23 Temmuz 2009 Perşembe

@ Ingiliz gözüyle Türkiye dış politikalari...

Chatham House olarak bilinen İngiltere’deki Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsünün Müdürü Robin Niblett, dış politikada Türkiye’nin, aynı anda birçok yerde etkili olmaya çalışmak gibi bir riskle karşı karşıya olduğunu belirterek, bazı odaklanma alanları belirlemenin, Türkiye’nin daha etkin olmasını sağlayabileceği görüşünü dile getirdi. Bugün kendisini stratejik olarak son derece önemli bir bölgede bulan Türkiye’nin, en ilginç jeopolitik sorunların kesişme noktasında olduğunu keşfettiğini söyleyen Niblett, Türkiye’nin özellikle son 2-3 yıldır üstlendiği aktif dış politikanın yanı sıra iç politikasındaki gelişmeler ile uzun vadede gerçekten güçlü bir dış politika rolü üstlenme kapasitesi arasındaki karşılıklı etkileşimle yakından ilgilendiklerini kaydetti.
Türkiye’nin bölgesindeki anlaşmazlıklarda arabuluculuk rolü üstlenmeye yönelik girişimleri konusunda da Niblett şunları kaydetti: ‘’Bana kalırsa Türkiye’nin karşı karşıya olduğu risk, aynı anda birçok yerde etkili olmaya çalışması. Çin, Suriye, Gazze, Irak, Afganistan-Pakistan meselesi... Bu kadar dış politika aktivizmini sürdürebilmek, derin diplomatik kapasite gerektiriyor. Bence bu olumlu bir istek ve Türkiye’nin oynayabileceği rolün çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ancak bunları nasıl yönettiği, bu farklı zorluklar arasında enerjisini nasıl paylaştırdığı konusu çok ilginç olacaktır. Türkiye bu anlamda bazı konularda daha destekleyici bir rol üstlenirken bazılarında daha aktif rol oynamayı isteyebilir. Bu aşamada bazı odaklanma alanları belirlemenin daha etkin olmasını sağlayabileceğini düşünüyorum. Belki Suriye ile kuzey Irak ve Irak’ın istikrar kazanması odaklanılacak iki alan olabilir. Bu sırada ABD de örneğin Arap-İsrail meselesinde daha aktif bir rol oynayabilir.’’ Niblett, Türkiye’nin, özellikle de ekonomik potansiyeli dolayısıyla Karadeniz ve Kafkaslar bölgesinde de oldukça güçlü bir aktör olabileceğine işaret ederek, ‘’Türkiye’nin değişim yaratacak güçlü bir ülkeden çok, diğerlerinin anlaşmaya varmasına yardımcı olacak dürüst bir aracı olarak görüldüğünü düşünüyorum. Bu çok farklı bir rol. Bu, bir dönem ABD’nin oynayabildiği ama Bush döneminde uzaklaştığı bir rol’’ diye konuştu. Londra / aa

@ Avrupa Birliği'nde dinin rolü ne kadar

Bir ekonomik topluluk olarak kurulan AB, 27 üyeli bir siyasi birliğe dönüştü. Peki, Avrupayı ve birliğe üye ülkeleri özünde bir arada tutan ortak değerler hangileri?

Bu soruyu yanıtlayan Köln Üniversitesi’nde Uluslararası Hukuk Profesörü olan Bernhard Kempen, Avrupa Birliği’nin öncelikle kamusal açıdan kurumsallaştırılmış, insan onurunun güvence altına alındığı, bireysel ve temel medeni hakların en önemli değerler olarak benimsendiği bir yapı olduğuna dikkat çekiyor.
Bununla birlikte Kempen, birliğin dini özgürlüklerin korunduğu ve kiliselerin kendilerini yönetebilmelerine izin verilen bir zemini olduğuna dikkat çekiyor. Hukukçu Kempen, “Tanrısız bir topluluk benim düşünemeyeceğim bir durum. Gayet tabi ki birlik içindeki semavi bağı korumak durumundayız. Aksi takdirde birlik içerden çöker” diyor.
Dini mirasla ne kastediliyor?
Tanrı sözcüğü Avrupa Anayasası’na girmedi. Lizbon Antlaşması’nda da bunun yerine “dini mirastan” söz edildi. Bu muğlâk bir ifade. Hiçbir şeyi dışlamadığı gibi ne içerdiği de belirsiz. Hıristiyanlık, Yahudilik ve İslam olabilir. Hıristiyanlar, Lizbon Antlaşması’nda Tanrı’ya atıf yapılmasının yanı sıra Avrupa’nın Hıristiyan temellerine dikkat çekilmesini istemişlerdi. Papa II. Johannes Paul, Hıristiyanlığı Avrupa’nın anadili olarak tanımlamıştı.
Köln Üniversitesi'nde kilise hukukçusu olan Profesör Stefan Muckel, Hıristiyanların Avrupa Birliği’nden beklentilerini şu sözlerle aktarıyor:
“Avrupa’nın yeni antlaşmasının giriş bölümü Hıristiyanların beklentisine yanıt vermiyor. Ancak şu da kabul edilmeli. Lizbon sonrası, bugüne kadar olduğundan çok daha farklı olarak, Avrupa hukukunda kilise ve dini toplulukların hukuki statüleri kadar bireysel dini haklarını da çok kapsamlı bir şekilde korumaya dönük çok çeşitli karar alma süreçleri olacaktır.”
AB diyalog öngörüyor
Bildunterschrift: Großansicht des Bildes mit der Bildunterschrift:
Avrupa Birliği açısından kiliselerle dini topluluklar özellikle Avrupa'nın bütünleşmesi bakımından vazgeçilmez ortaklar konumundalar. Hatta Lizbon Antlaşması, birliğin kilise ve dini topluluklarla açık, şeffaf ve düzenli bir diyalog yürütmesini öngörüyor. Bununla birlikte bu diyalogun esasları ayrıntılı bir şekilde belirtilmiyor.
Erfurt Üniversitesi'nden Teolog Christof Mandry ise şu görüşü savunuyor:
“Avrupa'ya ve dini mirasa nelerin dâhil olduğunu söylemek sadece tarihle ilgili bir konu değil. Avrupa'ya nelerin ait olacağı, aynı zamanda geleceği de ilgilendiren siyasi bir konu. Bu nedenle Avrupa bilincine ve siyasi birliğine uyum sağlamanın, Müslümanları da ilgilendiren bir konu olduğunu ve bu özdeşleşme imkânının onlara da tanınması gerektiğini, kabul edilebilir buluyorum.”
Özetle Lizbon Antlaşması'nda yer alan dini miras ifadesi birliğin gelişiminde açık kapı bırakıyor. Bu nedenle Avrupa değişime açık bir zemine sahip. Kaynak: http://www.8sutun.com

22 Temmuz 2009 Çarşamba

@ 21. yüzyılda batı dünyası Allah’a yöneliyor...

21. yüzyılda Batı dünyası hızla ateizm saplantısından kurtulup Allah’a yöneliyor. Dış basında sürekli ünlü politikacıların, yazarların, sanatçıların inançlı olduklarını nasıl ifade ettiklerini okuyoruz. Bu sözlerden örnekler vermek istiyorum:

MADELEINE ALBRIGHT, Eski ABD Dışişleri Bakanı:
"Geçen sene devletin internet sayfasında "Amerika'da İslam" başlıklı bir bölüm açılmasından memnuniyet duyuyorum. Bunun amacı herkesin İslam'ın Amerikan hayatındaki pozitif gücünü görmesini sağlamak..." 1

PRENS CHARLES, İngiltere Prensi:
".Kontrolden çıkan modern materyalizm çağında Batı'nın İslam dininden öğreneceği çok şey olduğunu söyleyen Prens Charles, tahrip edilen masumiyetin ve kaybolan tevhidi kainat anlayışının İslam'ın katkısıyla yeni bir boyut kazanabileceğini açıklıyordu."2

Londra'nın batısındaki ilk resmi İslami okulu ziyaret eden Prens Charles, dinin topluma kazandırdıklarının çok önemli olduğuna dikkat çekmiştir: "İslam dininin toplumumuza kazandırdığı değerleri takdir ediyor ve bundan memnunluk duyuyoruz."

Jean-Claude Van Damme, sinema oyuncusu:
Allah'a çok uzun zamandır inanıyorum. Ancak birkaç senedir Allah'ı seviyorum. Bazı insanlar bunu duymak istemiyorlar. Çok güçlü ve oldukça iyi bir şekilde geri döndüm. İyi bir insan olmak için elimden gelenin en iyisini yapacağım." Ve Van Damme aksiyon filmlerini seyredenler için bazı haberler veriyor: "dövüş sahnelerinin çoğu etki altında yapıldı." "Tüm aksiyon sahnelerini hastayken yaptım" diyor Van Damme, hap kullandığını kastederek. "Uyku haplarına bağımlı olmuştum". İyileşmesini Allah'ın yardımına ve rehabilitasyon merkezine bağlıyor...3

Jennifer Aniston, sinema oyuncusu:
"... Allah'a inanıyorum. Bizim güçlü olduğumuzu ve tüm bunları da kendi kendimize yaptığımızı sanmıyorum..."4

Kirk Douglas, sinema oyuncusu:
"Geçirdiğim felcin en önemli sonuçlarından biri Allah'a olan inancımı bir kez daha göstermiş olması. Felçten sonra fark ettim ki, konuşabilme mucizesini artık bir lütuf olarak görüyorum..."5

Denzel Washington, sinema oyuncusu:
"... Benim için önemli olan şeyler kafamda çok açık: Allah, aile... Bu sırayla... Bu Allah'ın planı, benim değil... Dünyanın bütün ağırlığını her gece yatağıma taşımak zorunda değilim. Bunun yerine duamı ediyorum ve güzelce uyuyorum..."6

"...Allah'ın elini hayatımda hissettim ve bundan hiç şüphem yok... Eşim oldukça dindar... Tüm duaları biliyor... Çocuklara da duaları öğretti ve şimdi benden daha çok dua biliyorlar!... Geçen akşam bir arkadaşımız bize yemeğe geldi ve hepimiz yemekten önce şükür duası yaptık... Çocuklar İncil'den ezbere bildikleri dört duayı okuduktan sonra..."7

Gwyneth Paltrow, sinema oyuncusu:
Ben kadere inanırım ve herşeyin olması gerektiği gibi olduğuna inanırım. Hiçbir şey kaza sonucu olmaz."8

Arnold Schwarzenegger, sinema oyuncusu:
Arnold Schwarzenegger: Ben Allah'a inanırım ve bu yüzden ... şeytana da inanırım. ... hepimiz iyiye ve kötüye inansak daha iyiye gideriz. Bu hergün başımıza gelen birşey. Aklınıza kötü düşünceler gelir. İyiyi mi seçmelisiniz yoksa kötüyü mü?

Şeytanın yapacağı hiçbir teklif beni ayartamaz. Yapacağı her teklif geçici bir zevk olacaktır. İyi ve güzel olan şeyler aynı zamanda geri de tepebilir. Bu yüzden kolay yolu seçmemelisiniz. Amacınızı belirleyip hiçbir şeyin sizi yoldan çıkarmasına izin vermemelisiniz."9

Shakira:
"Allah'a teşekkür ederim. Çünkü bu bana ALLAH'tan bir hediye..." (Latin Müzik Ödülleri Töreni Konuşması 2000)

Sinéad O'Connor:
"...Allah'a bana yardım etmesi için yalvarırdım. Ve Allah bana yardım etti, bana sesimi, içgüdülerimi ve hislerimi verdi. İçimizde olan Allah'tır."10

A.J. McLean (Back Street Boys Grubu):
A.J. McLean: "Allah... Allah'tan herşeyi isteyebilirsiniz. Eğer ailenizle konuşamıyorsanız, aileniz veya arkadaşlarınız yoksa, daima Allah'la konuşabilirsiniz. Her zaman huzuru bu şekilde bulabilirsiniz... Allah bizi birarada tuttu, bize güç verdi. Bizi daha uzun süre birarada göreceksiniz çünkü biz inançlıyız ve biz her zaman Allah'a yakın olduk."11

Müslümanlar dünyanın en hızlı büyüyen grubu... " (USA TODAY, Nüfus referans bürosu, 17 Şubat 1989, s.4A)

"İslam Kuzey Amerika'da en hızlı büyüyen din..." (TIMES MAGAZINE )

"İslam Amerika'da büyümeye devam ediyor, hiçkimse bundan şüphe etmiyor!" (CNN, 15 Aralık, 1995)

Hillary Clinton: "İslam Amerika'da en hızlı büyüyen din. Birçok insanımız için bir yol gösterici ve denge unsuru." (LOS ANGELES TIMES, 31 Mayıs 1996, s.3)

İngiltere'nin ünlü gazetesi Daily Telegraph'da 23 Aralık 1997'de yayınlanan bir makalenin başlığı şuydu: "Amerikan Anketlerinde Sonuç Allah'a Dönüş". Bu makalenin önemli bölümleri şöyledir: "Amerika, dini inançta güçlü bir dirilme yaşıyor. Son on yılda Allah'a ve mucizelerin varlığına inanan insanların yüzdesi çok fazla arttı... Sonuç olarak tüm zamanların en yoğun şiddet ve uyuşturucu bağımlılığıyla birlikte daha fazla sayıdaki insan bir sığınak olarak kiliselere dönüyor."12

Kaynak: http://www.batidunyasi.com

1 http://usinfo.state.gov/usa/islam/s122000.htm
2 Aksiyon Dergisi, 31 Nisan - 5 Mayıs 1997
3 http://mrshowbiz.go.com/news/Todays_Stories/970411/4_11_97_3vandamme.html
4 http://www.youmagazine.com/celebrities_index.html
5 http://people.aol.com/people/pprofiles/kdouglas/archives/archive1.html
6 http://dev.celebsites.com/denzelwashington/ (McCalls, Temmuz 2000 röportajı)
7 http://dev.celebsites.com/denzelwashington/ (Weekend Conversation with Denzel
Washington, 12 Aralık 1999)
8 CNBC-e televizyonu
9 http://www.sinemafanatik.com/
10 Time International Magazine, sayi. 45, 9 Kasim 1992, s. 57
11 http://www.amuznet.com/chat_ajmclean.asp
12 http://www.telegraph.co.uk

20 Temmuz 2009 Pazartesi

@ Türkiye, İslâm âlemi için yeni bir tecrübe...

