15 Şubat 2009 Pazar

@ Türkiye-Rusya ilişkileri...

Suat Taşpınar'ın, Radikal gazetesindeki makalesini aşağıda okuyabilirsiniz:

“Tam 512 yıl önce, Osmanlı gücünün doruklarına tırmanıp Moskova prensliği henüz dizlerinin üstünde emeklerken başlamış Türk-Rus ilişkileri. Hatta 1492’de Dersaadet’e gelen ilk Rus elçisi Mihail Plesçeyev, huzurda diplomatik üslubu aşan kabalıkla konuşup saraydan kovulunca ‘pek tatsız’ başlamış. Sonrasında, 1. Dünya Savaşı
dahil, ikisi dışında (Prut ve Kırım) hepsinde Osmanlı’nın yenildiği dokuz büyük savaş, çarların hiç bitmeyen ‘Boğazlar rüyası’, Ekim Devrimi sonrası reel politik
gereği genç cumhuriyete verilen destek, ardından ‘Soğuk Savaş’ yıllarında ‘kontrollü gerginlik’ dönemi yaşanmış. Ve nihayetinde SSCB’nin son yıllarında doğalgaz
anlaşmasıyla başlayıp büyüyen ekonomik ilişkilerle, 10 milyar dolara dayanan
dış ticaret hacmiyle bugüne gelinmiş.”
Beş yıl önce, Putin’in tarihi Ankara ziyerti arifesinde böyle başlamışız yazıya.
O 10 milyar dolar 30 milyar doları geçmiş. Son beş yıla, 500 yılkinden fazla ‘dostluk, iyi komşuluk, işbirliği’ mesajı sığmış. Sürekli, daha fazla cesaret ve umut verici
ifadelerle tanımlanmış ilişkiler. Çok boyutlu işbirliği, genişletilmiş ortaklık,
güçlendirilmiş ortaklık vb... Cumhurbaşkanı Gül’ün Moskova ziyareti de, ‘güçlü
ortaklık’tan ‘stratejik işbirliği’ne, hatta ‘ayrıcalıklı ülke’ konumuna kadar
bir dolu güzel tanım daha ekledi.
Her ne kadar evsahibi Medvedev olsa da, geziye damgasını vuran yine Putin
oldu. Gül, 2004’teki Ankara ziyaretinin milat olduğunu ima ederek Putin’i ‘ilişkilerin çok boyutlu gelişmesinin mimarı’ ilan etti. Putin de “Türkiye dış politika önceliklerimizden biridir” diyerek önemli bir açılım yaptı. İlişkilerin hamisi hala Putin.
İmzalanan deklarasyon da, verilen demeçler de, işlerin daha iyiye gitmesi için iki tarafta ‘samimi arzu’ olduğunu gösteriyor. En önemlisi bu. Ama işlerin istendiği boyutta hızlanmasının önünde engeller var. Herkes kendi hesabını gözetmekle mükellef. Rusya, gümrüklerde vergi kayıplarını önlemek, çifte fatura cambazlıklarından kurtulmak için ‘sıkı denetim’ uyguluyor. Ama bu pilot projede Türkiye’nin ‘mayın eşeği’ yerine konulması riski yüksek. Dış ticarette makas hızla Rusya’nın lehine açılırken, Türkiye’ye bir de buradan darbe vurulması yanlış. Herkese aynı anda uygulansa sözümüz yok. Ama bu uygulama bugün Türkiye ile başlayıp yarın herkese yayılamadan öylece kalırsa, Türk işadamı Rusya pazarında nasıl rekabet edecek? Rus tarafı bunun garantisini veriyor mu? Muamma... Ama kendi ayağımıza kurşun sıkmaya da devam ediyoruz. Sözde, Cumhurbaşkanı bu sorunu halletmek için geliyor, ama gümrük bürokrasisi Rus muadilini şubat sonunda görüşmeler için Türkiye’ya davet ediyor. O zaman alenen Rus tarafına ‘Bu sorunun Gül’ün ziyaretinde de çözüleceğini düşünmüyoruz’ denmiş olmuyor mu? O da bir başka muamma...
Masadaki en büyük dosya enerji idi. Rus Enerji Bakanı Şmatko, neredeyse “Nükleer santral ihalesini aldık, 15 yılda 60 milyar dolarlık enerji satacağız” demeye getirip, herşey olup bitmiş havası verdi. Hem Rus hem de Türk basınına böyle yansıdı. Oysa son nokta konulmuş değil. Belki görüşmelerde Rus tarafının beklentilerini yükselten mesajlar, sözler verilmiş olabilir. Ama geçmişte savunma sanayi ihalelerinden dev özelleştirmelere kadar Rus tarafının Türkiye’de yaşadığı pek çok düşkırıklığı var.
Buna bir tane daha eklenmesi ilişkilere darbe vurabilir. Ankara bu konuda sonuna dek arkasında durmayacağı sözleri ya vermemeli, ya da sözünü yerine getirmeli.
Doğalgaz konusu bir başka çetferil iş. Rus tarafı hala “2’nci Mavi Akım’ı yapalım, Avrupa’ya gaz sevkiyatında söz sahibi iki ülke olalım, siz de transit ülkesi olarak
çok kazanırsınız” diyor. Ama burada Türkiye’nin ‘ihtiyatlı iyimser’ duruşu yerinde. Birincisi mevcut Mavi Akım hattı tam kapasite kullanılmıyor ki? Avrupa’ya sevkiyat için önce o kullanılsın. İkincisi ortada Nabucco varken, Türkiye yumurtaları tek sepete koymaya meyyal değil.
Ticarette ruble kullanılmasından Kafkasya İstikrar ve İşbirliği Platformu önerisine kadar her konuya bir parça dokunulan ortak deklarasyonla, gülücükler ve iltifatlarla bitti Moskova ziyareti. Şimdi üç vakte kadar Medvedev ve Putin’in Türkiye’yi ziyaretleri beklenecek. Rusya, ABD’yi bölgeden uzak tutma çabasında Türkiye’nin sırtını sıvazlayarak hep “Kendi bölgemizin sorunlarına kendimiz karar veririz” mesajına vurgu yapacak.
Velhasıl, son dönemde ilişkilerde yaşanan ‘duraklama’ devrinin aşılması için, karşı
tarafın ‘arzuları’ ile ‘imkanlarının’ farklı olabileceğini bilerek, enseyi karartmadan yola devam etmek şart. Ama ilişkilerin ‘alış’ ve ‘veriş’ olduğu unutulmamalı. Rusya bu konuda daha anlayışlı olmak zorunda. En önemlisi 2004’te Putin’in attığı ilk adımla çizilen ‘çok boyutlu işbirliği ve ortaklık’ rotasından sapılmaması. Gerisi kara trenin islimi gibi; sonradan da olsa gelir.

14 Şubat 2009 Cumartesi

@ "Dünya, Türkiye'ye sahip olduğu için şanslı"

Profesyonel kariyeri Amerikan istihbarat servisi CIA'de şekillenmiş olan Graham Fuller, on beş yıl Ortadoğu ve Asya ülkelerinde görev yaptıktan
sonra, yine CIA'de Ulusal İstihbarat Konseyi'nin başkan yardımcılığını da
yürütmüş bir yetkili. Washington'da ki etkin düşünce kuruluşlarından RAND'da
çalıştığı yıllarda yazdığı Türkiye analizleri ise Fuller'ı, Türkiye'de
bilindik bir isim yaptı. Halen Simon Fraser Universitesi tarih bölümünde
ders veren Graham Fuller, Amerika'nın batı kıyısında Vancouver'dan
gönderdiği elektronik postayla, Başbakan Erdoğan'ın Davos çıkışını ve
Türkiye'nin bölgedeki rolünü değerlendirdi.

Fuller'ın yorumunu aynen aktarıyoruz:

"Türkiye'nin, Ortadoğu'da yeniden büyük bir oyuncu olarak belirmesi
olağanüstü bir olaydır. Sadece son beş - on yıl içinde ki gelişmelerin
perspektifinden değil, son yüzyıl içinde yaşanan değişimin gerektirdiği bir
ihtiyaçtan haraketle değerlendirme yapmak gerekmektedir - Ortadoğu'da hayli
etkin Osmanlı İmparatorluğu'nun sona yaklaşması; Türkiye'nin, 1945 ve 1975
arasında akılalmaz anormal jeopolitik konumu sonucu Ortadoğu sahnesinden tamamen yokoluşu veya "Amerika'nın sadık müttefiki oluşu"; ve sonra, yavaşca, Kemalist değerlerin Türk politikası içinde daha normal bir seviyeye indirgenmesiyle Ortadoğu'ya kaçınılmaz mantiki bir geri dönüş yaşamasına bir bütün olarak bakıp, değerlendirmek gerekmektedir. (Doğrusu, bugünkü Türk politikası, Kemalist değerlerin indirgenmesinden başka birşey değildir. Yeni kitabım, "Yeni Türkiye Cumhuriyeti," Türkiye'nin Ortadoğu'da varoluşunu, sonra çekilişini, ve daha sonra tekrar dönüş döngüsünü anlatmaktadır.)

Ben, cüret edip, Türkiye'nin, İsrail'e yönelik pozisyonunun "normal" bir
bakış açısı olduğunu söyleyecem. Keza Ortadoğu'da, çoğu Müslüman ülkenin,
normal koşullarda, İsrail'e böyle yaklaşması beklenmektedir. Ama, tabii ki
bugün koşullar normal değil. Aslında, hayli suni rejimler öylesine
kendilerine güvensizler ki hepsi Washington'a yaşam-hattına bağlılar -
özellikle Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan. Bu ülkelerin, Washington'a
bağımlılıkları, İsrail'e karşı tahmin edilebilecek "normal" bir tavır
almalarını engellemektedir. Ben, Erdoğan'ın, İsrail'e yönelik tavrının
bölgede olması gereken "normal" tavır olduğunu savunmaktayım - en azından
ılımlı demokratik Müslüman hükümetler için. Ve, tabii ki, aynı zamanda,
Washington tarafından destek görmeyen diğer diktatörler de İsrail'e karşı
radikal bir pozisyon alarak sorguya açık varlıklarını sağlamlaştırmak
istemektedirler - mesela Suriye, İran, daha önceleri Saddam ve Kaddafi, ve
hatta Yemen de dahil olmak üzere.

Eğer Ortadoğu gerçekten daha demokratik bir yönetime doğru yönelecek olursa - ki mutlaka bir gün olacaktır - İsrail çok daha açıksözlülükle
eleştirilecektir. Gazze'de yaşanan toplu katliama karşı daha yüksek eleştirel ses duyulacaktır. Böyle bir olayın yaşandığı zamanda, İsrail'de elçiliği bulunan çoğu Müslüman ülkenin büyükelçilerinin görevlerini kesintiye uğramadan sürdürmüş olmalarını anlayabilmek mümkün değildir.

