

Diğer gruplar: yüzde 7,4 Abhazlar, yüzde 3,4 Nogaylar, yüzde 0,8 Osetyalılar, yüzde 0,8 Ukraynalılar, yüzde 0,7 Ermeniler ve yüzde 0,5 Tatarlar.



Kaynaklar

* Almira Ahmedov, eski Sovyetler Birliği’ndeki Müslümanların durumu gibi genel ilgi alanları ve gündem konularında çalışmalar yapan serbest gazeteci.

[1] Hanlık, Han adı verilen siyasi ve askeri liderin yönettiği bağımsız Türk devletlerine verilen ad.

[2] Rusya’nın Kafkaslar bölgesinde Müslümanlar, Rus varlığını anavatanlarının işgali olarak görmeyi sürdürüyorlar.

[3], [4] Tony Wood’un Yeni Sol Dergisi “Çeçenya Olayı” adlı makalesi.

[5] Şihabettin Mercani. Mustafad al'-akhbar fi Ahwali Qazan wa Bulgar. Kazan: Tataristan Yayınları, 1989, sf.134

[6] Gerçekte Stalin, Müslümanların çoğunluk olduğu Kuzey Kafkasya’daki sosyo-politik harmoniyi bozmak için baskıcı bir sürgün politikası yürüttü. Kuzey Kafkasya halklarının Nazilere yardım ettiği iddiası birçok çağdaş tarihçi tarafından reddedildi.