Arap dünyasında en çok izlenen televizyon kanallarının başında gelen MBC kanalının Prime Time'da en çok izlenen "El-Hayatu Kelime" isimli programının geçen haftaki özel konusu Türkiye idi. Riyad'ta canlı olarak 11 Temmuz 2009 Cuma günkü yayınlanan programda seçilen başlık ise "Türkiye…Yeni bir Tecrübe" oldu. Temmuz 2009'un ilk haftasında bir dizi sempozyum ve toplantıya iştirak etmek üzere ülkemizi ziyaret eden Dr. Selman El Ûdeh, bu seyahat neticesindeki intibalarını haftalık programında izleyicilerine aktardı. Programda Türkiye'nin İslâm dünyası için model olması, Avrupa Birliği'ne katılma süreci, son yıllarda modernleşme yolunda katettiği mesafe, Türklerin İslâm dünyasıyla aynı safta yüzyıllar boyunca karşılaştıkları problemlere karşı birlikte durduğu konularına değinildi. Bunun yanında son yıllarda da gerek Gazze için Davos'taki duruşu, gerekse dünyanın dört bir yanındaki ezilen Müslümanlara sahip çıkması ile Türkiye'nin İslâm dünyasında dikkatleri çekmeyi başardığını söyleyen Ûdeh, Arap dünyasında Türkiye hakkında fazla bir şeyin bilinmediği, mevcut bilgilerin sathi ve kulaktan duymanın ötesine geçmediğini dile getirdi.

Son yıllarda da gerek Gazze için Davos'taki dik duruşu, gerekse dünyanın dört bir yanındaki ezilen Müslümanlara sahip çıkması ile Türkiye'nin İslâm dünyasında dikkatleri çekmeyi başardığını söyleyen Ûdeh, Arap dünyasında Türkiye hakkında fazla bir şeyin bilinmediği, mevcut bilgilerin sathi ve kulaktan duymanın ötesine geçmediğini dile getirdi.

Son yıllarda gerçekleşen seçimlerindeki şeffaflığı, sosyal altyapının sağlamlaştırılmasında toplumun katkısı, iktisadî alanda başarısı, rasyonel ve yapıcı hedefleriyle, Türkiye altyapısının başları döndüren bir hızla gelişmekte olduğunu dile getiren Ûdeh, "5-10 sene evvel Türkiye'yi ziyaret edenimizin, şu sıralarda tekrar ziyaret etmesi durumunda, sunulan hizmetler ve kalitesi açısından çok büyük farklılıkların olduğunu görecektir" şeklinde konuştu.

17 Temmuz 2009 Cuma

@ Özal’ın rüyasının ötesinde...

Mustafa Özcan'ın bugunku köşe yazısı:

Ertuğrul Özkök yazdı ya da yeniden hatırlattı: “Özal, olaylar bu şekilde gelişirse, önümüzdeki 20-30 yıl içinde Gürcistan, Nahcıvan ve Kuzey Irak, Türkiye’nin arka bahçesi olur…” demiş. Nabucco imza töreninde Gürcistan lideri Saakaşvili ve diğer bölge ülke liderleri vardı. Nuri Maliki de törende hazır bulunanlar arasındaydı ve Irak doğalgazının yarısını bu hat üzerinden dış piyasalara aktarmaya hazır olduklarını söyledi. Gürcistan bir biçimde Türkiye ile birleşmeye hazır olduklarını daha öncesinde ilan etmişti. Bu Türkiye’nin Kafkaslar’a doğru genişleme istidadı ve potansiyeli anlamına geliyor. Şimdi Kürtlerin Musul vilayeti çerçevesinde Türkiye ile birleşmek istediklerini yabancı kaynaklar da aktarıyor. Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi gerekirse Musul’da Türkiye’ye askeri üs verebileceklerini duyurmuştu. Bütün bunların anlamı Türkiye’nin Özal’ın rüyasının ötesine geçtiğiydi. Özal’ın ölümünün üzerinden 20 yıl geçmeden bütün bu öngörüler oldu da bitti bile. Geride daha büyükleri veya Özal’ın öngörmedikleri yani rüya ötesi kaldı. Özal’ın ölümünün üzerinden 30 yıl geçmeden bir şekilde Ortadoğu’da yeni Osmanlı düzeninin hakim olduğuna şahit olabiliriz. Çoğu gitti azı kaldı ve bu süreç giderek hızlanıyor. Hızlandıkça da kartopu gibi büyüyecek. ABD’nin çekilme planı ve 12 Haziran (2009) tarihinde yaşanan Türkiye merkezli ve bölgesel olaylar Türkiye’nin önündeki son engelleri de kaldırmış oldu. Türkiye’nin önü şimdi siyasi olarak düz bir ova gibi. Bunun Allah’ın takdirinin dışında hiçbir anlamı da yok. Hiç kimsenin iradesi de. 1 Mart tezkeresi geçmiş olsaydı şimdi bırakın Ortadoğu’da önümüzün açılmasını bahtımız kararmıştı bile. Bundan dolayı Cengiz Çandar gibi tezkereciler yeni gerçekleri görmekte zorlanıyorlar. Kürtlerin Türkiye ile bütünleşme eğilimlerine dudak bükebilirler. Lakin bu dudak bükme gerçekleri değiştirmez.

İnanmayanlar olsa da tarihin akışı değişmez. Nitekim, 1 yıldır Kürtlerin Türkiye ile birleşme fikrini billurlaştırdıklarını ve netleştirdiklerini söyleyen Uluslararası Kriz Grubu’nun Raportörü Joost Hiltermann Cengiz Çandar gibi Kürtlerin Türkiye’ye katılımına şüphe ile yaklaşsa ve pek de inanmasa da yine de Kürtlerin buna kuvvetli bir şekilde inandıklarını da söylemeden edemiyor. Merkezi Brüksel'de bulunan Uluslararası Kriz Grubu'nun Türkiye'de yankı bulan "Kuzey Iraklı Kürt liderlerin Türkiye ile birleşmek istediği" yönündeki raporunu kaleme alan analist Joost Hiltermann, bu senaryoyu gerçekçi bulmadığını söylüyor. Raportör, Sabah’a verdiği demecinde, Kuzey Irak'ın "yeni Musul" olarak Türkiye'ye bağlanması ihtimalini "gerçek dışı" bulmakla birlikte, üst düzeydeki Kürt liderlerin, Bağdat yönetimine karşı bu inancı taşıdığını itiraf ediyor. Hiltermann, Kuzey Irak'ın Türkiye ile birleşmesini isteyen Kürt çevrelerinin adını gizli tutma sözü verdiğini belirtti.

Joost Hiltermann, Barzani'nin yakın çevresinin Türkiye ile "siyasi birliği" arzulamadığına dikkati çekerken Barzani cephesininse Kuzey Irak için 'bağımsızlık' rüyasını taşıdığını fakat Türkiye'nin buna hiçbir zaman izin vermeyeceğinin farkında olduğunu ifade ediyor. Kuzey Iraklıların ne Bağdat'ın Maliki yönetimine ne de İran'a güvendiklerini, ABD'nin çekilmesi sürecinde bir tek Türkiye'ye bel bağladıklarını öne süren Hilterman'ın, değerlendirmelerinin bazıları şöyle: Son bir yıldır Kuzey Irak'taki bazı Kürt çevrelerinin Türkiye ile "siyasi birlik" senaryosunu geliştirdiklerini gördüm. En büyük neden ABD'nin çekilecek olması ve Bağdat yönetimi ile Kuzey Irak'ın giderek arasının açılması. Ancak ricaları üzerine adlarını vermedim. Sadece üst düzey bir Kürt lider ve bir Kürt Bakan olduğunu söyledim. Ben kendilerine de böyle bir ihtimalin 'gerçekdışı' olduğunu söyledim. Ama onlar yine de bu inancı besliyorlar. Barzani'nin yakın çevresi daha çok bağımsızlık umudunu taşıyor. Fakat onlar da Bağdat'a karşı Türkiye'nin korumasının öneminin farkında. Ne Bağdat'a ne de İran'a güveniyorlar. Türkiye'nin Kuzey Irak'ın bağımsızlığını asla desteklemeyeceğinin de farkındalar.

Osmanlı’nın çökmesi de gerçekçi değildi, kimilerine göre dirilmesi de aynı şekilde öyle olabilir. Lakin gerçekler kimilerinin gerçekçi bulup bulmadıklarına göre şekillenmez. Tarihin seyri ve akışı kimilerinin gözlerini karartmasıyla değişmez. Gözleri kapatmakla güneş kararmaz. Arapların deyimiyle güneş çuvalla örtülmez veya bizim deyimimizle balçıkla sıvanmaz. Nabucco, Türkiye’nin Özal’ın da rüyasından öteye geçtiğini gösteriyor. Tarih Türkiye’nin önündeki çakılları temizliyor. Türkiye istikbalinde, yeniden muhteşem tarihine geri dönüş yapıyor. Katar’da yayınlanan el Arab el Yevm’de yazan Havas Takiye’nin Radikal çeviride iktibas edilen ‘Körfez İran’a karşı Türkiye’ye sarılıyor’ haberi de bu yönde bir başka kanıtı temsil ediyor.

9 Temmuz 2009 Perşembe

@ Obama: ABD ve Rusya, en dindar ülkeler

Görüşmede Kiril, 2 ülke Hristiyan toplumları arasında diyalogun çok önemli olduğuna dikkat çekerek, "İki ülke kardeş olmalı." dedi. Kiril, Rusya'da birçok kimsenin ABD'nin yeni başkanını iki ülke ilişkilerinin gelişimini sağlayan bir kişi olarak gördüklerini belirtti. Obama da cevaben, "ABD ve Rusya, aynı Hristiyan değerler sistemine sahip. Bizler en dindar ülkeleriz." değerlendirmesinde bulundu. Obama, Hristiyan birliğini teşvik eden çalışmalarından dolayı da Kiril'e teşekkür etti.

2 Temmuz 2009 Perşembe

@ Newsweek: Türkiye, kriz sonrası hızlı parlayacak

ABD’de yayımlanan Newsweek dergisinin 13 Temmuz 2009 tarihinde çıkacak olan sayısında, Türkiye’nin kriz sonrasında parlayacağı yorumuna yer verildi. New York merkezli Traxis Partners Hedge Fonu İdari Ortağı Barton Biggs imzasıyla “Türkiye karar aşamasında” başlığıyla yayınlanan yazıda, “Dünyanın 17’nci büyük ekonomisi olan, çok geniş gizli gücüyle 71 milyon nüfuslu ülke için elinde olmayan kriz çok üzücü durum. Avrupa Birliği’ndekilerin aksine, Türkiye’nin nüfusu ve işgücü artmakta. Halkı ve bankaları, kamu sektörü büyük borç içinde değil. Bankaları Avrupa, İngiltere, ABD ile karşılaştırıldığında tümüyle daha sağlıklı” denildi. Türkiye’nin büyük, işleyen demokratik bir Müslüman ülke olarak Orta Doğu’daki diğer ülkelere örnek olduğu, AB’nin güney kanadında bir dayanak noktası olduğuna işaret edilen yazıda, “Türkiye, Avrupa’nın en büyük ve muhtemelen en güçlü ordularından birine sahip. Gelibolu’dan Kore ve Vietnam’a kadar ‘Türklerle uğraşma’ efsanesi devam etmektedir” görüşüne de yer verildi.

24 Haziran 2009 Çarşamba

@ Rusya'dan İslamiyet açılımı

Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev, yeni İsrail hükümeti dahil, tarafların 2009 sonunda Moskova'da Ortadoğu zirvesinin gerçekleştirilmesi konusunda hemfikir olduklarını söyledi. Bir yıldan bu yana Ortadoğu barış görüşmelerine ev sahipliği yapmak için çalışan Moskova, hedefine ulaştı. ABD Başkanı Barack Obama'nın Mısır'a gerçekleştirdiği ziyaret ve İslam dünyasına yönelik konuşmasının ardından, Rusya liderinin de bölgeye gitmesi dikkat çekti.

Kremlin'den yapılan açıklamada, Kahire'de Arap Ligi'ne üye ülkelerin temsilcileri ile bir araya gelen Medvedev, "Yeni İsrail hükümeti dahil olmak üzere, taraflar 2009 sonunda Moskova'da gerçekleşecek zirveye katılacaklarını resmen bildirdi." dedi. Medvedev, İsrail-Filistin sorunun Doğu Kudüs'ün başkent olacağı Filistin devletinin kurulması ile çözülebileceğini söyledi ve Moskova'da gerçekleşecek konferansta konu ile ilgili önemli gelişmeler sağlanabileceğini kaydetti.

Medvedev şu tespitlerde bulundu: "Öncelikle Filistin ve diğer Arap topraklarındaki işgalin sona ermesi gerekiyor. Kapsayıcı ve adil bir güvenlik yapısı kurulmalı. Bunun sonucunda da Doğu Kudüs'ün başkent olacağı, bağımsız, egemen ve yaşayabilir bir Filistin devleti kurulmalı. Bu devlet tüm komşuları ile, elbette İsrail ile de barış içinde yaşamalı."

"Rusya, İslam dünyasının bir parçası"

Rusya'nın İslam dünyasının bir parçası olduğuna değinen Medvedev, "Ülkemizde farklı inanç ve kültürlere saygı geleneği var. Size doğrudan şunu söylüyorum: Ülkemizin İslam dünyası ile dostluk kurma yönünde bir çaba göstermesine gerek yok. Bizim ülkemiz zaten İslam dünyasının bir parçası. Rusya'da yaklaşık 20 milyon Müslüman yaşıyor. Bu rakamlar durumu anlatıyor. Rusya İslam Konferansı Teşkilatı'nda da gözlemci statüsünde faaliyet gösteriyor." dedi.