Özetle, Ortadoğu'ya demokrasi gelmesi, İsrail'in (ve Washington'un da)
çıkarlarına aykırıdır. Demokrasi gelmesi demek Müslüman kamuoylarının
İsrail'e daha sert bir tavır almasını gerektirecektir ve seçmenler de bu
adımları atabilecek kişileri seçeceklerdir. Bu, illa da savaş anlamına
gelmez. Ama doğal jeopolitik baskıların ve sınırlamaların sonucunda oluşacak
bir bölgesel durumu ortaya çıkarır. Bu durumda, neredeyse herşeyin
çarpıtıldığı ve jeopolitiğin normal çalışmasını askıya aldığı bir
Washington'un prizmasından oynanmaz.

Dahası, bu olaya sadece Türkiye-İsrail dinamiği olarak değil, ama
Ortadoğu-İsrail denkleminin bir parçası olarak bakmak gerekir. Olan, şu
anda, sadece Türkiye'de, demokratik baskılara açık, ve gerçekten "normali"
temsil eden, İsrail'e karşı - Gazze savaşında orantısız güç kullanımından
ortaya çıkan ölüm ve kana ve Filistin nüfusunu ezip geçmesine karşı belki
biraz anlayışlı bir yaklaşım gösterebilen normal demokratik bir hükümet
vardır,

Bu nedenle, dünya, böyle bir Türkiye'ye sahip olduğu için şanslıdır - öyle
bir devlet ki bölgede yaşanan olaylara esaslı duygusal ani bir tepki
verebiliyor, ama aynı zamanda büyük konuları perspektifte tutarak bölgesel
bir çözüm için çalışmaya devam edebiliyor. İran bunu yapamaz, yalvaran Arap
kralları ve ömür boyu devlet başkanlığı yapanlar cüret bile edemez - ama
Türkler yapabilir. Normal demokratik Arap rejimleri - Mısır, Ürdün ve Suudi
Arabistan'ın yaptığı gibi - kendi yönetimlerine karşı radikal güçlerin
kitlesel popüler tepkiyi harekete geçirmesinden korkup Hamas'ın karşısında
titremezler. Normal demokratik Arap rejimleri, Türkiye gibi - Filistin
halkının görüşünü temsil ettiği için - Hamas'la çalışırlar, ama bu güç
sakinleştirilmeli, ılımlaştırılmalı, yönlendirilmeli ve müzakere
edilebilmelidir.

Türkiye - bölgedeki gelişmeler giderek daha da çirkin bir hal aldıkça ve
ihtilaflar ve taraflar birbirlerini kör bir şekilde inkar ettikçe - Batı'ya
hayli çekici gelebilir.

11 Şubat 2009 Çarşamba

@ Türkler ile ilgili hadisler...

Türk kelimesi Hazret-i Peygamber’in birkaç hadîsinde de geçer: Size ilişmedikleri müddetçe Türklere ilişmeyin. Zira ümmetimin mülkünü onların elinden ilk kapacak olan Beni Kantûra’dır [Ebû Dâvud, Taberânî]; Siz Türklerle dövüşmedikçe kıyamet kopmaz. Onlar çekirge gibi küçük gözlü, basık burunlu, kırmızı meşin gibi suratlı, aynı zamanda keçe ayakkabılıdır [Buhârî, Müslim]; Türkler dünya ehlinin hepsine hâkim olurlar [Deylemî]; Âhir zamanda geniş yüzlü, küçük gözlü olan Beni Kantûra gelip Dicle Nehri kenarına inerler. Basra halkından bir fırka bunlarla harb eder ve şehid olur [Ebû Dâvud]; Benim Türk adında bir ordum vardır. Onunla haddi aşanlara haddini bildiririm [Divanu Lügatit-Türk]; Hıfzın onda dokuzu Türklerdedir [Hatîb].

@ Ortadoğu'yu Yeni Osmanlı'' kurtarır!


Başbakan Erdoğan ile İsrail Cumhurbaşkanı Peres arasında yaşanan Davos krizi sonrası İsrail sokaklarında halkın, basının ve siyasilerin nabzını tutan Hürriyet, bu kez de Gazze’de. Metehan Demir, İsrail’in acımasız saldırılarıyla çoğu çocuk 1300 kişinin can verdiği, bombalarla yerle bir olmuş Gazze’nin yaralı, acılı, bitap ama hálá umutlu halkını dinledi.

Başbakan Yardımcısı Yusuf, "Davos çıkışı ile yeni Osmanlılar akımı başladı. Osmanlı’nın dirilişi belki Ortadoğu’da tüm sorunları çözer" diyerek Türkiye’nin tüm bölge için önemine işaret etti. Türkiye’ye büyük sevgi ve saygılarını, "Yanımızda ilk siz vardınız" diyerek gösteren Gazzeliler ise, yine de eklemeden edemediler: "Barıştan başka bir şey istemiyoruz."

Ortadoğu’da ihtirasların araya sıkıştırdığı halkların nabzını tutmaya devam ediyor. İsrail sokağından sonra bu kez de insanlık trajedisiyle sarsılan, 410’u çocuk 1300 kişinin öldüğü Gazze’de savaşın mağduru insanların acılarını dinledik. Bu coğrafyada herkes yorumlar yazabilir; ama buraları anlamak için bu topraklara gelip insanların psikolojilerini hem Gazze’de hem de İsrail tarafında görmek gerekiyor.

Türkiye ve Erdoğan Gazze’de bir efsane

Hürriyet, Gazze’de Hamas’ın üst düzey yöneticilerinden hastanede başına kurşun saplanmış 7 yaşında çocuklara, kocası öldürülmüş yaşlı kadınlara dek çok sayıda insanla konuştu. Özellikle Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e karşı "Gazze çıkışının" ardından Türkiye ve Erdoğan burada bir efsane haline gelmiş. Kızılay, TİKA ve Türk sivil toplum ile yardım örgütleri deyince akan sular duruyor. Her yerde adına Gazze’de gösteriler düzenlenen Erdoğan’ın posterleri ve Türk bayrakları satılıyor. Gazze’de Hamas yönetiminin Başbakanı İsmail Haniye’nin başdanışmanı Ahmet Yusuf ve Hamas’ın sözcüsü Fevzi Barhum, Erdoğan ve Türkiye’ye en çok övgüler gönderenlerin başında geliyor.

Biz herkese söyledik Türkiye’ye güveniyoruz

Ahmet Yusuf (Türkiye’de eğitim görmüş Başbakan Danışmanı): "Kendimizi ilk kez bu kadar Türkiye’ye yakın hissettik. Saldırı başladığında dünyadan ilk arayan ve ilk gelen Türkiye oldu. Erdoğan, bundan sonra da bizim için rol oynamaya devam etsin. ABD, AB, Mısır’a ve İsrail’e ’Biz Türklere güveniyoruz’ diye haber gönderdik. Çünkü Türkiye’nin hepsiyle yakın ilişkileri var. Tüm Gazze halkı Erdoğan’ı, Türkiye’yi siyasi değil duygusal ahlaki ve insani olarak seviyor. Ama bence en önemlisi Abdullah Gül, Başbakan Tyyip Erdoğan ve Büyükelçi Ahmed Davudoğlu’nun Gazze saldırısı ve sonrasındaki Davos çıkışı ile ’Yeni Osmanlılar’ akımını başlattı. Büyük Türkiye böyle olunur, Osmanlının dirilişi belki de Ortadoğu’da tüm sorunları çözer. Dostum Ahmet Davudoğlu da bana kalırsa izlediği mekik diplomasisiyle 1970’lerdeki efsane Amerikan Dışişleri Bakanı Henry Kissenger gibi hareket ediyor."

Öldürülen çocuklarımızın acılarını hafiflettiniz

Fevzi Barhun (Sözcü): "Türk halkına tüm yardımları için minnettarız. Bizim meselemizi kendi meseleniz kabul ettiniz. Herkesten çok sahip çıktınız. Dünyada kimsenin ağzını açmaya cesaret edemediği İsrail Cumhurbaşkanına, Davos’ta sert çıkıp öldürülen çocuklarımıza sahip çıktınız. Herkes bizi suçluyor. Ama asıl ateşkesi bozan, bu süreçte 48 kişiyi öldüren, insanları tutuklayan, ambargo uygulayan İsrail’dir. Eğer iyi diyalog olursa barıştan başka bir şey istemiyorum."

Süheyl Matar (BM’nin Cebaliye’de vurulan okulunun müdürü): "En şerefli çıkış Türkiye’den geldi. Sınıflarında öldürülen çocuklarımın acılarını hafiflettiniz. Bunu Araplar bile yapmadı Filistin için. Yanımızda bir Allah var sanırdım, bir de Türkiye ve Erdoğan varmış. Buradan çağrıda bulunuyorum. Gazze’deki çocukların okuması adına herkes bir şeyler yapsın. Eğitim, kanı durduran en önemli merhemdir. Burada öldürülenler adına bu çağrıyı yapıyorum."

Hasan Ebu Şaban (85 yaşında eski FKÖ üyesi): "Keşke Osmanlı, bu topraklardan gitmeseydi. İngilizler’den sonra buralara hayır gelmedi. Davos’ta olanları televizyonda izledim, ağladım. Bana babamın anlattığı Osmanlıyı hatırladım."

Biz birleşmezsek, bu kan hiçbir zaman durmaz

Muhammet El Tuam (Elektrik teknisyeni): "İki kardeşim hastanede ağır yaralı. Ben ölmemek için ailemle bodrumda yaşadım. Artık bizden Yahudiler uzak dursun, biz de onlardan uzak duralım. Ama istediğim, Hamas ve El-Fetih’in birleşerek Filistin devletini kurmaları. Biz birleşemezsek dünyada kim ne yaparsa yapsın bu kan durmaz, bu devlet kurulmaz."

Mahmut Zaghbur (Başkomiser, Türk, Polis Akademisi mezunu): "Bunlar çok zor günler. Bir yaşında çocuğum hálá bomba seslerinden uyuyamıyor. 22 gün elektrik, su ve gıda bulamadık. Bu savaş bitsin istiyoruz. Ama öncelikle bizim iç barışımız önemli. Çünkü İsrail saldırıları yetmiyormuş gibi Hamas ve El-Fetih da birbirleriyle çatışıyor. Ben de artık küçük çocuğumun geleceğini normal insanlar gibi düşünmek istiyorum."

Sadece savaş değil hapis de öldürüyor

Um Firaz (Gazze’nin zengin ailelerinden, 65 yaşında): "Savaş burada zengin fakir dinlemedi. Canımı zor kurtardım. Burada insanları sadece savaş öldürmüyor. Kocam kemik kanseriydi ve tedavi olması gerekiyordu ama İsrail bizi Gazza’ye hapsettiği için burada göz göre göre can verdi."

Samir El Toom (Müteahhit): "Başbakan Erdoğan, Müslüman ülkelerin tek devlet başkanı olsun. Davos’ta gerçek bir lider gibi davrandı. Mısırlı Amr Musa da onu seyretti. Ben oğlumu kaybettim. Şimdi bu savaşı kim kazandı? İsrail mi, El-Fetih mi yoksa Hamas mı? Hiçbiri benim oğlumdan daha değerli değil."