Farklı inançların birbirlerine karşı saygılı olmaları yönündeki yaklaşımın Rusya'nın öncelikleri arasında olduğuna değinen Rusya lideri, Obama'nın konuşmasına atıfta bulunarak, dünyanın ne kadar değiştiğine dikkat çekti. Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mabarek'le de bir görüşme gerçekleştiren Medvedev, bu ülke ile askeri, enerji ve ticaret alanlarında bir dizi anlaşma imzaladı. Medvedev'in Afrika gezisine Mısır'ın ardından Nijerya, Namibya ve Angola ile devam etmesi bekleniyor.

Hamas ve Hizbullah zirveye çağrılmayacak

Hamas'la kurduğu temas nedeni ile İsrail'in tepkisini çeken Moskova'nın zirveye Hamas ve Hizbullah temsilcilerini çağırmayacağı kaydediliyor. İsrailli yetkililerin Rusya'dan Hamas ve Hizbullah'ın temsilcilerinin zirveye katılmamaları yönünde garanti almalarının ardından davete olumlu cevap verdikleri belirtiliyor. Diğer taraftan Filistin lideri Mahmut Abbas da Moskova zirvesine katılabileceklerini, ancak İsrail'in yerleşim yerleri açmayı durdurmasının ve iki devletli çözüm önerisine sıcak bakmasının şart olduğunu söyledi.

İsrail ve Filistin yönetimi arasında ABD eski Başkanı George W. Bush'un ev sahipliğinde Kasım 2007'de gerçekleşen görüşmelerde ilerleme sağlanamamıştı. Aralık 2008'de İsrail'in bin 300 Filistinli'nin ölümü ve 5 binden fazla Filistinli'nin de yaralanmasına neden olan Gazze saldırısının ardından görüşmeler kesilmişti. Haziran 2007'de Gazze'de kontrolü ele geçiren Hamas, bölgede etkinliğini sürdürürken, uluslararası areneda resmen tanınan Fetih hareketi ve Cumhurbaşkanı Mahmut Abbas da Batı Şeria'da faaliyet gösteriyor.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Mayıs 2008'de yaptığı davette geçen yaz Moskova'da Ortadoğu zirvesi yapılmasını istemiş, ancak İsrail kısa sürede hazırlığın yapılamayacağı gerekçesi ile karşı çıkmıştı. Birleşmiş Milletler, Rusya, ABD ve Avrupa Birliği temsilcilerinin katılımı ile oluşturulan Ortadoğu Dörtlüsü, İsrail-Filistin sorununun çözümü için çalışmalarını sürdürüyor.

20 Haziran 2009 Cumartesi

@ Türkiye'nin dünyadaki rolü artacak!

Türk ekonomisinde toparlanmanın işaretlerinin görüldüğünü belirten IMF Birinci Başkan Yardımcısı John Lipsky, krizden çıkışta Türkiye’nin dünyada rolünün artacağını söyledi.

IMF Birinci Başkan Yardımcısı John Lipsky, küresel kriz ortamında Türkiye ekonomisi için ‘iyimser cümleler’ kurdu. Türk Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD) Bodrum’da düzenlenen Yüksek İstişare Konseyi (YİK) toplantısında konuşan Lipsky, 2009 yılının son döneminden itibaren küresel ekonomik krizden zarar gören ülkelerin yavaşça toparlanma içine gireceklerini, Türkiye’nin hem bölgesinde hem de dünyada artan rol oynayacağını söyledi. Türkiye’nin geçen yıl dördüncü çeyrekte yıllık bazda yüzde 6.2 daraldığını, bu yıl ilk çeyrek sonuçlarının, sanayi üretimi, kapasite kullanımı ve istihdamda 2001’deki krize göre daha hızlı küçüldüğü için çok daha kötü olması olasılığı bulunduğunu belirten Lipsky, bunun sonucu IMF’nin, bu yıl Türkiye’de ekonomik faaliyetlerde yüzde 5 azalma öngördüğünü ifade etti. Lipsky, Türk ekonomisinin esneklik ve direnç gösterdiğini, bankacılık sektörünün önemli kárlar sağladığını ve güçlü sermaye yapısı olduğunu belirtti.

Özel sektörün önceki krizlerdeki acı deneyimlerinden iyi dersler çıkardığını söyleyen Lipsky, uluslararası yatırımcı güveninin düzelmesinin faiz oranlarının istikrara kavuşmasına yardımcı olduğunu ve Türk tahvillerinin Eylül 2008’den önceki seviyesine döndüğünü bildirdi. Tüketici güveninin güçlü biçimde geri geldiğini söyleyen Lipsky, özel sektöre kredi vermenin olumlu ivme kazandığını, bütün bu işaretlerin Türk ekonomisinin düzelmenin eşiğinde olabileceğini gösterdiğini belirtti. Lipsky, artan bütçe açığı ve zayıflayan kredi kalitesinin, güçlü biçimde halledilmediği sürece büyümenin görünümünü olumsuz etkileyebileceğini söyledi. Lipsky, Türkiye’nin geleceği için büyük iyimserliğe sahip olduğunu ve her şekilde Türkiye’ye desteğe hazır olduklarını ifade etti.

ZARAR 2. DÜNYA SAVAŞI’NDAN BÜYÜK

Küresel krizin dünyaya maliyetinin 2. Dünya Savaşı’ndan büyük olacağını ifade eden Babacan, sözlerini şöyle sürdürdü: ‘Küresel finansal koşullardaki aşırı sıkılık devam ediyor. Sağlam bir getiriyle hesapları kitapları yapıp yatırım kararı verelim. ÖTV ve KDV indirimlerinin ilelebet olmayacağının önemli sinyalini verdik. İndirimlerin yavaş yavaş kalkmasının uygun olduğunu düşündük.’ Hükümetin orta vadeli program üzerinde çalıştığını dile getiren Bakan Ali Babacan, bunun güçlü yapısal reformları içerdiğine işaret etti.

17 Haziran 2009 Çarşamba

@ Vicdandan kaçış yok!

Rus bilimcilerin yaptığı araştırma, her insanın bilimsel olarak vicdan sahibi olduğunu ortaya koydu.

Rusya'daki Beyin Araştırmaları Enstitüsü'nden uzmanlar, insan beyninin sözgelimi kişi yalan söylediğinde tepki verdiğini ve bu durumu protesto ettiğini ortaya koydu. Araştırmacılar ayrıca, vicdanın bilgisayar ekranında izlenebileceğini de belirtiyor. Rus biliminsanlarının araştırması, vicdansız insan olmadığını öne sürüyor. Hatta uzmanlar, vicdanın oluşumunu da gözlemlemeyi başardı. Araştırmanın en ilginç taraflarından biri uzmanların, yalan söyleme üzerinde çalışırken, vicdan olgusuyla tesadüfen karşılaşmış olmaları.

Özel bir bilgisayar programıyla, bu programa özel bağlantılarla bağlı insan beyninin faaliyetlerini değişik durumlarda izleyen araştırmacı ekipten Maxim Kireev, deneylerden birini şöyle anlatıyor: "Monitörde aşağı ve yukarı oklar görüyorsunuz. Göreviniz basit bir bilgisayar oyunu oynamak. Yapmanız gereken tek şey yalan söyleyemek. Ekranda yukarı doğru bir ok gördüğünüzde aşağı doğru bir ok gördüğünüzü söylemek ve yukarı doğru bir ok gördüğünüzde ise tam tersini. Böylece özel bir bilgisayar programı sayesinde beynin reaksiyonları algılanabiliyor ve beynin yalan söylerken ya da doğru söylerken ne durumda olduğunu bilgisayar üzerinden görebiliyoruz. Bir insan yalan söylemek üzereyken bile beyni, aynı anda protestoya başlıyor.

O anda vicdan uyanıyor. Ancak bu durum çıplak gözle görülemiyor. Kişi herhangi bir acı hissetmiyor, terlemiyor ya da elleri titremiyor. Beynin protestosu ancak özel bir bilgisayar programı aracılığıyla izlenebiliyor."

ALKOL ÇÖZÜM DEĞİL

Rus Bilimler Akademisi Beyin Araştırmaları Merkezi müdürü Svjatoslav Medvedev, "Beynimizde bizi bir şeyi yanlış yaptığımız konusunda bilgilendiren bir mekanizma var. Bu mekanizma vicdan azabı ya da pişmanlık olarak bilinan olguyu devreye sokuyor ve gerçekten de vicdanımızdan nefret etmemize yol açan pişmanlığımız. Birçok insan bu yüzden bundan kurtulmaya çalışıyor. Ve bunun en popüler yolu da alkol tüketimidir. Ancak genelde pişmanlık içki mahmurluğu sırasında çok daha güçlüdür" diyor.

Moskova Dilbilimsel Programlama Merkezi'nden Andrey Kenig ise, "Vicdan azabından kurtulmak için bazı fikirler bulmak gerekir. Sözgelimi, kişi ülkesi için bir şey yaptığını söyleyerek, yaptığı şeyden dolayı başkasının acı çektiğini düşünüp çekeceği vicdan azabından kurtulmayı tercih edebilir. Bu telkin, çok sayıda ülkenin ordularında yaygın olarak kullanılıyor. Sözgelimi ABD ordusu yetkilileri, Amerikan askerlerinin Irak savaşında suçluluk ve vicdan azabı çekmemeleri için telkin uygulamasına gitmiştir" diyor.

12 Haziran 2009 Cuma

@ Müslüman Türkiye, AB için açık avantajdır

AB Komisyonu Genişleme Müdürü Michael Leigh, Türkiye'nin AB üyeliğiyle ilgili değişik kesimlerden değişik görüş ve tartışmaların ortaya atılmasına rağmen, müzakerelerin ilerlediğine dikkati çekti ve "Müslüman, demokratik ve laik bir ülkenin, AB için açık avantaj" olduğunu söyledi.

Londra'da Yabancı Basın Kulübü'nde brifing veren Leigh, genişlemenin AB'nin en önemli gündem maddelerinden birini oluşturduğunu ifade etti.
Michael Leigh, Türkiye'nin AB için önemini vurgulayarak, Türkiye'nin bölgesel çatışmaların önlenmesi, enerji güvenliğinin sağlanması ve medeniyetler arası diyalog gibi konularda anahtar önem taşıdığını bildirdi.

Ekonomik alanda da AB'nin Türkiye'nin en önemli ihracat alanı olduğunu ve AB şirketlerinin Türkiye ile ticaret ve yatırım yaptıklarını hatırlatan Leigh, Türkiye'nin sunduğu istikrar ve tahmin edilebilirliğin de önemli olduğunu belirtti.

Kıbrıs sorununun çözümünün önemine de işaret eden Leigh, Türk ve Rum liderleri arasında sürdürülen görüşmelerin başarıyla sonuçlanmasını dilediklerini kaydetti.
Türkiye ile şu ana kadar 10 faslın müzakereye açıldığını, çevre ve rekabet gibi fasılların da yılın ilerleyen dönemlerinde gündeme girebileceğini kaydeden Leigh, enerji gibi bölümlerde de gelecek aylarda ilerleme sağlamayı umduklarını ifade etti.

Yılın başında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hükümetinden gelen, reformların sürdürüleceği yönündeki açıklamalardan büyük cesaret aldıklarını belirten Michael Leigh, reformlara devam edilmesini istediklerini belirtti. Leigh, bunlar arasında anayasa reformu, siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin hükümler, temel hak ve özgülükler bulunduğunu ifade etti.

Leigh, üyelik müzakerelerinin 27 üye ile Türkiye arasında yürütüldüğünü, AB'nin tek başına kurum olarak müzakere etmediğini, bu nedenle süreci bütün üye ülkelerin desteklemesi gerektiğini söyledi.
Önümüzdeki dönemde enerji dahil farklı fasıllarda ilerleme beklediklerini bildiren Leigh, "AB, dinin üyelik konusunu ve Türkiye ile ilişkilerin durumunu belirleyecek bir faktör olmadığı görüşündedir" dedi. (AA)

4 Haziran 2009 Perşembe

@ Yeni Türk Yüzyılı

Mustafa Özcan'ın Vakit'deki makalesini aşağıda okuyabilirsiniz:

21’inci yüzyıl ile alakalı olarak çeşitli öngörüler dile getirilmiştir. Neoconlar 20’nci yüzyıl gibi 21’inci yüzyılı da yine Yahudi-Amerikan yüzyılı yapmak istemişlerdir. PANAC adlı projeleri de bunun ispatı nevindendir. Kimileri de, 21’inci yüzyıla Çin yüzyılı olarak bakmakta veya hayal etmektedir. Acaba bu yüzyıla Türk yüzyılı olarak bakan da var mıdır? Şimdiye kadar doğrudan bunu teyit eden bir Türk projesi bilmiyoruz. Lakin Batılılar ve onların arkasından Araplar, Türkiye’nin Heartland yani dünyanın kalbi ve kalbistanı olduğunu ve 21’inci yüzyıla dünyanın kalbinin damgasını vuracağını ve hükmedeceğini söylemektedirler. Kimileri temelleri 19’uncu yüzyılda ortaya atılan heartland projesine de yeni Osmanlıcılık gibi karşı çıkacaklardır. Olsun! Arap yazarlarından Dr. Osman el Muayni dünyanın kalbinin Avrasya olduğunu ve Avrasya’nın kalbinin de Türkiye olduğunu beyan ediyor. Soğuk Savaş döneminde kalbistan veya heartland, Doğu ile Batı arasında bölünmüş ve kimlik kaybına ve krizine uğramıştı. 21’inci yüzyılda ise Doğu ile Batı arasındaki farkların izole olmasıyla birlikte Anadolu veya dünyanın kalbi yeniden eski kimliğine kavuşmaya ve bürünmeye başladı. Türkiye, dünyadaki üç kıtayı birbirine bağlıyor. Laik kimliğiyle Batı’ya ve Avrupa’ya açılırken Türk kimliğiyle Orta Asya’ya ve İslami kimliğiyle de Ortadoğu’ya açılıyor. Huntington ve Papa 16’ncı Benediktus, Türkiye’nin Batı yerine İslam dünyasına yönelmesini tavsiye etmişti. Türkiye gücünü İslam dünyasından alarak Batı yoluna yeniden devam edebilir. Nitekim, Yavuz’dan sonra Kanuni Sultan Süleyman yeniden ve duraksamadan Batı’ya yürümüştür. SSCB’nin çöküşü yani 1991 yılıyla birlikte Türkiye’nin güneşi yeniden parlamaya başlamıştır. SSCB’nin çöküşü Türkiye’nin yeni miladı olmuştur. ABD’nin Afganistan ve Irak’ta sürçmesi de ikinci miladıdır. Soğuk Savaşın ortadan kalkmasıyla birlikte Türkiye’nin öneminin kalıp kalmadığı tartışılırken Türkiye figüran olmaktan çıkmış, bilmeden aktör ve faktör haline gelmiştir. Batı’nın SSCB karşısındaki vekili olmaktan çıkmış, kendi vekili olmuştur.
¥
Irak’ın Saddam sonrasında denklem dışına çıkmasıyla birlikte Arap basınında bir ifade dikkati çeker olmuştur. Gıyabu’l Arab. Yani Arapların yokluğu. Bu yokluğu ilk değerlendiren ülkelerden birisi İran olmuştur. Lakin son RAND raporunda olduğu gibi İran’ın yayılma istidadı zayıftır. Yayılma istidadı tek boyutludur; sadece ABD ile gerilim üzerinedir. Bu siyaset güven kaybettiğinde veya değişikliğe uğradığında kendini iptal edecektir. İran bölge gücüdür ama İslam dünyasının küresel gücü değildir. Bölge ülkeleriyle kimlik sorunları vardır. Orta Asya ile alakalı olarak etnik kimlik farkı olduğu gibi, Arap dünyasıyla da mezhebi kimlik sorunu yaşamaktadır. Bunlara ilaveten bir de bölgeyle tarihi irtibatı zayıftır. Türk hakimlerinin Merv ve Rey’de oturdukları dönemden sonra İran’ın bölgeyle tarihi bağları zayıflamıştır. İki Körfez Savaşı sonucu gelen Arapların yokluğu pekişirken Türkiye’nin rolü ve varlığı yavaş yavaş devreye girmiştir.
ABD’ye yönelik güvensizlik ve İran korkusu nedeniyle Araplar Türk nüfuzu karşısında alternatifsizdirler. Ortadoğu’da hep böyle olagelmiştir. Abbasi döneminde Bermekiler ve İran nüfuzundan ve entrikalarından bıkan ve bunalan Araplar çareyi Türklere açılmakta bulmuşlardır. Pers veya İran nüfuzunu Türk nüfuzu izlemiş ve bu nüfuz bir daha da 1917’ye kadar sökülememiştir. İran daima öncü olmuş lakin yerini bir müddet sonra Türklere bırakmıştır. Tarih yeniden tekerrür etmektedir. Devrim sonucu gelen İran rejimi Safevilerin devamı olarak görülmeseydi Türkiye’nin yerini İran alabilir ve yeni bir Selçuklu idaresi gibi boy atabilirdi. Lakin tarih farklı bir şekilde tecelli etmiştir. İran’daki rejim Safevilerin değil de Selçukluların devamı olarak algılansaydı, yine de 21’inci yüzyıl Türk yüzyılı olacaktı. Fakat bu defa İran üzerinden gerçekleşecekti.
¥
Dr. Osman Muayni Türkiye’de bir üçüncü cumhuriyet döneminden bahsetmektedir. Geçenlerde belki de bunu en iyi somutlaştıran ifadelerden birisi Ahmet Davudoğlu’nun sözleri olmuştur: “Şu anda çevremizdeki bölgelerde Türkiye'nin iradesi, haberi, onayı olmadan herhangi bir gelişme yaşanmaz. İnşallah Cumhuriyet'in 100'üncü yılını kutladığımızda Türkiye'nin onayı ve haberi olmaksızın dünyada hiçbir şey olmayacak”. Osman el Muayni, Özal dönemine ikinci cumhuriyet derken AKP dönemine de üçüncü cumhuriyet demektedir. Bu dönemin genel ideolojisini de Abdulaziz Buteflika’nın ifade ettiği gibi Yeni Osmanlıcılık olarak isimlendirmektedir. Yeni Amerikan yüzyılı yerine yeni Türk yüzyılı yükseliyor. Bunun coğrafi dayanağı, heartland yani dünyanın kalbidir ve bu kalp Turan ile Arabistan’ı ya da Türkistan ile Arabistan’ı birleştirmekte ve Batı’da da boy atmaktadır. 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başlarında, Batıda çeşitli jeopolitik teoriler geliştirilmiştir. 'Kara Hakimiyet Teorisi'nin kurucusu İngiliz Halford Mackinder (1861-1947), 'Demokratik İdealler ve Hakikatler' adlı eserinde; 'Devletler, ya karada güçlü, ya da denizde güçlüdür. Eğer her ikisinde de güçlü ise, artık bu amfibi (karada ve denizde güçlü) devlettir. Yani her tür devletten daha güçlüdür.' der. Dünyanın kalbi teorisi Mackinder’e aittir ve Osman el Muayni buna dayanarak yeni bir Türk yüzyılından bahsetmektedir. Bunun ideolojik yüzü de bu defa Orta Asya’yı da kapsayacak şekilde yeni Osmanlıcılık olacaktır. Avrasya’nın kalbi, Türkiye’nin hedefi, Orta Asya ile Ortadoğu’yu ya da Arabistan ile Türkistan’ı birleştirmek olmalıdır. Türk yüzyılının nabzı bu bölgede atmaktadır. Kenarlarını unutmadan. Tabii ki bu Türk yüzyılı İslam kimliği içinde bir Türk yüzyılı olmaya adaydır...

31 Mayıs 2009 Pazar

@ Der Spiegel: 'Osmanlı'nın dönüşü'

Almanya'nın önde gelen siyasi dergilerinden 'Der Spiegel', Türkiye'nin AB'nin tutumuna öfkelenerek, doğu ve güneydoğudaki komşularına yöneldiğini ve bölgesinde önemli bir güç haline geldiğini yazdı.Dergide "Osmanlı'nın Dönüşü" başlığıyla yayımlanan ve Türkiye'nin bölgesinde güçlenmesinin Avrupa için iyi olup olmadığı sorusuna yanıt aranan yazıda, Türkiye'nin son yıllarda dünyanın en önemli devlet adamlarını ağırladığı, Orta Doğu konusunda yoğun şekilde çaba harcadığı ve Ermenistan'la bile ilişkilerini geliştirdiği belirtildi.

Türkiye'nin yaşadığı bu olumlu gelişmelerin "suçlusunun" da Avrupa olduğuna dikkat çekilen yazıda, AB'den beklediği ilgi ve desteği göremeyen Türkiye'nin, tüm komşularıyla ilişkilerini geliştirme yoluna gittiğini, yeni Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun da, her ne kadar Türkiye'nin AB üyeliğini desteklese de, ülkesinin sadece Batı'ya yönelmesinin Türkiye gibi çok yönlü bir ülke için sağlıklı olmayacağını söylediği ifade edildi.

Davutoğlu'nun, Türkiye'nin Avrupa için bir yük değil, bir zenginlik olacağını, ayrıca siyasi istikrarı sağladığı, güvenli bir enerji koridoru oluşturduğu ve Avrupa'nın güneydoğu kanadında güçlü bir ortak olduğu için Avrupa ülkelerinin bundan memnuniyet duymaları gerektiğini kaydettiği belirtildi.

Yazıda ayrıca, AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso'nun Türkiye'yle müzakerelerin planlandığı gibi sürdürüldüğünü söylemesine rağmen, Türkiye'nin AB üyeliğine ilişkin tartışmaların da hala devam ettiğine işaret edildi.

@ "İslam güneşi yeniden doğacak"

Tunus Nahda hareketinin lideri Raşid Gannuşi ile yapılan röpotajı aşağıda okuyabilirsiniz:


Komünizmin ardından kapitalizmin de çöktüğünü bildiren Gannuşi, "İnsanlığın üzerine adaletin ve huzurun kaynağı İslâm güneşi yeniden doğacak. Aslında insanlık da bu sistemi arıyor. Biz içinde yaşadığımız için bunun farkında değiliz" dedi.

ESAM'ın düzenlediği Ekonomik kriz ve İslâm konulu 18. Müslüman Topluluklar toplantısına iştirak eden Müslüman düşünür ve Tunus Nahda hareketinin lideri Raşid Gannuşi ile gündemdeki konuları konuştuk. Komünizmin ardından kapitalizmin de çöktüğünü bildiren Gannuşi, "İnsanlığın üzerine adaletin ve huzurun kaynağı İslâm güneşi yeniden doğacak. Aslında insanlık da bu sistemi arıyor. Biz içinde yaşadığımız için bunun farkında değiliz" dedi. Gannuşi ile sohbetimiz şöyle sürdü:

Komünizm ve kapitalizm insanlığa neden huzur getiremedi?

Çünkü her ikisi de Allah'a inanmayan, Allah'ın emirlerine uygun olmayan sistemlerdi. Komünizm; ferdi mülkiyete yer vermediği gibi, arz-talep dengesini de dikkate almadığından, yıllarca insanlara kan kusturdu. Kapitalzm de (haşa) "Allah'a, ihtiyacımız olmadan da biz bu işi yaparız" dediği, Allah'a inanmadığı, milyonlarca insanın emeğini sömürdüğü için yıkılıp gitti. Her ikisinin de adalet anlayışı yok. Her ikisinin de insan haklarına saygısı yok. Her ikisinin de Allah inancı yok. Şimdi insanlık İslâm nizamını bekliyor. İslâm nizamı uygulandığı zaman insanlık altın çağını, saadet asrını yaşamış. Allah'a inanan, insan haklarına saygılı, ferdin hakkını ferde, toplumun hakkını topluma sunan en adil sistem İslâm nizamıdır. Bu nizamı iyi aınlamalı ve iyi anlatmalıyız. Çünkü insanlığın aradığı nizam İslâm nizamıdır. İslâm güneşinin yeniden insanlığın üzerine doğacağı günler yakındır.

Sizce bu ekonomik krizin kaynağı nedir?

Sömürgeci kapitalist sistemin ahlaksız ve Allah'a inanmayan hareketlerinin sonucudur. İnsanlara tüketim modeli körüklenmiş, karşılıksız para basılmış, sonuçta kapitalist sistemle birlikte Batı medeniyeti iflas etmiştir. Dün sosyalist sistemin çökmesine şahit olmuştuk. Şimdi kapitalist sistem de çöktü. İnşallah Müslümanlar yeniden dünya hakimiyetinde yeniden yerlerini alacaklar. İslâm medeniyetinin tarihteki zaferlerini yeniden yaşayacağız. Tabi güzel günleri görmek için daha çok çalışmalıyız. Akıllı olmalıyız. Yer yüzünü yeniden inşa için, insanlığın 2 cihan saadetine kavuşması için gecemizi gündüzümüze katmalıyız.

İslâm dünyasındaki işgaller konusunda ne düşünüyorsunuz?

Bu da yine vahşi Batı medeniyetinin bir ürünü olmakla birlikte Müslümanlar birbirlerine düşürülmüştür. Aklımızı başımıza devşirmeli, birlik olmalıyız. Birlik olursak daha güçlü oluruz. 20 yüzyılda da İslâm dünyasının büyük bölümü işgal altındaydı. Müslümanlar bu işgallerden kurtulmak için bağımsızlık mücadelesi verdiler. Bu sırada Batılılar başımıza bizim gibi görünen adamlar buldular. Bizi bu şekilde sömürdüler. Yine kendi sistemlerine hizmet ettirdiler. Bugün bakınız, nerede işgal varsa, orada direniş var. Müslüman direnişçiler, en modern silahlara sahip en güçlü ordulara kök söktürüyorlar. Bu da Müslümanların imanlarının sağlam olmasından kaynaklanıyor.

Sömürgeci Batı medeniyetinin hegemonyasından kurtulmak için neler yapmalıyız?

Önce Allah'a gerçekten inanmalıyız. Çünkü Cenab-ı Allah Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor ki: "Ey iman edenler, iman ediniz" Sağlam bir imanın yanında insanlarımızı iyi eğitmeliyiz. İyi bir eğitim için de eğitim sistemimizi Batı medeniyetinin hegemonyasından kurtarmalıyız. Bunun için akil adamlar yetiştirmeliyiz. Kabiliyetli gençleri seçerek çok iyi eğitim vermeliyiz. İnsana yatırım yapmalıyız. Sömürgeciler, dünyayı mafya gibi yönetiyorlar. Onların silahıyla onları vurmalıyız. Bugün artık Batı medeniyeti çöktü. Gözümüzde büyüttüğümüz ABD, Körfez ülkelerinden borç isteyecek hale geldi. Batı medeniyetinin karşısında tek alternatif sistem kalmıştır: O da İslâm medeniyetidir.

Müslümanların bugünkü durumunu nasıl buluyorsunuz?

İslâmi uyanış başlamıştır. Yani yükseliş devrine geçilmiştir. Nerede öğrenci seçimi olsa Müslüman gençler kazanıyor. Müslümanlar sivil toplum kuruluşlarında söz sahibi oluyorlar. İnterneti en iyi Müslümanlar kullanıyor. Uluslar arası arenada yardım kuruluşlarımız varlığını ispatladı. Eskidenr bir felaket yaşansa oraya kızıl haç yardım götürürdü. Şimdi Allah'a şükür Müslümanların Hilal-i Ahmer'e (Kızılay) benzeyen İHH gibi Can Suyu gibi onlarca kuruluşu var. Bunları kimse küçümsemeye kalkmasın. Bu hareketlere balta vurmaya kalkanlar olabilir. Bunları istismara yeltenenler çıkabilir. Bunlara fırsat vermemeliyiz. Bu kurumları gözümüz gibi korumalıyız.

Müslümanlar niçin birlik olamıyor?