Çocuklarımızı, Türk doktorlar yaşattı

Muhammet El Hasan (Vurulan Şifa Hastanesi’nin Başhekimi): "Savaşın ilk gününden bu yana yaşadığımız acıları anlatamam. Hiçbir yürek buradaki görüntülere dayanamaz. Türkiye’den bize doktorlar yardıma geldi. Kızılay’ın yardımları ulaştı. Ama şu an buradan sizin aracılığınızla yardım çağrısı yapıyorum."

Faiz Tedes (Oğlu vurulan bir baba): "Oğlumu Seyfettin isminde bir Türk doktor ameliyat etti. Yine geleceğine söz verdi. Keşke buraya Türkler gelse ve bizi hiç bırakmasa. Bize sizden başka bu acımızda samimim davranan yok."

Su getirirken, oynarken çocuklarımız vuruldu

Ahmet Gabun (İşsiz): "Oğlum su getirmeye çıktığında sokakta patlayan roketle paramparça oldu. Şimdi onu kurtarmaya çalışıyoruz. Bu savaşın İsrail’e ne faydası oldu. Bu bölgede atılan her roket nefret tohumları ekiyor ve bu tohumlar köklerini salan ağaçlar gibi günden güne büyüyor. Bu topraklara barış falan gelmez. En azından kendi adıma bu kanı yerde bırakmayacağıma yemin ettim."

Ahmet Hasan (7 yaşında, başında mermi bulunan çocuğun babası): "O gün sokakta oynarken İsraillilerin tam çekildiği 17 Ocak günü, ateş açmaya başladılar ve bir mermi 7 yaşındaki oğlumun başına saplandı. İlk ameliyatını oldu. Şimdi bir ameliyat daha oldu. Görme yeteneğinin yüzde 80’ini kaybetti. Bize boş gözlerle bakıyor. Onun için Türkiye’den tek isteğim sadece oğlumun düzelmesi için dua edilmesi."

’Müslüman dünyanın lideri Türkiye savaşı durdursun’

Amina Reyhan (66 yaşında, ev kadını): "Bu arkamda gördüğünüz evde üç aile yaşıyorduk. Şimdi yerle bir oldu. 22 yaşındaki oğlumu kaybettim. Bitsin artık bu savaş. Hayatım boyunca onlarca akrabam İsrail tarafından ya öldürüldü ya da esir alındı. Bıktık. Türkiye Müslüman dünyasının önderi olarak bu savaşı durdursun."

Hatice Sakır (Ev hanımı): "Kocamın anısına üç haftadır buradan ayrılamıyorum, çünkü onu burada bombardımanda öldürdüler. 72 yaşındayım. Benim için de yaşamın anlamı kalmadı. Biz bu topraklarda beraber yaşayamayacak mıyız? Siyasetçiler siyaset, şov yapamasın. Gelsin buradaki halimizi görsün ve bu kanı artık durdursun."

@ Yeni Osmanlılar, Ortadoğu'nun mayın tarlasında...

İngiltere'de Arapça yayımlanan el Kuds el Arabi gazetesinin 5 Şubat 2009 tarihli internet sayfasında, Beşir Musa Nafii imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan yorumun özet çevirisi şöyledir:

Yaklaşık 5 yıl önce AK Parti hükümetinin dışpolitikasını inceleyen bir makale yayımlamıştım. Bu makalemde Erdoğan ve hükümetini "Yeni Osmanlılar" olarak nitelemiştim.

Daha sonraki yıllarda bu terim, bazen yüzeysel bir şekilde bazen de kavrayarak ve sıkça kullanılmaya başlandı. Bu hatırlatmayı yapmamın amacı, Gazze'de yapılan ve Erdoğan'ı destekleyen gösteriydi. Söz konusu gösteride dikkat çeken en önemli ayrıntı, Arap topraklarında ve Arapların ellerinde Türk bayrağının dalgalanmasıydı. Bu bayrak sadece Türkiye Cumhuriyeti'nin değil, aynı zamanda Osmanlı devletinin de bayrağıdır. Bu bayrak, cumhuriyetin değiştirmediği, Osmanlı saltanatının simgelerinden biridir. Osmanlı ordusu, Türkler, Araplar ve Kürtler bu bayrak altında savaştı ve bu bayrak altında yüzbinlerce kişi şehit düştü. Eğer yanılmıyorsam Osmanlının yıkılışından sonra ilk defa bir Türk bayrağı Arap sokaklarında coşkulu bir şekilde dalgalandırıldı.

Gazzelilerin Türk-Osmanlı bayrağını taşımalarının nedeni, Türk hükümetinin Filistin halkı yanında açık bir şekilde yer almasıdır. Bu destek Davos'ta Erdoğan'ın tutumuyla da pekişmiştir. 2002 yılında AK Parti iktidar olunca, Türk hükümeti, Filistin davasına daha fazla ilgi göstermeye başladı ve bu ilgi Gazze savaşında daha belirginleşti. Aslında Türk-Osmanlı bayrağının taşınması, 80 yıldan beri Türkiye-Arap ilişkilerinin ilk öncüsü değildi; 2006'nın yaz aylarında yaşanan savaş sonrasında Türkler, İsrail-Lübnan sınırlarında Uluslararası Barış Gücüne katılmaya hazır olduklarını göstermişlerdi. Bu katılım, BM bayrağı altında olsa da, Türk askerini, Arap topraklarına bir kez daha getirmiştir.

Türkiye, 1950'li yıllardan beri NATO'ya üyedir, Türk ordusu ABD ordusundan sonra güç bakımından ikinci sırada yer almaktadır. NATO'ya üyeliğiyle Türkiye, Soğuk Savaş döneminde, Batı bloğunun ve Batı stratejisinin en önemli ve en temel parçası olmuştur. Geçtiğimiz yaz aylarında yaşanan Gürcistan krizinde dengeli ve tarafsız olmasına rağmen, Türkiye'nin Gürcistan'a kriz öncesi silah desteğinde bulunduğu gizli bir konu değildir. Türkiye ayrıca, İsrail devletini tanıyan ilk İslam ülkesiydi. 1996 yılında Ankara, İsrail ile bir askeri işbirliği sözleşmesi imzalamıştır.

Bunlara ek olarak Türkiye, AB müzâkerelerinde ilerleme kaydetmek için büyük çaba göstermektedir. Bu ikilem, yani Filistin davasına bakış açısı ve Batı'yla olan ilişkiler; kimlik sorunu ve AK Parti dönemindeki Türkiye'nin seçimleri konularıyla ilgili soru işaretleri uyandırıyor. Yaklaşık 10 veya 20 yıl öncesine kadar böyle bir soruyu sormaya gerek yoktu. Önceki Türk hükümetlerinden bazıları, Özal ve Ecevit hükümetleri gibi, Filistin davasına sempati duyuyor ve Türkiye'nin komşu ülkeleriyle olan ilişkilerini geliştirmeye önem veriyordu; ancak hiçbir hükümet başkanı, Avrupa kapsamı dışında veya Batı koalisyonu haricinde Türkiye'nin geleceğini düşünemiyordu.

Günümüzde yani AK Parti iktidarından sonra Türkiye, bu kapsamda bir nitel değişim yaşamaktadır. İşte burada ikilik, farklılık ve karmaşıklığı görebilirsiniz.

AK Parti hükümeti, Türkiye'nin çıkarlarını ve Avrupa'daki İslam varlığının artmasını göz önünde bulundurarak, AB müzâkerelerinde ilerlemek için ciddi çabalar göstermektedir. Bu müzâkereler, Türkiye'nin daha demokrat, daha insancıl ve laik bakış açısında daha az radikal olmasını sağlıyor. Söz konusu müzâkereler ayrıca Türk ordusunun siyasete müdahalesini sınırlandırıyor. Ancak Türkiye'nin şu anki yöneticileri hayalci olmadıklarından, Avrupa'nın en sonunda Türkiye'nin üyeliğini kabul etmeyebileceği tahmininde de bulunuyorlar.

Bu nedenle, bu Türkler Türkiye'nin geleceğinin Arap bölgesinde, Balkanlarda, Kafkasya ve Orta Asya'da olduğunu görüyorlar. Ancak bu Türkler, imparatorluk emelleriyle hareket etmiyorlar. Türklerin çoğu (iktidar partisi mensupları dahil) şu anki Türkiye'nin, Osmanlı İmparatorluğu'nun en büyük mirasçısı olduğunu görüyorlar. Ancak bu duyguyu yayılımcı bir politika arzusu olarak yansıtmak haksızlık olur.

Yeni Türkiye, kendini dünyanın ve Batı dünyasının kalbinde görmektedir. Türkiye, laiklik ilkesini daha fazla insancıl, özgürlükçü ve müsamahakâr yapmak için uğraşırken bile, kendini laik bir cumhuriyet olarak görmektedir. AK Parti dönemindeki Türkiye, NATO'dan vazgeçmeyecektir, Filistin halkını korurken bile İsrail ile ilişkilerine de son vermeyecektir.

Türkiye, İran'ın yayılımcı eğilimlerine karşı çıksa bile, Batı'nın İran'ı hedef almasını da reddetmektedir. Türk hükümetinin öncelikleri, halkının refahı ve ekonominin güçlenmesidir. Bu öncelikler, Türkiye'nin bölgedeki ticari faaliyetlerinde göz önünde bulunduracağı en önemli kriterler olacaktır.

Yeni Türkiye, etnik ve kültürel farklılaşmaya daha büyük bir alan açmaya çalışırken, Türkiye Cumhuriyeti'nin milliyetçilik ilkesinden de vazgeçmemektedir. İşte "Yeni Osmanlıcılık" terimiyle anlatmak istediklerim bunlardır.

@ Osmanlı'nın hayaleti Ortadoğu'da dolaşıyor!

Ortadoğu'da bir hayalet dolaşıyor, Osmanlı İmparatorluğu'nun hayaleti... hatta Ortadoğu'yu aşıp İslam coğrafyasını boydan boya kat ediyor. Örneğin Gazze sokaklarındaki bir gösteride sloganlar atarak yürüyen bir gencin, seçilmesi için iyice yukarıya kaldırdığı II Abdülhamit portresi olarak görünüyor. Hayalet, Hindistan'da Doğu'nun üst düzey entelektüellerinin biraraya geldiği bir konferansın kahve molalarında da boy gösterebiliyor. Konferansta Asya'daki güvenlik meseleleri tartışılsa da, ara verildiğinde konuşulan sadece Başbakan R. Tayyip Erdoğan'ın Davos'taki çıkışı ve Türkiye oluyor. Katılımcılardan biri olan Beyrut'taki Amerikan Üniversitesi'nde Siyaset ve Kamu Yönetimi Bölüm Başkanı Hilal Khashan "Hindular Erdoğan'ın cesaretinden çok etkilenmişti, özellikle de Hint Müslümanları bu konuda çok duygusal davranıyordu" diyor. Hindistan'daki Müslümanlar Osmanlı İmparatorluğu'nun son günlerinde, herkes çevresinden ayrılırken İstanbul'daki halifeye bağlı kalma konusunda da hassasiyet göstermişlerdi. Dünyanın dört bir tarafındaki Müslüman gençlerin parmaklarının arasından sanal âleme de sızıyor aynı hayalet. İslam dünyasının nabzını tutan web sitelerinden Islamonline.net'teki bir tartışma forumunda kendine epey yer bulabiliyor örneğin: "Erdoğan bir kahramandır. Hem o Osmanlılar'ın torunu değil mi zaten?"

Başbakan Erdoğan'ın bu tanımı yadsıdığı pek söylenemez. İsrail'in Ocak ayındaki Gazze operasyonu sırasında en çok vurguladığı konulardan biri 'Osmanlı'nın torunu' olduğuydu. Sahip olduğu mirasın, mazlum halkların yanında bulunmasını gerektirdiğini ısrarla vurguluyordu. Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu, Erdoğan'ın gururla bahsettiği mirasın garip bir şekilde sandıktan çıkmasına neden oluyor. Başbakan'ın Gazze panelinde yanında oturan İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'e hitaben söylediği "Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz" cümlesiyle başlayan ve toplantıyı terk etmesiyle sona eren konuşmasının ardından, Türkiye dışındaki Müslümanlar pek sık tekrarlamadıkları bir şey yaptı. Altı yüz yılı aşkın bir süre yaşayıp seksen altı yıl önce ölmüş Osmanlı İmparatorluğu'nun ruhuna övgüler düzmeye başladılar. Örneğin Lübnan merkezli Dar Al Hayat Gazetesi'nde imparatorluğun tekrar kurulması, Erdoğan'ın da halife olarak bütün dünya Müslümanlarının başına geçmesi gerektiği, yazılabildi. Kahire, Tunus, Doha, Kuala Lumpur ve hatta Londra'daki Müslüman entelektüeller, Osmanlı İmparatorluğu'nun Erdoğan'ın şahsında ve Türkiye'nin kendi bölgesine ağırlık veren yeni dış politikası kanalıyla, bir zamanlar var olduğu geniş coğrafyaya geri dönme ihtimalinden umutla bahsetti. Aynı umut bugün Türkiye sınırları içinde "Yeni Osmanlıcılık" veya "Neo-Osmanlıcılık" akımı olarak adlandırılıyor. Bu akımın ele aldığı Osmanlı mirası öyle görünüyor ki geniş çaplı bir kimlik tartışmasını da ateşleyecek.

@ Dindarlık anketi...

Gallup araştırma şirketinin anketine göre dünyanın en dindar toplumu Mısır, dine önem verme konusunda bu ülkeyi Bangladeş ve Sri Lanka izliyor. Şirketin dün sonuçlarını açıkladığı, 2006, 2007 ve 2008 yıllarında 143 ülkede yaptığı “dinin önemi” konulu araştırmada yöneltilen “Din günlük yaşamınızın önemli bir parçası mı?” sorusuna Mısırlıların yüzde 100’ü, Bangladeşli ve Sri Lankalıların yüzde 99’u “evet” yanıtını verdi. İlk 10’da yer alan ve nüfusun yüzde 98’inin dinin günlük yaşamın önemli bir parçası olduğunu düşündüğü diğer ülkeler ise Endonezya, Kongo, Sierra Leone, Malawi, Senegal, Cibuti ve Fas.

Cumhuriyet'ten Seçil Türesay'ın haberine göre sonuçlar, verilen “evet” yanıtlarının yüzdelerine göre beş kategoriye ayrıldı: Orta seviyede dindar (yüzde 76-yüzde 85), bu dindarlık seviyesinden daha az dindar (yüzde 37-yüzde 69), en az dindar (yüzde 14-yüzde 36), orta seviyede dindardan daha çok dindar (yüzde 86-yüzde 93) ve en dindar (yüzde 94-100). Mısır’ın başını çektiği “en dindar”lar arasındaki 10 ülkenin Sri Lanka, Kongo ve Malawi dışında ağırlıklı olarak Müslüman nüfuslu ülkeler olduğu göze çarpıyor. 32 ülkenin yer aldığı bu kategorinin ilk 10’una dair dikkati çeken bir başka nokta da çoğunluğunun Afrika ve Asya’nın yoksul ülkeleri olması. Dini günlük yaşamlarının önemli bir parçası olarak görenlerin Türkiye’deki oranı ise yüzde 89.

Bu oran, Türkiye’yi listenin 45’inci sırasına yerleştirirken ortalamadan daha çok dindar kategorisine, başka deyişle en dindarların altındaki ikinci kategoriye sokuyor, bu kategoride 29 ülke bulunuyor. Soruları yanıtlayan Gallup yetkilisi Eric Nielsen, Türkiye’de ofisleri bulunmadığını ve yerel bir araştırma şirketinden destek aldıklarını vurgularken orta seviyede dindar sınıfına giren 32, daha az dindarlarda 28 ve en az dindar olanlar kategorisinde 22 ülkenin yer aldığını söyledi. Her ülkede 1000 kişinin verdiği yanıtlara göre en az dindar olan halk, soruya yüzde 14 oranında evet yanıtı veren Estonyalılar.

Dindarlık konusunda sıralamanın son 10 ülkesi olan diğer ülkeler ise yüzde 17’yle İsveç, yüzde 18’le Danimarka, yüzde 20’yle Norveç, yüzde 21’le Çek Cumhuriyeti, yüzde 21’le Azerbaycan, yüzde 22’yle Hong-Kong, yüzde 25’le Japonya, yüzde 25’le Fransa, yüzde 27’yle Moğolistan. Bu sıralama, dindarlığın düşük seviyede olduğu toplumların çoğunun refah seviyesi yüksek ülkeler olduğunu da gözler önüne seriyor. ABD dünya listesinde yüzde 65’lik oranla orta seviyeden daha az dindar sınıfına giriyor.

İslam devleti olan İran’daki yüzde 83’lük oranın laik bir cumhuriyet olan Türkiye’deki yüzde 89’luk orandan daha düşük olması ve İran’ın Türkiye’den bir alt kategori olan orta seviyede dindar kategorisinde yer alması da vurgu yapmaya değer bir başka istatistiki veri.

9 Şubat 2009 Pazartesi

@ Çakal Carlos: '' Türkiye yeniden süper güç olabilir''

Yakın tarihin önemli militanlarından “Çakal Carlos” olarak bilinen Ilich Ramirez Sanchez, İBDA düşüncesine yakınlığı ile bilinen BARAN Dergisi’ne konuştu. Özellikle İsrail karşıtlığı ile bilinen, Cezayir’de Fransa’ya karşı da savaşmış olan Carlos, şu an Fransa’daki Clairwaux Cezaevi’nde kalıyor. Baran Dergisi ile telefon aracılığıyla irtibat kuran Carlos, dergiye ilginç açıklamalarda bulundu.

Carlos, röportajında Türkiye’nin 1950’lerden itibaren emperyalizmin himayesine girdiğini söyledi: “Türkiye, muhteşem bir tarihi olan büyük bir ülkedir. Bildiğiniz üzere, bir süredir bu tarih ve bu kimlik karartıldı ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerikan emperyalizminin bir maşası, bir uydusu, bir hizmetçisi olarak kullanıldı, kullanılıyor. Üstelik bu gün İsrail’in Ortadoğu’da ki en büyük müttefikidir. Bu, ilk gün den beri tatbikatta olan Sabetayist bir plandır.”

Carlos, Türkiye’nin büyük bir tarihi olduğunu anlattıktan sonra Türkiye’nin Tayip Erdoğan’ın yaptığı protestodan daha fazlasını yapabileceğini söyledi. Bu konuda orduya da çağrı yapan Carlos şunları söyledi: “Türk Ordusu, mutlaka hakiki Türkler tarafından sevk ve idare edilmelidir. Bunu o şanlı tarihlerini savunarak ve Siyonist İsrail’le olan tüm ilişkilerini keserek göstermelidir.”

Carlos, Türkiye’nin stratejik önemi konusunda da açıklamalarda bulundu. Türkiye’nin AB ve ABD ittifakından ayrılarak, Doğulu ittifaklar araması gerektiğini söyleyen Carlos, Türkiye’nin dış politikası için şu önerilerde bulundu: “Peki, Türkiye’de Amerikan üslerinin ne işi var? Bu kadarı bile vahameti anlamak için yeterli değil mi? Yunanistan’la olan meseleyi bir şekilde siyasi çözüme bağlamak kafidir ve üstelik hiç geciktirmeden NATO’dan da çıkılmalıdır. Türkiye yeniden büyük bir güç haline gelebilir. Bugün Rusya’yla geçmiştekine benzer herhangi bir ideolojik problem yoktur. Artık Rusya’da Sosyalizm yoktur, Sovyetler Birliği bir mittir. Eğer stratejik bir ittifak yapılacaksa, bu niçin Rusya olmasın? Ve Türkiye’nin kültürel ve stratejik tesir ufkunu Türkçe konuşan Müslüman Türki Cumhuriyetler üzerinden Çin sınırlarına kadar genişletin. Buna mani olan nedir? İranlılarla zaten herhangi bir problem yoktur. Ermeniler ile olan problem de aslında sembolik bir meseledir ve geçmişte ölen Ermeniler ile ilgili yapılacak jestlerle kolayca halledile bilecek bir mevzudur. Türkiye işte böylelikle bölgenin en büyük gücü olabilecektir. Türkiye’nin artık hakkını vermesi gereken tarihi rolü budur. Bugüne dek olduğu gibi, Amerikan emperyalizmi ve Siyonizm’in hizmetçisi olmak değildir bu rol, yahut Avrupa’nın ikinci sınıf ayak işlerini yapmaya koşmak değildir.”

8 Şubat 2009 Pazar

@ Konuşan karıncalar!

İngiliz bilim adamları, karıncaların yuvalarının içinde konuştuğunu ifade ediyor. İngiliz gazetelerinde yer alan habere göre, yuvaların içine minyatür mikrofon ve hoparlör yerleştiren araştırmacılar, kraliçe karıncanın işçi karıncalara yönelik sesini kaydedip tekrar çaldı.

Oxford Üniversitesi'nden Jeremy Thomas, kraliçenin sesini çaldıklarında işçi karıncaların antenleri havada ve çeneleri açık saatlerce hareketsiz savunma durumunda beklediklerini kaydetti. İngiliz bilim adamı, "En önemli keşif, değişik seslerin karınca kolonisinin değişik tepkilerine yol açması" dedi.

Araştırma Science dergisinde de yayınlandı.(AA)

7 Şubat 2009 Cumartesi

@ Blair: ''Dinin dünyaya rehberlik edeceği günler yakın!''

ABD Başkanı Barack Obama’nın tüm din ve inançlara eşit mesafede durma sözü verdiği Ulusal İbadet Kahvaltısı’nda eski Britanya Başbakanı Blair de vaiz gibi konuştu: Dinin dünyaya rehberlik edeceği günler yakın!