Birlik olmaya mecburuz. Bakınız Allah'a ihtiyaçlarının kalmadığını söyleyen Batılılar, daha önce birbirlerini yiyen Avrupalılar, 36 ülkeyi bir araya getirdiler ve bir birlik oluşturdular. Kime karşı? Tabii ki biz Müslümanlara karşı. Onların niçin tek para birimleri var da bizim niye olmasın? İnfak olayı ve dayanışma çok önemli. Alemlere rahmet olarak gelen Peygamber Efendimiz bir gün 3 defa "İman etmedi iman etmedi iman etmedi" buyuruyor. Ashab-ı Kiram: "Kim iman etmedi Ey Allah'ın Resulü?" diye soruyor. Peygamber Efendimiz: "Komşusu açken, tok yatan" cevabını veriyor. Birlik için dayanışma ve yardımlaşma şart. Fakirlerimizi gözetmeliyiz. Hz. Ömer devrinde Arap yarımadasında zekat verilecek Müslüman kalmamış. Dayanışma işte budur. Zekat; fakirin hakkıdır. Zenginlerimiz zekatını vergi öder gibi değil, yürekten vermelidir.

Filistin davası ne olacak?

Biz direnen kardeşlerimize sahip çıkacağız. Her platformda gündeme getireceğiz. Unutturmak isteyenlere karşı dirneniş sergileyeceğiz. Dünyanın en güçlü zannedilen ordularına karşı direnen Gazzeliler gibi metin olacağız. Bugün Filistinlileri bölmek istiyorlar. Filistinli kardeşlerimiz de onları sevenler de Siyonistlerin bu oyununu tersine çevirmelidir. Hamas asla devre dışı bırakılamaz. Hamas hesaba katılmadan yapılan hiçbir barış planı Filistin'e barış getirmez. Filistine barış gelmeden dünyaya barış gelmez. Siyonist İsrail kanser hücresi gibi. Sürekli yayılmak istiyor. Yayılmak isterken, Filistinlileri de Filistin'i de yok ediyor. İnşallah bunu başaramayacak. Daha önce Lübnan'da hezimete uğradılar, sonra Gazze'de. Bu son çırpınışları olur inşallah.

29 Mayıs 2009 Cuma

@ AB, dünya üzerinde etkili olmak için Türkiye'ye muhtaç

Le Figaro gazetesinin 28 Mayıs 2009'daki başyazısının tercümesini aşağıda okuyabilirsiniz:

Başarılı bir diplomat olan İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt ülkesinin dönem başkanlığını devralacağı 1 Temmuz'dan itibaren önemli bir rol oynamaya hazırlanıyor.

Avrupa Parlamentosu seçimlerine iki hafta kala Eski Kıta'nın gündemdeki sorunları hakkında görüşlerini ifade etti.

İsveç'in başkanlık dönemindeki öncelikleri ne olacaktır?

Bu başkanlık döneminin başarılı olmasını ve özellikle de Lizbon Antlaşması'nın yürürlüğe girmesinden önceki son başkanlık dönemi olmasını diliyorum. Olağanüstü sorunlarla karşı karşıyayız. Son kuşağın hiç görmediği ölçüde etkili bir ekonomik krizle karşı karşıyayız. Aralık ayında gerçekleşecek Kopenhag zirvesi perspektifinde olduğumuz bu dönemde iklim sorunu da asrımızın sorunu olarak etkisini göstermektedir.

Yeni İsveç hükümeti Volvo ve Saab gibi otomobil üreticisi şirketlere yardım konusunda çekimser. Siz Avrupa otomobil sanayiinin kurtarılabileceğine inanıyor musunuz?

Biz İsveç'te sanayide dönüşüm konusunda büyük bir tecrübeye sahibiz. Tersanelerimizi kurtarmak için çok uğraştık ve boşu boşuna çok para harcadık. Bugün Malmö kentinde artık tersane bulunmamaktadır, ancak eskisi kadar istihdam sağlanmaktadır ve bu istihdam yenilikçi şirketler tarafından sağlandı. Sanayi politikamız geleceğe yöneliktir. Bu, otomobil sanayiini mahkum ettiğimiz anlamına gelmiyor. Ancak şirketlerin sahipleri değişecek ve rantabl yeni alanlara yönelecektir. Vergi verenlerden sağlanan geliri var olan yapıları sübvanse etmek için harcamak, parayı saçıp savurmak anlamına gelir.

O halde siz kriz döneminde "koruyucu Avrupa" fikrine karşısınız...

Avrupa'nın refahı ekonomide korumacılık üzerine değil, pazarlara açılma üzerine kuruludur. Bu durum büyük şirketlerinin rekabet gücü son derece yüksek olan Fransa için de geçerlidir. Benim Avrupa vizyonum, bazılarında gözlemlediğim kadar savunmacı değil. Benim saldırgan bir anlayışım var, daha rekabetçi olabileceğimizi düşünüyorum. Dünyadan korkmamamız, aksine dış dünyayı fırsatlar kaynağı olarak değerlendirmemiz gerektiğine inanıyorum.

Baltık ülkeleri, Orta Avrupa ve Balkanlar konusunda endişeli misiniz?

Ekonomik durum iki ay öncesine göre daha az tehdit edici durumda. Letonya'nın durumu son derece düşündürücüdür. Ukrayna'da da sorunlar ağır. Balkanlar'da savaş riski yok; ama kriz, milliyetçiliği güçlendirebilir. Bu sorundan kaçınmak için Avrupa Birliği'nin genişleme sürecini, her ne kadar bu ülkelerin AB'ye üye olma yolunda kat etmeleri gereken çok mesafe varsa da, kesinlikle durdurmamalıyız.

Bu zorunluluk Türkiye'yi de kapsıyor mu?

Evet. Kesinlikle. Avrupa'nın en önemli stratejik hedefi Türkiye'nin kendisine yönelmesi olmalıdır. Eğer Türkiye'ye kapıyı kapatırsak milliyetçi eğilimleri başka bir yöne yöneltmiş oluruz ve dünyanın geri kalanı üzerinde son derece olumsuz bir işaret vermiş oluruz.

Eğer Türkiye AB'ye girerse, üye ülkeler içinde en kalabalık nüfusa sahip ülke olacağından, son derece önemli bir siyasî ağırlığı olmayacak mıdır?

Bu durumun endişeye neden olduğunu anlıyorum. Tüm genişleme süreçleri kaygılara ve muhalefete neden olmuştur. Ancak yine tüm genişleme süreçleri de başarılı olmuştur. Ben genişleme sürecinin tamamlanmış olduğunu düşünmüyorum. Avrupa her genişleme süreci sonrasından dönüştü ama bugün geldiği noktada dünya üzerinde her zamankinden daha etkindir.

Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne sokmak, Fransa, Almanya gibi diğer ülkeleri Avrupa üzerindeki etkilerini yitirmeye mahkum etmek anlamına gelmektedir. Bu durum komplo teorilerini başlatıyor...

Bu, zamanında De Gaulle'ün Büyük Britanya hakkında öne sürüdüğü argümandır. Ancak dünya üzerinde bir ağırlığa sahip olmak istiyorsak Avrupa'nın bir kısmının Birliği olmaktansa Avrupa Birliği olmak daha iyidir. Gelecek onyıllarda AB, Türkiye'nin ekonomik ve demografik dinamizmine muhtaç olacaktır. Avrupa, Türkiye vasıtasıyla İslam dünyasıyla önemli bir uzlaşma etkeni haline gelebilir. Üstelik biz Kıbrıs'ın, Suriye açıklarında bir ada olmasına karşın, Avrupa içinde olduğuna inanıyoruz, bu durumda Türkiye'nin yerinin Avrupa'da olmadığını savunmak zorlaşmaktadır.

Türkiye ile üyelik görüşmelerinde yeni bölümler açacak mısınız?

Biz Avrupa Konseyi üyelerinden biriyiz. Bu konu AB dönem başkanlığından çok 27 üyenin tümünü birden ilgilendirmektedir.

28 Mayıs 2009 Perşembe

@ Osmanlı yeniden mi dönüyor?

Amerikan aylık haber dergisi Foreign Policy, son sayısında 'Osmanlı Devleti'nin Dirlişi' başlıklı bir makale yayımladı. Makalede, Türkiye nin son zamanlarda özellikle komşuları ve Orta Doğu ülkeleri ile geliştirdiği ilişkilerinin, "Osmanlı Devleti tekrar mı dirliyor?" sorusuna yol açtığı savunuldu.

Osmanlı Devleti'nin yıkılmasından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin, 90 yıldır Doğuyu "gericilik" batıyı ise "modernlik olarak algıladığını öne süren Foreign Policy, bu yüzden de Türkiye nin yüzünü hep Avrupa'ya çevirdiğini bildirdi.
Bir zamanlar İstanbul'daki Sultanlar tarafından yönetilen şimdiki Arap ülkelerinin, bu süreçte Türkiye'ye şüpheyle baktıklarını dikkat çeken dergi, Türkiye'nin son zamanlarda Arap ülkeleri ile geliştirdigi ilişkilerden sonra Arapların da Türkiye ye bakış açısının olumlu yönde degiştigini ifade etti. Gelişen ilişkilere örnek olarak da, Türk yapımı olan 'Gümüş' televizyon dizisinin, Arapça olarak yayınlanmasından sonra Orta Doğu'da 85 milyon izleyici tarafından izlenerek reyting rekorları kırması gösterildi. Makalede, dizi hayranı pek çok Arabın, yapımdaki yerleri görmek için İstanbul'a geldikleri aktarıldı.

Makalede, Şubat ayında merkezi Londra'da olan Arap yanlısı Asharg Alawsat gazetesinin, Arap dünyasının Türkiye'ye karşı değişen tutumunu ön plana çıkarttığı, "Osmanlı İmparatorluğunun Dönüşü" başlığıyla haber yayımladığı hatırlatıldı.

"TÜRKİYE'NİN DIŞ POLİTİKASI AK PARTİ İLE DEĞİŞTİ"

Foreign Policy'ye göre, Türkiye'nin dış politikası Ak Parti yönetimiyle değişti ve tüm bu yeni oluşumun arkasında Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu var.
Davutoğlu'nun 2001'de kaleme aldığı 'Stratejik Derinlik: Türkiye'nin Uluslararası Konumu' adlı kitabından alıntı yapan dergi, Dışişleri Bakanı'nın "Türkiye'nin bölgedeki tarihi bağlarından kaçması, aynı zamanda politik ve ekonomik fırsatlardan da kaçmaktır" şeklindeki sözlerine yer verdi.
Türkiye'nin bu yönde bir strateji geliştirmesinin, ülkeye olumlu yansıdığı kaydedilen makalede, Türkiye'nin 2005-2008 yılları arasında Suriye, İran ve Irak ile 7,3 milyar dolar olan ticaretini 14,3 milyar dolara çıkardığı vurgulandı.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

@ Başbuğ ''Neo-Osmanlı'' mı?

Son yıllarda Türkiye ile ilgili konularda dışpolitika uzmanları özellikle bir kavram üzerinde duruyor: Neo (Yeni) Osmanlılar… Kimsenin “ben neo-Osmanlıyım” dediği yok ancak kavramsallaştırmayı yapanlar bunu daha çok bir tavrı betimlemek için kullanıyor. O tavır şöyle özetlenebilir: Dışpolitikada aktif; Avrupa, Balkanlar ve Ortadoğu’da, özellikle de eski Osmanlı coğrafyasında etkin; küresel meselelerle ilgili; komşularıyla sıfır problem ilkesi çerçevesinde bölgesinde barış havzası olma yetisi… Kısaca önce bölgesel, ardından da küresel bir güç olarak “büyük Türkiye” hayali… Türkiye’nin dışpolitika mimarları her fırsatta Türkiye’nin güçlü ve büyük bir ülke olduğunu söylüyor, Türkiye vatandaşlarının bu önemin farkına varmasını istiyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan sıklıkla bunun altını çiziyor. Elbette bu fikrin mimarı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu da…

İşte Başbuğ’un dün yaptığı konuşmanın bir bölümü “yeni-Osmanlıcılık” diye adlandırılan yaklaşımla büyük bir paralellik taşıyordu. Genelkurmay Başkanı Başbuğ gazetecilerin kendisine ABD Genelkurmay Başkanı ile görüşmesini hatırlatınca bakın ne söyledi: “Türkiye'de bir şey var. İlla, 'Birisi Türkiye'ye geldiği zaman Türkiye'den bir şey ister.' Niçin böyle görüyoruz? Türkiye illa bir şey istenecek bir ülke midir? Bunu silelim artık. Türkiye gerçekten büyük bir ülke. Büyüklüğümüzün biz farkında değiliz. Türkiye sadece bir şey istemek için gelinen bir ülke değil. Çeşitli konularda 'Türkiye ne düşünür, olayları nasıl değerlendiriyor, ayrıca Türkiye bu konulara ne gibi katkılarda bulunabilir...' Bunların arandığı bir ülke Türkiye.”

Söylediğimiz gibi Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un bu sözleri altı çizilecek ve alkışlanacak türden. Sabah yazarı Erdal Şafak’ın da dediği gibi bu Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Genelkurmay arasında bir vizyon birliğinin oluştuğunu gösteriyor. Ancak dahası da var… Başbuğ’un bu çıkışı “haklı özgüven”in artık devlet kademesine yerleştiğini, bundan sonra da büyük bir ihtimalle toplum kademesine yayılacağını gösteriyor. Bu özgüven büyümek ve gelişmek isteyen her toplumun olmazsa olmazı niteliğinde. Türkiye kabuğunu kırıyora benziyor. Ta ki enerjisini tüketen iç çatışmalardan uzaklaşsın. Ta ki Kür sorunu diye adlandırılan kimlik problemini çözsün… Ve Başbuğ geçtiğimiz hafta “ordunun dinle problemi olamaz” dedi ancak ta ki devlet toplumunun muhafazakar ve dindar kesimiyle ilişkilerini yeniden gözden geçirsin. Alevilere yönelik ayrımcı politikalardan uzaklaşsın (İlköğretim kitaplarına koyulacak Alevilik ile ilgili bölümlerin Aleviler tarafından hazırlanması heyecan verici). Kürdüyle, dindarıyla, Alevisiyle kendi toplumunun öğelerini iç tehdit olarak görmekten vazgeçsin. Laiklik tartışmaları sona ersin… Kimse ne devletin laik sistemiyle uğraşsın… Ne de laikliği “dine karşı” bir sistem olarak yorumlayarak muhafazakar kesim üzerinde baskı kurmaya kalksın.