ABD Başkanı Barack Obama’nın selefi George W. Bush’un Evangelistleri öne çıkaran politikasının aksine bütün inançlara eşit mesafede duracağına ilişkin vaadine uygun olarak Washington’da düzenlediği geleneksel Ulusal İbadet Kahvaltısı’nda seçkin konuklar eski Britanya Başbakanı Tony Blair’den inanca dair bir vaaz dinledi. 2007’de başbakanlığı bıraktıktan sonra Katolikliğe geçen Blair, Başbakan Gordon Brown’dan rol çalıp Obama’nın elini sıkan ilk Britanyalı siyasi olurken, önceki gün Washington Hilton’daki kahvaltıda ilginç bir konuşma yaptı.

‘Babam ateist’
21. yüzyılın inanç bakımından ‘en fakir dönem’ olduğunu savunan Blair, ‘dinin yeniden dünyaya ve geleceğe rehberlik edeceği yılların yakın olduğunu’ söyledi. Dinle 10 yaşında tanıştığını belirten Blair, o anı şöyle anlattı: “O gün babam 40 yaşında kalp krizinden mustaripti. Hayatı askıdaydı. Azimli bir ateistti. Okulda öğretmenimle dua ederken önce babamın ateist olduğunu itiraf etmem gerektiğini düşündüm ve ‘Korkarım babam tanrıya inanmıyor’ dedim. Öğretmen ‘Sorun değil. Tanrı ona inanıyor. Tanrı karşılıksız sever’ diye yanıt verdi.”
Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Nabi Şensoy’un da katıldığı kahvaltıda Obama da ‘bir dini grubun başka bir dini gruba göre ayrıcalıklı olmayacağı veya laiklere karşı dini gruplara ayrıcalık yapılmayacağı’ mesajı verdi.

Bütün dinlere eşit mesafe
Obama “Neye inanmayı seçersek seçelim, nefreti temel alan hiçbir din yok” dedi. ABD başkanlarının 1953’ten beri her şubatta düzenledikleri kahvaltı geleneğini sürdüreceğini belirten Obama, tarihte dinin bölücülük için kullanıldığını belirterek, “İnancın doğası, bazı inançlarımızın asla aynı olmayacağı anlamına geliyor. Farklı kitaplarımız var. Buraya nasıl geldiğimiz ve nereye gideceğimiz konusunda farklı inançlarımız var veya hiçbir inancımız yok” dedi. Beyaz Saraya bağlı ‘İnanca Dayalı Girişim’ ofisinin adını ‘İnanca Dayalı ve Komşuluk Ortaklığı’ diye değiştiren Obama, “Ofisin amacı bir dini gruba karşı diğer dini gruba veya laik gruplara karşı dini gruplara öncelik tanımak olmayacak” dedi. Obama önceki gün başkanlık uçağı Air Force One’ı ilk kez kullandı. (Independent, aa)

6 Şubat 2009 Cuma

@ Türkiye geliyor - 2

Texas'ta 1996 yılında kurulan Stratfor özel istihbarat kuruluşunun dergisinde, derginin kurucusu George Friedman imzasıyla yer alan “Erdoğan'ın Çıkışı ve Türk Devletinin Geleceği” başlıklı yazıda, Erdoğan'ın İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'ten ziyade, Peres'e daha fazla süre tanımakla suçladığı moderatör Washington Post gazetesi köşe yazarı David Ignatius'a öfkelendiği kaydedildi.

Başbakan Erdoğan'ın “Hiçbir şekilde İsrail halkını, Cumhurbaşkanı Peres'i veya Musevi halkını hedef almadım” dediği belirtilen yazıda, buna karşın uluslararası basının, Erdoğan'ın İsrail'in Gazze politikasını eleştirmesine ve salondan çıkmasına yoğunlaştığı ifade edildi.

Derginin makalesinde, Türkiye ile İsrail'in çok yakın müttefikler olduğuna dikkat çekilerek, “Bu ittifak göz önünde bulundurulursa, Gazze'de yaşanan son olaylar Erdoğan'ı zor bir duruma sokmuştur” denildi.

Türkiye'nin zorlu bir jeopolitik bölgede bulunduğu belirtilen makalede, bu konumda izlenebilecek iki yol bulunduğu, bunların “laik soyutlanma politikası” veya “İslamcı enternasyonalizm” olduğu görüşü dile getirildi.

Yazıda, “laik soyutlanma politikası” olarak adlandırılan görüş hakkında, Soğuk Savaş sırasında Türkiye'nin kuzeyden gelen Sovyet tehdidine karşı ABD ve NATO ile ittifak yaptığı, Sovyetler'in de önce Mısır, ardından Suriye ve Irak gibi ülkeleri 1950 ve 1970'lerde etkisi altına aldığı anlatıldı. Mısır'ın
Sovyet etkisi altına girmesiyle Türkiye'nin güney sınırının tehdit altına girdiği savunulan yazıda, Türkiye'nin İsrail ile ilişkisinin böylece doğduğu, iki ülkenin doğu Akdeniz'de ortak çıkarları paylaştığı kaydedildi.

“İslamcı enternasyonalizm” konusunda ise yazıda, Türkiye'nin “Müslüman güç” olarak ikinci bir bakış açısının daha bulunduğu, bu bakış açısının ise İsrail ve ABD ile ilişkileri koparacağı ileri sürüldü. Yazıda, söz konusu ilişkilerin artık eskisi kadar önemli olmadığı, İsrail'in Türkiye'nin ulusal güvenliğinin vazgeçilmez parçası olarak görülmediği ve Türkiye'nin ABD'ye dayanmaktan kurtulduğu, ABD'nin ise Türkiye'ye daha fazla ihtiyaç duyduğu tezine yer verildi.

Dergi, Türkiye'nin gücünü Müslümanları desteklemek üzere genişletebileceğini, Arnavutlar ve Boşnakları desteklerken Balkanlar'a girebileceğini, etkisini Arap rejimlerini şekillendirmek için güneye doğru uzatacağını ve Orta Asya ile zaten yakın bağlarının bulunduğunu kaydetti. Türkiye'nin en sonunda Kuzey Afrika'daki olayları etkileyen bir deniz gücüne de yoğunlaşabileceğini savunan dergi, bu “yayılmacı vizyonu” desteklemek için ordunun da güçlendirilmesinin gerektiği görüşünü dile getirdi.

Stratfor, İslam dünyasında Endonezya, Pakistan, İran ve Mısır'ın yanı sıra kendi komşularının ötesinde nüfuzunu kullanabilecek beş ülkeden biri olan Türkiye'nin dünyanın 17'inci büyük ekonomisi olarak, Suudi Arabistan dahil diğer bütün Müslüman ülkelerden daha büyük bir gayri safi yurt içi hasılaya sahip olduğunu yazdı.

TÜRKİYE'NİN GELECEĞİ

“Türkiye'nin derinden bölünmüş bir toplum olduğunu söylemenin doğru olmayacağı, tam tersine anlaşmazlıkları uzlaştırmayı öğrendiği” ifade edilen yazıda, Başbakan Erdoğan'ın “Türk siyasi yelpazesinin merkezini” temsil ettiği belirtildi.

Dergi, Erdoğan'ın üç gücü dengelemesi gerektiğini belirtirken, bu güçleri, “sıkıntılara karşın sağlam ve sağlıklı kalan bir ekonomi, dış karışıklıklara aşırı derecede müdahil olmak istemeyen ve bunun özellikle de dinsel nedenlere bağlı olmasına karşı çıkan güçlü bir ordu ve Türkiye'yi İslam dünyasının bir parçası ve belki de lideri olarak görmek isteyen İslamcı hareket” olarak saydı.

“Başbakanın aynı anda hem iş dünyasını, hem orduyu, hem de dindar kesimi memnun etmeye çalıştığını” kaydeden Stratfor, “Erdoğan, Gazze'ye saldırarak bu işi daha da zorlaştıran İsrail'e çok kızdı” ifadesine yer verdi.

Dergi, “Davos'taki çıkışın İsrail ile kesin olarak yolları ayırmış görünmesine, ancak aynı zamanda gerçek bir kopma yaratmamasına imkan tanıdığını, böylece Başbakan Erdoğan'ın ince çizgisinde başarıyla yürüdüğünü” belirtti.

Bununla birlikte bölge daha karışık hale geldikçe ve Türkiye güçlendikçe, Türkiye üzerindeki jeopolitik baskının da artacağı ifade edilen makalede, “Buna bir de yayılmacı ideolojiyi, bir Türk İslamcılığını ekleyin, bölgede hemen kuvvetli yeni bir güç ortaya çıkabilir” denildi.

“Bu gücü sınırlayacak tek unsurun Rusya olduğu” belirtilen yazıda, Rusya'nın Gürcistan'a boyun eğdirip kuvvetlerini tekrar Ermenistan'daki Türk sınırına getirmesi durumunda, Türkiye'nin politikalarını Rusya'yı dengeleyecek şekilde yeniden belirleyebileceği görüşü dile getirildi. Yazıda, Rusya'nın nasıl bir dönüş yaptığına bakılmaksızın, “Türkiye'nin gücünün uzun vadede artmasının kaçınılmaz olduğu” vurgulandı.

5 Şubat 2009 Perşembe

@ Türkiye, artık rüzgâra rota veren ülke!

Başbakan Tayyip Erdoğan, Ankara'da düzenlenen aday tanıtım toplantısında yeni dönemin işaretlerini verdi. Başbakan, Türkiye'nin artık akıntıya kapılan ve rüzgara göre yol alan bir ülke olmadığını, aksine rüzgara rota çizen, gerektiğinde fırtınalar estiren bir ülke haline geldiğini söyledi.

Erdoğan, "Türkiye, gündemin arkasına takılıp kalan bir ülke değil gündem belirleyen bir ülkedir. 'Başkaları ne der' diye düşünen değil, 'Türkiye ne der' sorusunu tüm dünyanın zihninde var eden bir ülkedir. Bizim Çanakkale'den aldığımız, Kurtuluş Savaşı'ndan edindiğimiz ruh budur." dedi.

Başbakan Erdoğan, Atatürk Kapalı Spor Salonu'nda Ankara adayları için yapılan tanıtım törenine katıldı. Erdoğan, 'Dünya mazlumlarının gür sesi', 'İşte dünya lideri' sloganlarıyla kürsüye davet edildi. Konuşmasının başında Davos çıkışının ardından yaşanan tartışmalara değinen Erdoğan, Türkiye'nin sıradan bir ülke olmadığını artık bütün dünyanın bilmesi gerektiğini kaydetti. Erdoğan, Davos'ta ortaya koyduğu tavrı eleştirenlere, "Zaman zaman birileri çıkar sağda solda, yazılı görsel medyada birilerinin Türk'ün ve Türkiye'nin dışında avukatlığına soyunabilir. Ama biz diyoruz ki; işte hizmet işte millet." göndermesinde bulundu.

@ Türkiye, ''doğal arabulucu'' dur!

İsrailli Haham Menahem Froman, Ortadoğu'da en acil çözümü gereken sorunun, İsrail-Filistin barışının sağlanması olduğunu belirtip, "İsrail ve Filistin toplumu arasında en doğal arabulucunun Türkiye olduğu kaçınılmaz bir gerçek" dedi.

Haham Froman'a göre, Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Erdoğan, bölge barışını sağlayabilecek tek ikili.

Haham Froman, Hamas ile İsrail tarafı arasında "güven eksikliği" bulunduğunu ifade ederken de bu güveni sağlayacak olan tarafın da Türk hükümeti ve özellikle Başbakan Erdoğan olduğunu vurguladı; "Hamas'ın Türkiye'nin
taleplerini kabul etmesi ihtimali çok yüksektir" diye konuştu.

İsrailli haham, Hamas açısından hahamlarla bir barış anlaşmasına varılması ihtimalini İsrail devleti ile Hamas arasında bir anlaşmaya varmaktan daha kuvvetli görüyor ve bunun için Türkiye'ye, Hamas liderleri ile hahamları Türkiye'de buluşturulması çağrısında bulunuyor.

"Obama'nın ilk gezisi Türkiye'ye olur"

ABD Başkanı Barack Obama'nın ilk yurtdışı seyahatinin Türkiye'ye olacağını tahmin ettiğini de söyleyen Haham Menahem Froman, Türk yetkililerle görüşmek ve onlara önerilerini açıklamak için bugün Türkiye'ye gidiyor.

İki gün süreyle Türkiye'de temaslarda bulunacağını söyleyen Hamam Menahem Froman, ancak, kimlerle görüşmeler yapacağının henüz belli olmadığını da ekledi.

Batı Şeria'da, Kudüs'e yaklaşık 17 kilometre uzaklıktaki bir tepede kurulu olan Tekoa Yahudi yerleşimindeki evinde, AA muhabirinin sorularını cevaplandıran Haham Menahem Froman, bölge ve Ortadoğu barışında Türkiye'ye büyük rol çizdi ve Erdoğan'ın son söylediklerine kızmak yerine, bundan iyi bir sonuç çıkarıp, barış için yararlanmanın yoluna bakmak gerektiğini ifade etti.

Hamas liderleriyle ilişkiler...

1945 doğumlu Haham Froman, İsrail ve Filistinliler arasında bir barışın mümkün olacağına bütün kalbiyle inanıyor.

Geçmişte, Hamas örgütünün önde gelen liderlerinden Mahmud Zahar ve Şeyh Ahmed Yasin ile "tanışıklığı ve görüşmüşlüğü" olduğunu söylüyor. Haham, Mahmud Zahar'ı Ramle'de cezaevinde iken ziyarete etmiş.

Sonra Netanyahu döneminde serbest bırakıldığında da Zahar'ın daveti üzerine, 15 yıl kadar önce de Gazze'de ziyaretine gittiğini söyledi.

"Niye" sorusuna karşı da "Hayatımın başından beri hayatın, barışın ne olduğunu düşünüyorum. Barışın anlamı, hayatla bütünleşebilmektir. Biz Yahudiler olarak bu ülkeye geldik. Burada Araplar da var. Hepimizin arasında iyiler var, kötüler var. Önemli olan, insanın önce kendisiyle, sonra hayatın gerçekleriyle barışık olması; yapabileceği iyi şeyleri elinden geldiğince yapması... Şeyh Ahmed Yasin ile de görüştüm. Şeyh Yasin bana 'Sen ve ben, beş dakikada barış yapabiliriz. Çünkü ikimiz de dindarız... Çünkü ikimiz de patronun Allah olduğunu, toprak için kavga etmenin anlamsızlığını kabul ediyoruz' dedi. Niye onlarla görüştüm. Barış neredeyse ben oraya gitmeye hazırım" şeklinde cevap verdi.

Haham Menahem Froman'ın Filistinliler'in efsanevi lideri Yaser Arafat ile de sıcak bir dostluğu olmuş. Hatta, Arafat'la görüşmelerinden birine eşini de götürmüş. O sırada yanlarında olan birinin, Arafat'a, hahamın kızının bir hafta sonra evleneceğini söylediğinde, Arafat, Froman'a, eşine, kızıyla müstakbel damadı için hediyeler vermiş.

Hahamlarla barış daha kolay

"Pek çok kimse bilmez ama, Arafat dindar bir adamdı ve bana 'Benim için inanan bir müslüman olmak, Filistin Devlet Başkanı olmaktan daha önemlidir' dedi" diye konuşan Froman, din olgusunun Hamas ile barışın sağlanmasında temel taş olabileceğini savunup şöyle devam etti:

"Hamas ile hahamların bir barış yapması, Hamas ile İsrail devletinin barış yapmasından daha kolay" diyen Haham, bir yıl kadar önce, Batı Şeria'daki Filistin kentlerinden El Halilli gazeteci Halid Amayre ile bir barış anlaşması taslağı kaleme almış. Söz konusu taslak, Haham Froman tarafından İsrail hükümetine, Amayre de tarafından da Hamas'a verilmiş.

Din temeline dayalı; kaçırılan İsrailli asker Gilad Şalit'in serbest bırakılması dahil, tüm sorunları çözecek, bir ateşkes sağlayacak bir anlaşma taslağı olduğunu savunan Haham Froman'a göre, İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, kendisine "Onlar (Hamas) imzalarsa, ben de imzalarım" yanıtını vermiş. Taslağı alan Hamas'ın Şam'daki Siyasi Büro Şefi Halid Meşal'dan de aynı yanıt gelmiş: "Onlar (İsrail) imzzalarsa ben de imzalarım."

"Güven eksikliğini Erdoğan giderir"

Neden bu anlaşmanın gerçekleşmediği sorusu üzerine Haham, "Ortada bir güven eksikliği var. Bu güveni sağlayacak olan da Türk hükümeti ve başta Başbakan Erdoğan'dır" dedi.

Türkiye'nin halkının büyük çoğunluğu Müslüman bir ülke olduğunu, Yahudilerle iyi ilişkileri bulunduğunu ve doğal olarak Filistin ve diğer Arap ülkeleri ile de ilişkilerinin iyi olduğunu söyleyen Haham Froman, Türkiye'nin Hamas'la iyi ilişkiler içinde bulunduğunu belirtip, "İki toplum arasında en doğal arabulucunun Türkiye olması kaçınılmaz" diye konuştu.

"Hamas'ın, Türkiye'den bu yönde gelecek bir talebi kabul etmesi ihtimalinin çok yüksek olduğunu" vurgulayan Haham Froman, böyle bir barış sağlandığı takdirde "Bu, Türk halkının, Türk hükümetinin İsrail halkına yapacağı
en büyük katkılardan biri olacaktır" dedi.

Froman, son gelişmeler nedeniyle televizyonlardaki haberlere bakıp Erdoğan'a öfke duyulabileceğini, ancak inanan bir insanın bu durumdan nasıl iyi bir sonuç çıkarılacağının muhasebesini yapacağını anlattı.

Froman, İslam ile Batı dünyası arasında yaşanan olumsuzluklara da dikkati çekerek, bu gerginliğin ABD'nin yeni Başkanı Barack Obama ve Türkiye ile birlikte giderilebileceğini de savundu.

İsralli hahama göre, Ortadoğu bölgesinde en acil sorun Filistin sorununun çözülmesi ve taraflar arasında bir anlaşma yapılıp bölgeye barış getirilmesi. "Şu konuştuğumuz sıralarda bile Gazze Şeridi'nden roketler atılıp, İsrail de o tarafa yeni bir saldırı düzenliyor olabilir" diyen Froman, bu barışın sağlanmasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Erdoğan'a büyük görev düştüğü kanısında...

"Gül ile Erdoğan barışı sağlayacak ikilidir. Onları arabuluculuğa soyundurmak gerekir" diyen Haham, Türkiye'den, Hamas'la dini temelde bir barış anlaşması yapabilecek hahamları da bir araya getirmesini istedi.

Haham, "Şayet Türk hükümeti aracılığıyla Hamas ve hahamlar arasında bir anlaşma imzalanırsa, bundan Obama da, (Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas) Sarkozy de, (Ortadoğu dörtlüsünün özel temsilcisi Tony) Blair de çok hoşlanacaktır. Tüm diğer ülkeler de sevecektir. İsrail de Obama'nın sevdiğini sevecektir kuşkusuz" dedi.

@ Gül, Suud Meclisi'nde İslam dünyasını birlikte hareket etmeye çağırdı...

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Suudi Şûra Meclisi'nde konuşan ilk Müslüman ülke lideri oldu. Kral Abdullah bin Abdülaziz'in davetlisi olarak Suudi Arabistan'da bulunan Gül, iki ülkenin başta Ortadoğu olmak üzere uluslararası meseleler karşısında gösterdiği ortak tutuma dikkat çekti.

Cumhurbaşkanı, şûra üyelerinin büyük ilgi gösterdiği dünkü konuşmasında, "bölünmenin, Filistin bağımsız devletinin temeline konulmuş en büyük dinamit olduğunu" belirtti. İslam dünyasının birleşmesi gibi büyük meseleler olduğunda birlikte hareket etme şuurunun gösterilmesine vurgu yapan Gül, "Bütün bu acılardan sonra bunu gerçekleştireceğiz." dedi. Bazı "aşırıcıların" eylemlerinin İslamofobi'ye yol açtığına da işaret eden Cumhurbaşkanı Gül, bu duruma karşı ortak mücadele edilmesi gerektiğini kaydetti.

Dinler ve medeniyetler arası diyaloğun önemini de anlatan Gül, iki ülkenin bu konudaki gayretlerini övdü. Riyad'a, bu konuda beraber çalışma te klifinde bulundu. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Şûra Meclisi'ndeki hitabında burada konuşan ilk Müslüman ülke lideri olmaktan duyduğu onuru dile getirdi. İki ülke arasında her alanda gelişen ilişkilerin, bağları daha da kuvvetlendirmekte olduğunu kaydeden Gül, bunda Suudi Kralı Abdullah'ın payının çok büyük olduğunu aktardı. Kralın Türkiye'ye gerçekleştirdiği ziyaretlerin ilişkilere yeni bir yön verdiğini ve ivme kazandırdığını hatırlatan Gül, "Kralın bir ülkeyi üst üste iki yıl içinde (2006-2007) ziyaret ettiği nadirdir. Bu, Türkiye'ye gösterdiği ilginin emaresidir." ifadelerini kullandı.

4 Şubat 2009 Çarşamba

@ ''Halife seçelim!''

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Davos’taki çıkışına ilişkin yorumlar dünya basınında yer almaya devam ediyor. Lübnan’da yayınlanan Dar ül Hayat gazetesindeki bir yazıda "Osmanlı dirilsin, Erdoğan’ı halife seçelim" dileği dile getirilirken ABD’den Wall Street Journal, "Erdoğan, Peres’e mecazi ayakkabı fırlatarak Türk misafirperverliğine leke düşürdü" diye yazdı.