İşte bunu başaran, korkularından arınmış, ileriye bakan Türkiye gerçekten büyük bir Türkiye olacak. Bu arada başlığa bakıp da aldırmayın. Biz sadece gazetecilik yaparak kelimelerle oynadık. Başbuğ’un bu önemli duruşunu kavramsallaştırmaya, bir şeylerle yaftalamaya gerek yok. Her ne kadar birileri ısrarla buna yeni-Osmanlıcılık dese de ne hükümet, ne de Genelkurmay “Osmanlıcılık” kavramını hak ediyor. Herkes ülkesinin büyümesini, büyük Türkiye’yi istiyor. Yaftalanacaksa bu şekilde yaftalanması en iyisi.

24 Mayıs 2009 Pazar

Sosyal Kriz alarmı!

Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, finansal krizin, ekonomik krize dönüştükten sonra ciddi bir insani ve sosyal kriz olasılığının bulunduğu söyledi. Zoellick, "Büyük bir finansal kriz gibi başlayan olay, çok derin bir ekonomik krize dönüştü ve şimdi büyük bir işsizlik krizine doğru gidiyor. Eğer önlem almazsak, çok önemli siyasi etkileri olan, ciddi bir insani ve sosyal kriz haline gelme riski bulunuyor" uyarısını yaptı.
Robert Zoellick, İspanya'nın en büyük gazetesi El Pais ile yaptığı söyleşide, küresel kriz ve etkilerine ilişkin sorularını yanıtladı. Zoellick, finansal piyasaların bir miktar toparlandığını, bazı gelişmiş ve yükselen ülkelerde borsaların çıkmaya başladığını kaydederek, "Ancak dikkatli olmak lazım çünkü üretim kapasitesi kullanımı hala çok düşük olmayı sürdürüyor ve bu bir alarm sinyalidir" dedi.

Daralmanın frenlendiği için G-7 ve G-20 maliye bakanlarının bir miktar rahatlama işaretini verdiğini de belirten Zoellick, büyümenin düşük veya negatif olsa da senaryonun daha az kötü olduğunu söyledi. Buna karşın Zoellick "Siz ne düşünüyorsunuz?" sorusuna, "Hiç kimsenin kesin olarak bilemeyeceği, çok yüksek bir belirsizlik ve risk var. Ve gelişmeye odaklanan, uluslararası finansal bir kuruluş riskleri görmezlikten gelemez" karşılığını verdi.

"BİRÇOK RİSK VAR"

Dünya Bankası Başkanı, "En tehlikeli riskler nedir?" sorusuna da, "Birçok. Ancak belki en başlıca risk, finansal sistemi reabilite etmeyi sürdürme gereğidir: ABD bu yönde adımlar attı ancak hala tüketici kredileri, kredi kartları veya emlak sektörü ile ilgili ciddi zorlukları olan bankalar var" karşılığını verdi.

Krizin Doğu Avrupa'da yarattığı sorunlara değinirken de altı büyük Avrupa bankasının, bölgenin finansal sisteminin yüzde 90'ını oluşturduğuna işaret ederek, bu bankaların sermayelerini geri çekmesi halinde etkisinin "çok olumsuz olacağı"nı söyledi. Bu nedenle bu bankalara 31 milyar dolar sağladıklarını, AB'nin de 20 milyar doları bulacak bir katkısı olduğunu söyleyen Zoellick, toparlamanın ne zaman başlayacağı ilişkin bir soru üzerine de şu değerlendirmesini yaptı:

"SANAYİDE KULLANILMAYAN BÜYÜK BİR KAPASİTE VAR, İŞSİZLİK ARTIYOR"

"Bazıları 2009 sonunda, bazıları 2010 başında diyor. Ne olursa olsun, uzun bir süre düşük düzeyde bir toparlama olacak çünkü sanayide kullanılmayan çok büyük bir kapasite var ve işsizlik artmaya devam ediyor. Ve bu popülist ve korumacı politikalar için çok uygun bir ortam oluşturuyor. Yükselen ülkeler arasında da büyük farklılıklar var."

Robert Zoellick, 1930 yıllarına benzer bir çöküşün tekrarlanmasının olasılığının "düşük" olmakla birlikte sıfır olmadığını vurgularken de o yıllara göre en büyük iki farkın, bu defa çok aktif olan merkez bankaların reaksiyonu ve o dönemde piyasaları kapatan korumacılık olduğunu söyledi. Zoellick, 1930 yılları gibi bir çöküşün olasılığına inanmamakla birlikte yine "olursa korkunç olur" dedi.

Artan işsizliğe dikkat çekilerek "Sosyal bir kriz riski görünüyor musunuz?" sorulması üzerine Zoellick, "Olabilir. Büyük bir finansal kriz gibi başlayan olay, çok derin bir ekonomik krize dönüştü ve şimdi büyük bir işsizlik krizine doğru gidiyor. Eğer önlem almazsak, çok önemli siyasi etkileri olan, ciddi bir insani ve sosyal kriz haline gelme riski bulunuyor" uyarısını yaptı.

"KIRILGANLIK FONUNU OLUŞTURMAYA ÇALIŞIYORUZ"

Dünya Bankası Başkanı, küresel bir ekonomin bulunduğu için "ABD büyümese, Meksika ve Orta Amerika büyüyemez. Avrupa tünelden çıkmasa, bunun Afrika ve dünyanın geri kalan kısmı için olumsuz etkileri oluyor. Bu nedenle ilk olarak paraların canlandırma planlarına yönlendirilmesi ve bankaların toksit varlıklarının temizlenmesi mantıklıdır" diye konuştu.

İkinci adımın ise, gelişmekte olan ülkelere daha çok yardım sağlanması için baskıyı sürdürmek olduğunu vurgulayan Zoellick, söyleşi sırasında bir "Kırılganlık Fonu"nu oluşturmaya çalıştıklarını, bu fona hükümetlerin canlandırma planlarının yüzde 0.7'siyle katkıda bulunacağını, bunun da 12-13 milyar dolarlık bir gelir anlamına geleceğini, buna ek olarak da Almanya, Japonya ve belki İsveç'ten para eklenmesi gerektiğini söyledi.

Robert Zoellick, G-20 ülkelerinin son toplantılarına değinirken de Londra toplantısının canlandırma planları veya korumacılık tehlikesi konularında çok olumlu çözümler getirdiğini belirterek, bundan sonra da Eylül ayında New York'ta yapılacak olan toplantıda ise kalkınmakta olan ülkelerin spesifik ihtiyaçlarına odaklanması gereğinin altını çizdi.

22 Mayıs 2009 Cuma

@ Bir zamanlar hepimiz Osmanlıydık!

Yasir Arafat öncesi Filistin davasının liderlerini fazla tanımıyoruz. Hacı Emin el Hüseyni, İzzetin el Kasım, Abdulkadir el Hüseyni, İzzet Derveze ve Ahmet Şukeyri gibi isimler aslında Filistin mücadelesi her anıldığında anılması gereken isimler. Bu şahsiyetlerin hayatlarını ayrı ayrı okuduğunuzda Filistin davası zihinlerinizde daha da berraklaşacaktır.

Biz de bu vesile 1908-1980 yılları arasında yaşayan Filistinli ünlü siyaset adamı Ahmet Şukeyri'nin hatıratından bir bölümü timeturk.com okuyucuları için tercüme ediyoruz. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)'nün de ilk lideri olan Ahmet Şukeyri hatıratında hepimizi düşündürecek şu ifadelere yer veriyor:

"Dört yüz yıl boyunca Osmanlı İdaresi döneminde ne aklımıza ne de dilimize ne Arapçılık Hareketi ne de Arap Birliği kavramlarından eser yoktu.

Bu uzun süre zarfında da kuşkusuz biz dilimizle, gelenek göreneklerimizle ve kültürümüzle Arap Ümmeti’ydik. Ancak Arap “kimliğimiz” arka plandaydı daha doğrusu başka bir kişilikle entegre olmuştu: O kişilik kuşkusuz o zaman Osmanlı şahsiyetinde, Osmanlı Devleti’nde yani İslam Halifeliğinde temsil edilen İslami şahsiyetti.

Allah’a en çok hamd ettiğim konulardan biri de çok keskin bir hafızamın olmasıdır. Hayatımın ilk yıllarındaki duygularım bile hafızamda saklıdır. Hafızamın deposunda bu üç terime ait görüntüler çok nettir. Sanki dün kamerayla çekilmiş bugün banyodan çıkmış gibi.

Milyonlarca Arap çocuğu gibi ben de bir “Osmanlı” çocuğu olarak yetiştim. Arapça konuşuyordum. Arap yaşam tarzının tekamül ettiği bir Arap şehrinde yaşıyordum. Yemeğimde, içimimde ve giyiyimde bir Arap gibi yaşadım. Ancak bütün bunlara rağmen ben bir “Osmanlı” idim. Bünyesinde en çok Arap ve Türkleri barındıran bir Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı yani…

Araplar, Türklerin tabiriyle “Necip” milletti. Benim şehrim olan Akka da okulda Türk vatandaşı ailelere mensup çocuklar vardı. Ben o çocuklara “yedek” arkadaşlar derdim. Bu arkadaşlar kendilerine “Osmaniyyun” (Osmanlılar) derdi. Kimse onların bir gün bile kendilerine “Türk” dediğini duymamıştır. Bu arkadaşlar Türkçe ifadelerle kendilerini “Osmanlı” olarak tanıtıyorlardı.

Sabahleyin bayrağı selamlamak için onlarla aynı sırada beklerdik. Gözlerimizi ve ellerimizi yukarıya doğru kaldırarak dürüst bir huşu ve samimi bir ürperti ile Osmanlının Ay Yıldızlı bayrağına selama durur ve en duru sesimizle Türkçe olarak; “Padişahım Çok Yaşa” diye haykırırdık.

Bizim kuşağın o zamanki padişahı Sultan Mehmed Reşad idi. Lakabı iki karanın ve iki denizin Sultanı iki Harem-i Şerifin hizmetkarı idi. Ondan önceki padişah olan Sultan Abdülhamid’e yetişemedim. Zira tahttan indirildiği yıl olan 1908’de doğmuşum.

Sonra sınıflara girer Türkçe olarak yazılmış olan daha çok Osmanoğulları tarihini ve girdikleri savaşları anlatan tarih ve coğrafya kitaplarını okurduk. Biz bu tarihi okurken bize yabancı ve garip bir tarih okuyoruz hissine asla kapılmazdık. Zira o tarihimiz bu da devletimizdi. Padişahlar da padişahımızdı. Zafer kazandıklarında gurur duyduğumuz yenildiklerinde zillet hissettiğimiz padişahlarımız. Zira biz “Osmanlılardık” ve Osmanlılık hem milliyetimiz hem kimliğimizdi…


Ahmet Şukeyri 1908-1980

Bu milliyetimizden ve kimliğimizden de gocunmazdık. Tam tersine izzet, onur, iftihar ve kıvanç duyardık. Güzel motifleriyle Osmanlı mushafları bizi ne de cezbederdi. Ruslara ve Balkan halklarına karşı Osmanlıların kazandığı zaferleri anlatan Osmanlı marşları bizi ne kadar da sarsıyordu… Osmanlı Hümayun Tuğrasını taşıyan ve harika Osmanlı hattıyla: “Nüfus dairesine kayıtlıdır” ibaresi taşıyan doğum belgemizi cebimize koyduğumuzda benliğimizde hissettiğimiz gurur ve kibirin haddi hesabı yoktu.

“Osmanlılık” en üst kimlikti. Örneğin birisinden bahsederken “Muhammed: Arap asıllı Osmanlı” ve ya “Kemal: Türk asıllı Osmanlı” denirdi. Biz Türkler ve Araplar Osmanlı kimliği içine entegre olmuştuk. Osmanlı kimliği hepimizi gölgeleyen gökyüzü gibiydi. O gökten hepimize bereket ve hayır inerdi."

19 Mayıs 2009 Salı

@ Osmanlı'ya karşı yaptığımız hatayı tekrarlamayalım!