LÜBNAN’da İngilizce de yayınlanan Dar ül Hayat gazetesinde çıkan bir yazıda "Osmanlı geri gelsin, Erdoğan’ı da halife olarak seçelim" dileğinde bulunuldu. Gazetede Cihad el Hazin tarafından kaleme alınan yazıda Erdoğan’ın Davos’ta İsrail’in "şarlatan" Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e gösterdiği tepkinin Müslümanlar için övünç kaynağı olduğu belirtilerek şu görüşlere yer verildi:

"Davos’ta her yıl karşılaştığım bir Arap işadamı, Erdoğan’ın terk ettiği panelin ardından bana şöyle dedi: Türk Başbakanı beni bir Müslüman olarak gururlandırdı ama bir Arap olarak da utandırdı. Olayın ardından görüşümü soran Türk televizyonuna söylediğimi tekrar etmek istiyorum. Bir Arap olarak Erdoğan’ı selamlıyorum. Osmanlı devletinin geri gelmesini ve Erdoğan’ı halife seçmeyi çok isterdim. Teşekkürler Erdoğan."

Yazıda ayrıca Peres’in kendini savunmak için sorduğu "İstanbul’a füze atsalar ne yapardınız" sorusunun "iğrenç bir zihnin ürünü" olduğu belirtilerek "Türkiye 41 yıldır nereyi işgal etmiş ki oradan füze atılacak" denildi.

Türkiye’nin itibarını lekeledi

ABD’nin etkili finans gazetelerinden Wall Street Journal ise Erdoğan’ın Peres’e mecazi ayakkabı fırlattığını ve "dostlarının kim olduğunu unuttuğunu" iddia ederek şunları yazdı: "Türk Başbakanı, geçen hafta Davos’ta sahneyi hışımla terk etmeden önce Şimon Peres’e mecazi bir ayakkabı attı. Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı’na ’yaşlı’ ve ’yalancı’ diyerek birdenbire patlaması, misafirperverliği ve toleransı ile tanınan Türkiye’nin itibarını lekeledi. Erdoğan, sakinleştiğinde kendi kendini biraz gözden geçirirse yerinde olur."

Time dergisi de "Türk siyasetçi, Arapların son kahramanı mı oldu?" başlığıyla yayınladığı makalede, Arap dünyasının önce Hizbullah lideri Nasrallah’ı, daha sonra da İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ı kahraman olarak gördüğünü, Erdoğan’ın Davos’taki çıkışıyla, son kahraman olarak ortaya çıktığı belirtildi.

3 Şubat 2009 Salı

@ Mun:''Ortadoğu'da liderliğinize ihtiyaç var!''


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, BM Genel Sekreteri Ban-Ki Mun ile bir telefon görüşmesi yaptı.

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, BM Genel Sekreteri Ban, akşam saatlerinde Başbakan Erdoğan'ı telefonla aradı.

Davos'taki toplantıdan sonra görüşme fırsatı bulamadıklarını ifade eden BM Genel Sekreteri Ban, ''şimdi bizzat arayarak, yaşananlardan duyduğu üzüntüyü belirtmek istediğini'' söyledi.

Erdoğan'a, ''Haksız ve adaletsiz bir yönetimle kendinizi ifade etmenize izin verilmedi'' diyen Ban, ''ancak daha önemli belirtmek istediğim konu şudur; Orta Doğu'nun çok meşekatli ve sıkıntılı bir süreçten geçtiğini biliyorsunuz. Bu bölgenin, liderliğinize, ara buluculuk misyonunuza inisiyatif kullanmanıza ihtiyacı var'' ifadesini kullandı.

Başbakan Erdoğan, ''barış için Türkiye'nin üzerime düşen her türlü görevi yapmaya hazırız olduğu'' karşılığını verdi.

Ban-Ki Mun, Erdoğan'a, ''inisiyatif alışı ve liderliğine güvendiğini'' belirterek, ''Lütfen temas halinde olalım. Orta Doğu'nun buna ihtiyacı var'' dedi.

2 Şubat 2009 Pazartesi

@ İngilizler Darwin'e inanmıyor!

İngiltere'de yapılan bir araştırma, İngilizlerin sadece yüzde 25'inin Charles Darwin'in evrim teorisine inandıklarını ortaya çıkardı.

Araştırma, The Rescuing Darwin (Darwin'i Kurtarma) kurumu tarafından 2 bin 60 kişide yapıldı. Ünlü İngiliz bilim adamı Charles Darwin'in 200.'cü doğum yıl dönümüne denk getirilen araştırmaya göre, yüzde 10'luk bir kesim dünyanın 10 bin yıl önce yaratıldığına inanıyor.

The Rescuing Darwin, halkın yüzde 25'lik kesiminin bu teoriyi "kesinlikle doğru" bulduğunu, yüzde 20'lik bir kısmının ise "doğru olabilir" diye düşündüğünü, ancak yarısından çoğunun da teoriye inanmadığını duyurdu.

Darwin'in 200.doğum yıl dönümü dolayısıyla İngiltere ve Avrupa'da çok sayıda kültürel etkinlik düzenlenecek. Almanya'nın Dortmund kentinde yapılacak bir seminerde ise ilk kez farklı görüşlerde bilim adamları bir araya gelecek ve evrim teorisini tartışacak.

Bu yıl içinde çıkacak olan 'Darwin'in Kutsal Gayesi' isimli kitapta, Darwin'i teorisini geliştirmeye yöneltenin köleciliğine ve ırkçılığa karşı duyduğu nefret olduğu ileri sürülmüştü.

1 Şubat 2009 Pazar

@ Atatürk'ün Filistin için tarihi sözleri...

Erdoğan’ın Davos’taki çıkışı bazı çevreler tarafından eleştirilirken, Ulu Önder Atatürk’ün Filistin konusunda çok daha sert bir tavır takındığı ortaya çıktı. İşte Atatürk’ün Meclis’teki o tarihi konuşması...

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Davos'taki Gazze çıkışının yankıları sürerken tarihi bir gerçek gün ışığına çıktı. Erdoğan Dünya Ekonomi Forumu’ndaki sözlerini sert bulanlara karşı dün bir açıklama yaparak Atatürk'ün Çanakkele Savaşı’nda askerlerine söylediği 'Size ölmeyi emrediyorum' emrini örnek gösterdi.

Ancak tarihi belgeler Atatürk'ün, Erdoğan'ın sözlerinden çok daha sert bir Filistin açıklaması yaptığını ortaya koydu.

Ulu önder’in TBMM’de yaptığı konuşmasında "Filistin için kanımıza dökmeye hazırız' sözleri kayıtlara geçti.
Bombay Cronicle Dergisi’nin Hakimiyet-i Milliye Gazetesi'nden alıntılayarak 27 Temmuz 1937 yılında bu açıklamaları yayınladı. Ulu Önder, Filistin'de yaşayan Araplara yapılacak her hangi bir fenalığa Türklerin tahammül edemeyeceğini tüm dünyaya ilan ediyor. "Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez" diyen Atatürk tarihi açıklamasını şöyle sürdürüyor:

"Biz vakıa birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet'in mukaddes yerlerini Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzu altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz.”

Allah’ın izniyle kuvvetliyiz

Şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyete lakayt kalmakla ittiham edildiklerini vurgulayan Atatürk konuşmasında şunları belirtti: Fakat bu ittihamlara rağmen Peygamberin son arzusunu, yani mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin, Selahattin'in idaresi altında, uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hakimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün Allah'ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa'nın bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur."

27 Ocak 2009 Salı

@ Çince'yi boşverin, Türkçe öğrenin!

Dünyaca ünlü stratejist George Friedman: "Çince'yi boşverin, Türkçe, Japonca ve Meksikalılar'ın dilini öğrenin"

ABD'nin önde gelen düşünce kuruluşlarından, CIA'ye yakınlığı nedeniyle 'Gölge CIA' olarak da tanınan 'Stratfor'un sahibi, ünlü stratejist George Friedman, önümüzdeki yüzyılın sonlarında Çin ve Rusya gibi ülkelerin gerileyip yerlerini Türkiye, Japonya, Meksika ve Polonya gibi yeni dünya güçlerine bırakacağını öne sürdü.

Friedman, 'Next 100 Years: A Forecast for the 21'st Century' (Önümüzdeki 100 Yıl: 21'inci Yüzyıl İçin Öngörüler) adlı yeni yayınlanan kitabında, Rusya ve Çin gibi güçler için önümüzdeki yüzyılda endişelenmeye gerek olmadığını, bu ülkelerin komünizme benzer çöküş yaşayacağını yazdı.

Yazısını 'Rusça veya Çince'yi bırakın, Türkçe, Japonca, Polonya ve Meksika dillerini öğrenmeye bakın" diyerek sürdüren Friedman, "ABD'nin başlıca odak noktası olan İslami militanlarla savaşa gelince, o da tarihin derinliklerinde kalacak" dedi.

Friedman'ın kitabına yer veren The Washington Post'a göre, bütün bu öngörülerinin Rusya'nın yeniden uyandığı, Çin'in ekonomik patlama yaşadığı ve aşırı İslamcılara karşı savaşın kontrolden çıkmış halde tırmandığı dönemde saçma görünebilecek. Tersini savunan Friedman, bütün bu verilerin 21'inci Yüzyıl'ın sadece başını tanımladığını kendisinin 21'inci Yüzyıl'ın sonlarına ışık tuttuğunu belirtti.

Friedman, kitabında doğum oranlarının düşüp uzun hayat beklentilerinin artması nedeniyle 1970-90 yıllarında doğanların yaşlarının ileri dönemlerinde mali krizle karşı karşıya kalacaklarını ileri sürdü. Bunun da ABD gibi ülkelerin iş gücüne ihtiyaç duyacağı anlamına geldiğini belirten Friedman, "Göçmenleri sınırdan çeviriyoruz. Oysa bir süre sonra onları ülkemize çekmek için teşvikler dağıtacağız" diye yazıyor.

ABD'nin hemen yanıbaşında bulunması ve hızla artan işgücü nedeniyle ABD'nin ulusal çıkarları açısından tehdit oluşturacağını savunan Friedman, giderek güçlenen ve saldırganlaşan Meksika ile ABD arasında ciddi çatışmalar çıkabileceğini savundu.

"TÜRKİYE İLE ABD SAVAŞABİLİR"

Friedman, Türkiye ile Japonya'ya dair iddialar ortaya attı. Friedman önümüzdeki yüzyılın sonlarına doğru çıkabilecek savaşın ABD ile Türkiye-Japonya ittifakı arasında olacağını öne sürerek şu iddialara yer verdi: "Bu savaş bugüne kadar var olan klasik silahlarla yapılan savaşlardan tamamen farklı olacak. Yani bugünden bir tür bilim kurgu gibi görünen bir savaş yaşanacak."

Friedman'a göre 21'inci Yüzyıl'ın gidişatını bu savaşın sonucu belirleyecek. Ancak o döneme kadar, yani yüzyılın sonlarına kadar ABD başlıca egemen güç olmaya devam edecek.