Londra’da Arapça yayımlanan Kuds ül Arabi gazetesi, genel yayın yönetmeni, Abdulbari Atwan'ın makalesini aşağıda okuyabilirsiniz:

Arap barış girişimine karşı çıkan Netanyahu Obama'yla görüşmeye, İran'a karşı 'ılımlı' Arap desteğini almış şekilde gidiyor. İngilizler ve Fransızların yanında yer alarak Osmanlı'ya karşı yaptığımız hatayı tekrarlamak üzereyiz.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu İsrail radyosunun aktardığı açıklamalarında, İran’ın bölgede temsil ettiği tehlike konusunda Araplarla İsrail’in tutumunun uyuştuğunu ve nükleer İran’ın emellerine yönelik ortak İsrail-Arap endişesinin iki taraf arasında görülmemiş bir işbirliği fırsatı yarattığını söylüyor. Bu vurgu bölgedeki stratejik kavramlarda bir darbeyi yansıtıyor ve İran’la mücadelede Arap-İsrail koalisyonuna zemin hazırlıyor.
Netanyahu’nun ziyaret ettiği Mısır ve Ürdün bu açıklamaları ne yalanladı ne de açıklık getirdi. Bu durum açıklamaları ciddiye almamızı, bunları bölgedeki hareketlenmenin, liderler arasındaki karşılıklı ziyaretlerin ve Washington ziyaretlerinin yapısını anlatan bir gösterge olarak görmemizi gerektiriyor.
Arap başkentleri ve özellikle de ‘ılımlı’ başkentler İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad’ı kabul etmiyor. Veya kabul etseler bile İsrail tehlikesine yönelik tutumun uyumunu teyit eden bir ortak açıklama duymuyoruz.
Netanyahu iki devletli çözümü reddediyor, Arap barış girişimini küçümsüyor, ülkesinin tarihindeki en aşırı hükümete liderlik yapıyor, 1 milyon Arap’ı kovmak ve Mısır’ın El Ali
barajını vurmak isteyen bir faşisti dışişleri bakanlığına atıyor ve Kudüs’teki yerleşimleri genişletme sözü veriyor. Ancak Araplar onu olumlu karşılarken, Müslüman liderlerle, özellikle de İranlılarla böyle bir uyum yok. Netanyahu ABD başkanıyla görüşmesine, İran tehlikesiyle ve ‘ekonomik barış’ konusundaki tezlerine aldığı Arap desteğiyle silahlanarak gidiyor. Arap liderler onu karşılayıp iki devletli çözüm hakkındaki görüşlerini değiştirmekte başarısız olduysa, ABD başkanı niçin Netanyahu’ya bu yönde baskı yapsın veya hükümetine yaptırımlar dayatsın?
Netanyahu Arap ülkelerini barış için değil, İran’la mücadele projesinin, İsrail’in barış veya savaşa muhtemel hazırlıklarının ve yeni Arap-İsrail koalisyonunun etrafında harekete geçirmek için ziyaret ediyor. Üzerinde durulması gereken birkaç nokta var: İlki CIA başkanının ülkesiyle İsrail’in İran’ın nükleer programına yönelik tutumunu eşgüdümlü kılmak amacıyla Kudüs’e yaptığı gizli ziyaret. İkincisi, İsrail’in İran’ın nükleer programına son verilmeden barışla ilgili konuşmaların ertelenmesi üzerinde durması karşısındaki Arap sessizliği. Üçüncüsü, Obama’nın gelecek ay Kahire’de sunacağı ABD planına dair söylentilerin artması. Planın en önemli maddeleri, Araplarla İsrail arasında doğrudan ilişkiler, İsrail’in yerleşim inşasını dondurması ve iki devlet temelinde görüşmelerin kabulü karşılığı Arap barış girişiminin dönüş hakkı maddesinin kaldırılması. Dördüncüsü, Gazze ablukasının sürmesi, İran, Lübnan ve Filistin’deki direnişe karşı kampanyaların hızlanması. Beşincisi, Araplar arası uzlaşı umutlarının buharlaşması. Altıncısı, Arap petrol ülkelerinin ABD’yle dev silah anlaşmalarındaki artış. Yedincisi, İsrail’in dev askeri tatbikatlarının sürmesi; bütün İsrail’i kapsayan tatbikatlarla kamuoyunun kapsamlı savaşa hazırlanması.
Bir ABD-İsrail anlaşmasının eşiğindeyiz. İran’la anlaşma da olabilir veya teşvikleri reddederse İran’a karşı ortak savaş ilan edilebilir. Bu savaşın sonuçları malum, Araplar ağır bedel ödeyecektir. Fakat ‘ılımlı Araplar’, İran teşvikleri kabul ederse yapılacak bir ABD-İsrail-İran anlaşmasının da tehlikelerini gözden geçirmeli. İki durumda da Araplar kaybedecek. Fakat Müslüman bir ülkenin yanında yer alırlarsa kayıp daha az olabilir. Böylece Müslüman Osmanlı İmparatorluğu’na karşı İngiliz ve Fransız emperyalizminin yanında yer alarak yaptıkları hatayı tekrarlamazlar.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

@ Le Monde Diplomatique: Dünyada denklem değişti

Prestijli Fransız aylık gazete Le Monde Diplomatique, yeni ABD yönetimiyle birlikte dünyada denklemin değiştiğini, Orta Doğu'daki yeni denklemin İsrail, İran ve Türkiye üzerine kurulacağını yazdı.

Obama'nın Türkiye'yi seçmesini "Türkiye'nin bölgesel rolünün kabul edilmesi" olarak yorumlayan gazete, Türk-Amerikan ilişkilerindeki değişimin, Suriye için kazanç sağlarken Irak Kürtleri için kayıp olacağını iddia etti.

AK Partiyle birlikte Türkiye'nin uyandığını, nüfuz sahnesini genişletmek, Orta Doğu'da bağımsız bir oyuncu ve İslam dünyasında öncü olmak istediğini yazan Le Monde Diplomatique'in Türkçe versiyonunda yeralan analizde, şu görüşler dile getirildi:

"ABD'nin Türkiye'ye yönelik tutumu, "zararı hafifletme" politikasından çıkıp yarı gerçek ortaklığa doğru gidebilir. Obama'nın ziyareti, bu dönüşümün başlangıcıydı. Amerika, Türkiye'nin bölgesel rolünden yararlanmak istiyor. Türkiye de gerekli bir müttefikten ziyade ortak olduğunu gösterme çabasında. Bu nedenle Türkiye gelecekte Kuzey Irak'a müdahale etmek için oradaki PKK varlığından faydalanabilir... İran, ABD ile Türkiye arasındaki yakınlaşmadan endişe duydu. Siyasi manevralarda ve dünyayla var olan iyi ilişkilerinde Türkiye İran'dan daha üstün durumda ve İran'ın genişleme hedeflerini sınırlamakta da aktif olacağı kesin...Washington'un İran ile arasında ara buluculuk etmesi için Türkiye'ye ihtiyacı yoksa da hem Amerika hem de yakın ülkeler, İran'ın bölgedeki nüfuzunu sınırlamak için Türkiye'nin bileğine dayanacaklar... "

16 Mayıs 2009 Cumartesi

@ Yeni bir İslami uyanış devri başladı !

Avrasya İslam Şurası'nın son gününde konuşan Mustafa Ceriç'e göre, yeni bir büyük İslami uyanış devri başladı.

7. Avrasya Şurası kapanış oturumu, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu başkanlığında gerçekleştirildi.

Avrasya İslam Şurası kapanışında dünyaya çağrıda bulunan Bosna Hersek Uleması Mustafa Efendi Ceriç, "21. yüzyılda Müslümanlığı terörizmle bağdaştırıyorlar. Biz görüşmek istiyoruz, diyalog istiyoruz, dinlerarası, kültürlerarası diyalog istiyoruz" dedi.

Osmanlı Devleti'ni örnek almalıyız diyen Kosova İlahiyat Fakültesi Dekanı Recep Boja ise; "Kominizim çöktü ve İslam'ın önü açıldı. İslam tarihi bize şunu göstermiştir: Osmanlı devletini baz almalıyız. Osmanlı topraklarımızdan çekildikten sonra, bizde bir gerileme meydana gelmiştir. Osmanlı çekilince, Müslümanlar ülkelerinde yetim kaldılar, ama yine de dinlerini korudular" dedi.

Avrasya Coğrafyasını değerlendiren Boja, "Ekonomik kriz var ve Müslümanlar arasına fitne sokma hareketi devam etmektedir. Burada bulunan herkes ve kurumlar, sorumluluk sahibidir. Buraya da elde ettikleri beceri ve tecrübeleri getirmektedir. Bu yüzden Şura, çok büyük önem taşımaktadır. Bir şey üretebilmek için elimizde araçlar, enstrümanların olması gerekiyor. Üretim için çalışmalıyız. İman çok önemli, sünnet ve Kur-an'ı örnek almalıyız. İslamiyet'in başlangıcında güzel örnekler var. İmanla ilgili Peygamberimizin güzel hadisleri var. Bunları değerlendirmeliyiz" dedi.

"Dini bilgiyi üretmekte, dağıtmakta çok dikkatli olmamız gerekiyor" diyen Nahçivan Dini İdaresi Başkanı İdris Abbasov, tarihte mezhep ayrılıklarının sonucunun çok ağır yaşadıklarını belirtti. "Türkiye ile aramızdaki 11 kilometrelik sınırda esen rüzgar, bize dinginlik veriyor" diyen Abbasov, eğitimde çoğunlukla Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan gelen eserlerin kendileri için çok yararlı olduğunu da belirtti.

Dini kaynakların çok taraflı olarak geliştiğine dikkat çeken St. Petersburg Müftüsü Cafer Pançeyev de, "Yüksek teknoloji kapsamında, kaynaklar, insanlar için erişilebilir oldu. İslam'ın sadece bir din değil, aynı zamanda bir hayat tarzı. İnsanların, dini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmalarının önüne geçilmesi gerekiyor. Hatalar, dine zarar veriyor" sözleriyle konuya açıklık getirdi.
"Bazı insan sudan yol bulamaz geçmeye, bazısı su bulamaz içmeye. Bizim durumumuz budur."

"Dinimize, dilimize sahip çıkalım diye Anavatan'a döndük" diyen Kırım Müslümanları Müftüsü Emirali Ablayev ise; "Rus toplumunun içinde yaşamamız çok zor. Bu meseleler, insanı üzüyor. Maalesef bugünkü durumumuz, gerçekten kötü. Biz, bu konuda komşularımızdan yardım bekliyoruz. Bizim durumumuzu soran, halimizi soran yok. Ben cami kurmak için arsa alacağım, ama arsayı vermiyorlar. 'Ben kuracağım' diyorum, ama 'kuramazsın' diyorlar. Elbette onların dediği oluyor. Bana 'Nerede senin Müslüman kardeşlerin' diyorlar" dedi.

Belarus Müslümanları Müftüsü Ebu Bekir Şabanoviç ise ilk kez katıldığı Avrasya İslam Şurası'nda ülkesindeki sıkıntıları anlattı. Sovyetler Birliği döneminde; ateizmin, adeta Müslümanların üzerinden geçtiğini savunan Şabanoviç, "Bizi öyle bir ezdi ki! Hala toparlanamıyoruz. Bu yüzden ülkemizin büyük çoğunluğu Hıristiyan'dır. Biz, tüm nüfusun yüzde 11'ini oluşturmaktayız. Hepimizin büyük sorumluluğu; 'manevi mirasımızı, yeniden canlandırmak'tır. Bugün, Allahın izni ile biz artık 12 camimizi ve toplum evini yeniden canlandırmış olduk" dedi. Oturum Vekil Başkanı Görmez'in kaynaklardaki hataları ile ilgili sözlerini de anımsatan Şabanoviç, 'Rusça kitapları, makaleleri bizzat kendisinin tercüme edebileceğini' belirtti.

''DÜNYADA MÜLTECİLERİN YÜZDE 70'İ MÜSLÜMAN''

"Her Müslüman, terörizmden suçlu tutulmaya başlandı" diyen Bosna müftüsü Mustafa Ceriç, "Benim görüşüme göre şimdi bizler, yeni bir İslami büyük uyanış dönemindeyiz. Çünkü komünizim ve ateizm yıkıldı. Yeniden İslamiyet'e dönüş sağlamamız gerekiyor. İran İslam Devrimi, bütün dünyayı etkiledi. Tıpkı Fransız Devrimi gibi. Bence bizler, şimdi Müslümanları yeniden İslamiyet'e döndürme aşamasına geçmiş bulunmaktayız" şeklinde konuştu. Ceriç, Müslümanlar dünyada etkinliğini kaybetmesi konusunu ise bilim ve üretiminin kaybedilmesine bağladı. Ceriç, "57 İslam ülkesinde yaklaşık 500 üniversite var. Sadece Amerika'da 5 bin 700 civarında üniversite var. Hıristiyan dünyasında ise nüfusun yüzde 90'ı okuryazar durumdadır. İslam dünyasında ise okuryazar oranı sadece yüzde 40. Hiçbir İslam ülkesinde yüzde yüz okuryazarlık oranı yakalanmış değildir. Dünyadaki mültecilerin yüzde 70'i Müslümanlardan oluşmaktadır" dedi.

Arnavutluk İslam Topluluğu Başkanı Selim Muça, İslam'ın kendinden önceki dinlerin izlerini yok etmeye çalışmadığına dikkat çekti. Arnavutluk'ta din adamlarının yaptığı çalışmalar ve Müslüman halkın yaşadığı şehirler hakkında bilgi veren Muça, "Yüzlerce alim, Arnavutluk'ta İslami hayatın korunması, yeniden canlanması ve eserlerin bulunması için çalıştılar. Bunu yaparken karşılarına çıkan engellere de baş eğmediler. Kimi rejimin baskısıyla karşılaştı, işkence gördü, kimi öldürüldü. Ama kimse İslam'ın nurunu söndüremedi. Başkanlık olarak yaptıkları çalışmaları anlatan Muça, amaçlarının yeni nesiller İslam dininin temel bilgilerini vermek olduğunu anlattı.
"Batı Trakya Müslüman Türk azınlık, inanç ve kültür olarak Anavatan Türkiye'nin bir parçasıdır" diyen Batı Trakya Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif, "Azınlık hiçbir zaman Türkiye'den uzak kalmamış ve her zaman yardım, destek görmüştür" dedi. Şerif, "Dini bilginin üretilmesi ve yaygınlaştırılması Müftülük tarafından yürütülüyor. Bunun içinde Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan çok büyük yardımlar görüyoruz. Kaynağımız da kurumun yayınları" dedi.

Hırvatistan İslam Birliği Başkanı Şevko Ömer Basiç ise din eğitimi konusunda özellikle bayanlar ve gençlere önem verdiklerini belirtti. Basiç, her ay bir kitap yayınlamaya çalıştıklarını ifade etti.

Toplantıda konuşan Bosna Hersek Gazi Hüsrev Kütüphanesi Yöneticisi Osman Laviç de, İslam edebiyatının tarihi gelişiminden bahsederek, birbirinden önemli İslam edebiyatı eserlerinin orijinal hali ile kütüphanelerinde saklandığını ifade etti. Yugoslavya'nın dağılmasıyla balkanlarda dini kitapların değişik bağımsız kurumlarca tercüme edilmeye başlandığını anlatan Laviç, "Bu durumda, çeşitli Hıristiyanlık yanlısı kurumlar ve çeşitli mezhepler de fırsat buldular. Bu girişimler sonucunda İslam terminolojinin Hıristiyanlaştırılması, yetersiz ya da yanlış tercüme nedeniyle yanlış anlaşılma gibi zararlı sonuçlar doğdu. Bosna Hersek bölgesinde dini kaynaklar, sık sık propaganda ve politik oyunlar için kullanılıyor. Şu an mevcut durumun olumsuz sonuçlarının bertaraf edilmesi için uzun ve dikkatli bir çalışma yapmamız gerekiyor" dedi.

Karadağ İslam Birliği Başkanı Rıfat Feyziç de, Müslümanların dünyaya entegrasyonun önemine değinerek, "Acaba batılılar İslam anlayışını ne kadar tanıyorlar ya da Müslümanlar batı hakkında ne kadar bilgi sahibidir. Müslümanlar, coğrafi ve kültürel açıdan batı kavramını anlamaya çalışmak zorundadır. Bu şekilde dünyaya entegrasyon ve küreselleşme sürecine daha kolay yaklaşırız. Bunun için de özellikle Balkanlar'daki dini eğitim kurumlarının yeniden yapılandırılması zorunludur" şeklinde konuştu.

Kuzey Osetya Müslümanları Müftüsü Ali Mihaleviç ise kominizim döneminde ülkelerinde Müslümanların ve İslam dininin büyük zarar gördüğünü anlattı. Mihaleviç, "Bu dönemde, Fiziksel olarak Müslümanlar ve ilim adamları ya yok edildiler ya da sürgüne gönderildiler. Ancak bütün bunlara rağmen bu güne kadar dinimizi koruduk. Bugün biz, artık Müslümanlara dış dünya ile etkileşimde bulunma konusunu öğretmemiz gerekiyor. İslam devleti, İslam hilafetinin dağılmasından sonra yüz sene geçmedi.

Yani Müslümanlar nasıl yaşamalılar? Dış dünya ile barışta şeriatın olmadığı devletlerde nasıl yaşamalılar? Bu yüz yirmi sene boyunca Kafkasya'da İslam süreci başta büyük sorunlarla karşılaştı. Bu sorunlar, silahlı çatışmalara dönüştü, önce etnik çatışmalara ve sonra mezhep çatışmasına. Bu çatışmaları isteyenler, hep gençlerimizi kullandılar. Bizim babalarımızın dedelerimizin tüm çalışmaları, gençlerimize yanlış kullanılmış ve anlatılmış. Kafkasya'da bir ateş yakıyorlar ondan sonra senelerce barışmaya çalışıyorlar. Tüm bu yaralarımızın iyileşmesi için aktif katılıma ihtiyacımız var" diyerek açıklamalarda bulundu.

Türk halklarının çıkış noktasından, medeniyetin merkezinden geldiğini belirten Altay Müslümanları Müftüsü Amangeldi Kobdabayev, genel olarak halkın etnik Müslüman olduklarını belirtti. Kobdabayev, "1990 yılına kadar Altay Cumhuriyeti'nde cami yoktu. Dini eğitim için medrese, mescit yoktu. Altay'da halk, İslam'ı atalarından öğrendikleri gibi yaşıyorlar. Anne ve babalar, ayetleri bilmedikleri için, çocuklarına örnek olamamaktadırlar. Bizler, ancak dini eğitim medreselerinde bu eğitimi doğru bir şekilde verebiliriz. Başkentte bu yüzden, içerisinde çocuk yuvalarından kütüphaneye kadar her ihtiyacı karşılayacak bölümleri olan bir merkez kuruluyor" şeklinde konuştu.

"Buradaki topraklar Altay topraklarına çok benziyor" diyen Kobdabayev, "Biz Bursa'ya geldik ve oradaki tarihi camileri gezme şansı bulduk. Doğa güzelliklerini gördüğümde, anladım eğer atalarımız bu doğa güzelliklerini benzetmese buraya yerleşmezlerdi. İyi ki orada Uludağ varmış, yoksa atalarımız daha ilerilere gidermiş. Ben orada 'Ulu Çınarı' gördüm. Ben onu Türk Devletleri'ne benzetiyorum. Ve bizde işte o çınarın köklerinden geliyoruz" dedi.

20 yıl önce sıfırdan başladıklarını belirten İnguşetya Müslümanları Müftüsü İsa Hamhoyev, konuşmasında bugün geldikleri noktayı özetledi. Okullarda din eğitiminin olduğundan mutlu olduğunu söyleyen Hamhoyev, kaynakların düzenlemesinin önemine de dikkat çekti.

Ülkesinde özellikle eğitim için yoğun çalışmalar yaptıklarını belirten Moğolistan İslam Dini İdaresi Başkanı Azathan Muhanoğlu, okullarda din derslerinde okutulan kitapları hazırladıklarını ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kaynaklarını kullandıklarını da belirtti.

Kapanışta söz alan Kazakistan Müslümanları Dini İdaresi Başkanı Abdussettar Derbisali ise katılımcılara Orta Asya ve Balkanlarda "Avrasya'da İslam" isimli bir dergi yayınlama önerisinde bulunarak, böylece bir araya gelmeden de bölgede yapılan çalışmalar hakkında iletişim sağlanabileceğini vurguladı.

14 Mayıs 2009 Perşembe

@ Papa'dan Müslüman ve Hristiyanlara çağrı

Papa 16. Benediktus, Müslüman ve Hristiyanlara, yıkıcı güç olarak nitelediği nefret ve ön yargıları bırakmaları çağrısı yaptı.

Papa, İsa peygamberin çocukluğunu geçirdiği Nasıra'da toplananlara, aralarındaki uzlaşmazlıkları bir kenara bırakıp, birlik olmaları mesajını verdi.

Papa 16. Benediktus, "Her iki toplumdaki iyi niyetli insanları, şimdiye kadar yapılmış olan yanlışları düzeltmeye ve insanlık ailesinin babası, tek Tanrımıza olan ortak inancımıza sadakatin gereği köprülerin yeniden kurulması için çalışmaya ve barış içinde birlikte yaşamak için bir yol bulmaya çağırıyorum" dedi.

Boşanmalara ve aykırı evliliklere karşıtlığıyla bilinen Katolik dünyasının ruhani lideri, Nasıra'daki konuşmasında ailenin önemine de değindi.

Nasıra, İsrail'in Arap vatandaşlarının yoğunlukta yaşadığı en büyük kentlerinden biri.

Nasıra'ya gelişinde Papa 16. Benediktus, Celile'deki Katolik toplumunun Piskoposu Eliyas Şaktur ile de görüştü. Şaktur, Papa'dan, 1948'de İsrail'in kuruluşu sırasında, Lübnan sınırındaki savaşlar sırasında köylerinden uzaklaştırılan ve o günden bu yana dönmek için mücadele veren Yukarı Celileli Hristiyanlar için yardımcı olmasını istedi.

Papa, Nasıra'da Hz. Meryem'e İsa'yı dünyaya getireceği Cebrail tarafından bildirilen "Müjde" ya da "Tebliğ" kilisesi adıyla anılan kiliseyi de ziyaret etti. Papa 16. Benediktus, yarın Kudüs'te Eski Kent'te İsa peygamberin öldüğü yerde kurulan Holy Sepulchre (Kutsal Mezar) Kilisesi'ni ziyaret edecek.

Papa'nın yarın öğle saatlerinde ziyaretini tamamlayıp, Kutsal Topraklar'dan ayrılması bekleniyor.

Bu arada, İsrail'in önde gelen gazetelerinden Yedioth Ahronot'un internet sitelerinden Ynet, Papa'nın kente gelmeden önce, Müslümanların karışıklık çıkarmasına neden olmaması amacıyla, kentin Şehabeddin Camisi'nin imamı Nizam Sakafe'nin kent dışına çıkarıldığını duyurdu.

Ynet sitesi, Seferberlik Komutanlığının emriyle kentten uzaklaştırılan imama, yarın sabaha kadar kente dönmemesi talimatının verildiğini de açıkladı.

Papa, İsrail ve Filistin'e gelmeden önce, Nasıra'da Müjde Kilisesi'nin karşısına bir pankart asılmış, İslam'a ve Hz. Muhammed'e yönelik daha önce sarf ettiği bazı sözleri yüzünden Papa kınanmıştı.


Öte yandan, İsrail İçişleri Bakanı Eliyahu Yişai, Vatikan'ın Doğu Kudüslü Hristiyan bir çifte vatandaşlık hakkı sağlanması veya geçici oturma izni verilmesi yolundaki talebinin reddedildiğini bildirdi.

Yişai, Ordu radyosuna yaptığı açıklamada, talebin aralarında güvenlik gerekçesinin de bulunduğu bazı nedenlerle geri çevrildiğini ifade etti.

Çiftin, halihazırdaki konumlarının sosyal güvenceye sahip olmalarına engel olduğu için bu talepte bulunduğu kaydediliyor.

13 Mayıs 2009 Çarşamba

@ Semâvî dinlerden küresel kriz analizi

AB kurumlarının başkanları, Hristiyan, Müslüman ve Yahudi temsilcileriyle “küresel ekonomik ve mali kriz ile Avrupa’da ve dünyada ekonominin yönetimine ahlâki katkı”yı tartıştı

Barroso, kriz ve artan işsizlik nedeniyle “yabancı düşmanlığı, İslamofobi ve anti-Semitizm’e yönelinmemesi” uyarısında da bulunarak “Kriz sadece mali boyutlu değil, değerlerde de kriz yaşanıyor” dedi.

Avrupa Parlamentosu Başkanı Hans-Gert Pöttering ise bazı Yahudi örgütlerin, “radikal İslamcı gruplarla bağlantılı Müslüman temsilcilerin de davet edildiği” iddiasıyla toplantıyı boykot etmelerini eleştirerek, diyaloğun teşvik edilmesini istedi.

Toplantıyı boykot eden Avrupalı Hahamlar Konferansı’nda yapılan açıklamada, AB’nin “Anti Semitizm’i onaylayan ve Müslüman Kardeşler’le bağlantısı bulunan Avrupa İslami Örgütler Federasyonu gibi kuruluşları davet etmesinin uygun olmadığı” ileri sürülmüştü.

Yahudiler adına sadece Avrupa Hahamlık Merkezi’nden Levi Matusof’un katıldığı toplantıda Müslümanlar, Avrupa İmamlar Birliği’nden Wanis Mabrook, İtalya İslam Toplumu Başkan Yardımcısı Yahya Pallavicini, Avrupa İslami Örgütler Federasyonu Başkanı Şekip Benmakhouf ve Avrupa Müslüman Ağı Başkanı Tarık Ramazan tarafından temsil edildi. Toplantıda Katolik, Protestan, Anglikan ve Ortodoks Kilisesi temsilcileri de hazır bulundu.

@ Osmanlı Ortadoğu'ya dönüyor...

Umman gazetesi Vatan'da gectigimiz hafta yayınlanan, Züheyr Macid'in makalesi:

Türkler yeni dışişleri bakanları Ahmet Davutoğlu’na ‘Türkiye’nin Kissinger’i gibi isimler taktılar;
Davutoğlu’nun bu göreve atanmasındaki mesaj Arap-İslam dünyasına, NATO’ya ve okyanuslar ötesine de ulaştı. Zira Türkiye’nin ‘Osmanlı cübbesi’ giyen bir dışişleri bakanı oldu. Mercidabık’ta Memluklularla yaptıkları savaş sonrası doğuya giren Osmanlı geri dönüyor.
Ortadoğu’nun Arap olmasa da iki büyük İslam ülkesinin gölgesinde yaşadığı açık. İran da doğuda önemli bir konuma sahip. İsrail’i de eklediğimizde, bölgede üç temel aktörle karşı karşıyayız. Gelişmeler onlar kanalıyla belirleniyor. Ayrıca çok çeşitli ve farklı ilişkiler de çiziliyor. Bölgenin bu ülkelerle rekabet etmesi zor olacaktır. ‘Yeni Ortadoğu’ isminin önümüzde duran yeni tanıma göre kullanılması mümkün, ancak hali hazırdaki güçler büyük kapasitelere sahip değiller, aslında hareket eden aktörlerden ibaretler. Bu güçler kendi çıkarlarını düşünüyorlar, bölge ülkelerinde askeri ve siyasi yatışmaya ihtiyaç duyuyorlar. Bu yüzden Suriye-ABD ilişkisinin kurulması gerekiyor. İsrail ve İran açısından da aynı durum söz konusu. Bölgede klasik oyun hâkim olmaya devam ediyor ama farklı bir Ortadoğu’nun kanıtı olacak esas unsurların belirmesini beklerken yeni özellikler ortaya çıkıyor olabilir.

10 Mayıs 2009 Pazar

@ Ortadoğu'da çözüm için tek adres: Türkiye

Filistin’in Ankara Büyükelçisi Nebil Maruf, bölgesinde büyük bir güç olan Türkiye’nin Ortadoğu barışı için anahtar ülke konumunda olduğunu söyledi. İhlas Medya Plaza’da düzenlenen yemekli toplantıda, Ortadoğu ve Filistin-İsrail cephesinde yaşanan gelişmelerle ilgili açıklamalarda bulunan Nebil Maruf, “Türkiye, Batı’yla bağlantısı olan bir köprü görevi üstleniyor. Arap devletleri de, Türkiye’nin Ortadoğu’daki bütün meselelere müdahil olmasını istiyor. Çünkü biliyoruz ki Türkiye’nin oynayabileceği etkin rol konusunda herkes müttefiktir. Bu yüzden Ortadoğu’da çözümün adresini Türkiye olarak görüyoruz” diye konuştu.

8 Mayıs 2009 Cuma

@ Rusya, din özgürlüğünde sınıfta kaldı!

ABD Uluslararası Dini Özgürlük Komisyonu (USCIRF), Rusya'da dini teşkilatlanma özgürlüğünün olmadığını, Rusya Adalet bakanlığının sahip olduğu geniş yetkilerle dini teşkilatları kontrol altında tutarak, takip ettiğini açıkladı.

Özellikle de Müslümanlara karşı baskı ve takiplerin giderek arttığına da vurgu yapıldı. Komisyon raporunda Rusya ile beraber Belorus, Tacikistan, Küba, Venezuella, Mısır, Somali, Afganistan ve Laos gibi ülkeler de dindarlara karşı baskı uygulanan ülkeler arasında gösterildi.

Komisyon üyeleri ABD kongresine tavsiyede bulunarak bu ülkelere karşı yaptırım uygulanmasını istedi. Raporda dini teşkilatlara ve inançlı insanlara karşı bir önceki rapordan bu yana daha olumlu bir görüntü veren tek ülke ise Bengladeş oldu.

Aynı raporda Türkiye'de başörtüsü yasağı başta olmak üzere bazı uygulamalar nedeniyle eleştirilmiş ve izlenme listesine alınmıştı.