PENTAGON'A DANIŞMANLIK YAPIYOR

Stratfor ya da 'Gölge CIA' 1996'da, Teksas'ın Austin kentinde kurulan özel bir istihbarat kurumu. Başında ünlü stratejist ve siyaset bilimci George Friedman bulunuyor. Friedman aynı zamanda 'Amerika'nın Gizli Savaşı', 'Savaşların Geleceği' gibi best-seller kitapların yazarı. Türkiye'deki son gelişmelerle ilgili olarak, George Friedman tarafından kaleme alınan analizi 'Türkiye-Yeni Osmanlıcılık' ve yeni ABD yaklaşımı konusunda ilginç bir çalışma olarak nitelenmişti.Friedman ve başında bulunduğu Stratfor, Pentagon'a da danışmanlık yapıyor. 70 kişinin çalıştığı kurumda soyadlar pek bilinmiyor. Eski istihbaratçı olan çalışanlar arasında yer alan eski Rus ajan sadece 'Viktor' olarak biliniyor. Kuruluşun sitesi ise, yayınladığı analiz ve verdiği haberlerle dikkat çekmişti. En çarpıcı örneği ise NATO'nun eski Yugoslavya'ya yönelik operasyonu sırasında yaşanmıştı. Belgrad'taki Çin Büyükelçiliği'nin bombalanmasını ilk haber veren Stratford olmuştu. Daha sonra Çin Büyükelçiliği'nin bombalanmasının bir hata olmadığını, söylendiği gibi pilotlara yanlış harita verildiği için değil, bombanın, Çin'in Sırplar'a verdiği desteğe bir karşılık olarak atıldığını da yine Stratfor açıklamıştı. Srtatfor'un, Asya'da 1997'de bir krizin yaşanacağını da ABD yönetimine çok önceden bildiren ilk kurum olmuştu.

26 Ocak 2009 Pazartesi

@ Evanjeliklerden Huccetiyecilere

Mustafa Özcan'ın aynı başlıklı makalesini aşağıda okuyabilirsiniz:

Bush ile Ahmedinejad kimi zaman uslupları benzer ve ideolojileri ayrı zıt ikizlere benzetilmiştir. Bush gitti geride Nejad kaldı. Sadece giden Bush mu? Evanjelikler de arkasından yalnız ve sahipsiz kaldı. Buna mukabil, Nejad dimdik ayakta olduğu gibi yaslandığı dini kitle ve anlayış da canlı varlığını muhafaza ediyor. Yeni dönemle birlikte Bush'un gitmesiyle Evanjelikler olarak anılan tebşirciler, müjdeciler veya İncilcilerin de Obama ile birlikte siyaset üzerindeki etkileri kalmadı denemezse bile zayıfladı. Evanjelikler olayları tahrik ederek ve hızlandırarak olayların üzerinden Mesih'in nüzülünü veya ikinci gelişini beklerler, çabuklaştırmaya çalışırlar.

Kimileri onların felsefesini 'kıyamet için Allah'ın elini hızlandırmak' şeklinde özetler. Bunların felsefesi Grace Hallsell'in 'Forcing God's Hand (Allah'ın elini kıyamete zorlamak)' kitabında değindiği gibi ahir zaman ve kıyamet sürecini ve dilimini hızlandırmak için komplo ve kışkırtmalar da dahil her türlü çılgınlığı irtikap ederek; çılgınlıklar üzerinden ikinci Mesih dönemine ulaşmayı sağlamak ve temin etmektir. Bush'la birlikte bunların rüzgarları soldu ve etkileri kırıldı. Kimileri, Bush ile Nejad arasında ideolojik farklılıktan ama uslup birliğinden bahsederler. Bu durumda dini anlayış olarak da tersinden bir beraberlik veya benzerlik söz konusu mu? Evet. Ahmedinejad da İran'da dini bir grupla veya cereyanla anılmaktadır. Bunlar da Huccetiyeciler yani Mehdiciler olarak bilinirler. Mehdi gelmeden alemin sukun bulmayacağını ve Mehdi geldikten sonra da her şeyin süt liman olacağını söyler ve buna kuvvetli bir biçimde inanırlar. Elbette Mehdi algısı veya beklentisi genelde hem İranlılar ve hem de diğer ülke müslümanları arasında müşterek bir unsur ve inanç olmasına rağmen Huccetiyecilerin anlayışı biraz daha özeldir. Vurguları biraz daha yoğun ve fazladır. Diğerlerinden bu açıdan ayrılırlar.

Hıristiyanlar arasında Vatikan gibi kurumsallığa önem verenler bağlamında aynı şekilde İslam dünyasında da Bediüzzaman'ın ifadesiyle şahs-ı manevi yani kolektif hizmete ağırlık verenler vardır ve bunlar Mehdi meselesini inkar etmemekle birlikte onu bir ferd-i ferid veya ferdi yekta olarak görmezler ve bir bütün içinde değerlendirirler ve cerayanın içinde bir temsilci olarak görmeyi yeğlerler. Bununla birlikte hem Bediüzzaman hem de Ahmedinejad Mehdi'ye zemin hazırlamak tabirlerini kullanırlar.

*

Bediüzzaman 'Mehdi bizi işbaşında görsün' derken Ahmedinejad da ona zemin hazırlamaktan bahseder. Bu zemin hazırlamak nasıl bir şeydir? Bu noktada kimileri İsrail üzerinden Evanjeliklerin yapmak istediğini İran'da da Huccetiyecilerin veya Nejad'ın Filistin üzerinden yapmak istediğini iddia ederler. Amir Taheri'nin bazı İranlı blogculara atfettiği Barak Hüseyin Obama'nın Mehdi'nin müjdecisi ve habercisi olduğu yönündeki değerlendirmelere benzer şekilde Eh Ahram gazetesinden Muhammed Said Abdulmümin, Amir Taheri gibi, İranlı yazarlara gönderme yaptığı yazısında Huccetiyecilerin veya İran'da kimi grupların Mehdi'nin zuhurunu hızlandırmak için Filistin ve Gazze meselesine yön verdiklerini ileri sürmektedir. Evanjelikler kıyameti hızlandırmak için Yahudileri Filistinliler ve Müslümanlar üzerine kışkırtırken ve Bush gibi başkanları da bu hususta seferber ederken öbür taraftan da İran'da zıt benzer kutup ve grupların Filistinliler üzerinden olayları hızlandırmak istedikleri varsayılmaktadır. Bush'la birlikte Evanjelikler geri plana düşerken Gazze olaylarıyla birlikte İran'daki izdüşüm olarak anılan grup önplana çıkıyor.

İranlı yazarlardan Ahmet Zeyd Abadi, İran yönetiminde Huccetiyecilere yakın olan isimlerden Gulam Ali Recai gibilerin Gazze meselesine bu doğrultuda yaklaştıklarını ifade ediyor ( İran ve't teamur ale'l kadiyyeti Filistiniyye, 22 Ocak, 2009). Gazze olayları bağlamında İran'da Huccetiyecilere karşı olan ve gerçek manada Ahbarilik karşıtı Usuli damarı temsil eden reformcu veya modernist kanadın yayın organı Karkazeren, Gazze münasebetiyle Hamas'ı eleştirdiği için kapatıldı. Ahmet Zeyd Abadi, İran'daki bu kavgayı da Mehdi meselesiyle ilgili iki farklı kanat arasındaki kavganın uzantı ve türevlerinden birisi olarak görme eğiliminde. Hatta yine Muc dergisinde yayınlanan aynı meseleye dair bir karikatür nedeniyle Hatemi hükümeti savrulurken Devrim Lideri Hamaney'in araya girmesiyle mesele yatıştırılmış ve bu hükümet krizi yaşanmasının önüne geçilmiştir. Realist veya ıslahçı kanadı temsil eden Alburz Mahmudi gibi isimler daha açık bir şekilde Huccetiye çizgisini eleştirerek bu akımın suları bulandırdıktan sonra Mehdi'nin zuhuruyla yeniden suların berraklaşmasını beklediğini ileri sürmektedir. İlginçtir, gerçekten de Evanjeliklerle Huccetiyeciler arasında bu tarz bir benzerlik bulunmaktadır. Pat Robertson adlı televaiz ve evanjelik guru, Şaron'un bitkisel hayata girmesini Allah'ın vaat ettiği Gazze Şeridi'nden çekilmesine bağlamıştı. Ona göre orada ölen yiten, giden çoluk çocuğun hiç hükmü yok. Hamas da meseleyi tamamen dini bir mesele olarak görüyor ve bu bağlamda mücadele ettiklerini vurguluyor. Dini liberalizmi temsil eden Katar Şeriat Fakültesi eski Dekanı Abdulhamid Ansari ise ideolojik gözlükle bakanlar için sivil kayıpların hiç önemi olmadığını ve onların tamamen ideolojik bağlama angaje olduklarını ve bu meseleye bağlamda yoğunlaştıklarını söylüyor. Galiba mesele çok boyutlu olduğu kadar çok karmaşık da. Her şey iç içe. Şüphesiz ideolojik haklılığı perçinleyen hususlardan birisi de insani boyutun ve insani prensiplerin güçlü olmasıdır. Gazze saldırılarında İsrail'i zayıf düşüren işte bu boyutun eksikliği olmuştur. Bundan dolayı kimi Hıristiyanlar bile bu canavarlığın Deccalizmin izdüşümü olduğunu söylemiştir.

8 Ocak 2009 Perşembe

@ Arabulucu Türkiye olsun!

Bir Fransız diplomat, Fransa’nın haftalık haber dergilerinden Le Nouvel Observateur’e yaptığı açıklamada Hamas’ın İsrail’le yaşanan çatışmanın çözümünde Türkiye’nin arabuluculuğundan ve Gazze’den İsrail’e geçiş bölgesine bir Türk gözlemci gücü yerleştirilmesinden yana olduğunu söyledi.

Fransız Dışişleri Bakanlığı Kuzey Afrika ve Ortadoğu Dairesi Eski Müdürü Yves Aubin De La Messuziere, derginin perşembe günü piyasaya çıkacak sayısında yayınlanacak açıklamasında, Hamas’ın gözünde arabuluculuk için en saygın ülkenin Türkiye olduğunu ifade etti.

Hamas ile kurduğu temaslarıyla tanınan Fransız diplomat, Hamas içindeki bazı isimlerin Türkiye’nin Gazze’den İsrail’e geçiş noktalarına bir gözlemci güç gönderme olasılığını değerlendirdiklerini belirtti.

Fransız diplomat, İsrail saldırısının başlangıcında Hüsnü Mübarek’in Hamas’a yönelik şiddetli sözleri nedeniyle Mısır’ın Filistin islami hareketi gözünde saygınlığını yitirdiğini de savundu.

Fransız diplomata göre potansiyel arabulucular arasında Katar da bulunuyor ancak Mısır gibi Arap Birliği üyesi olan bu ülkenin Kahire’nin Arap dünyasında konuyla ilgili lider rolü oynamaktan vazgeçmeyecek olması nedeniyle pek şansı bulunmuyor.

6 Ocak 2009 Salı

@ Sınırlar kaldırılsın!

Eskiden tek bir devlettik. Aramızda sınır filan yoktu. Bu sınırları aramıza dış güçler koydu. Şimdi bu sınırlar ancak bayramlarda açılıyor. Bu sınırların hep açık olması için, 365 günün bayram olmasını istiyoruz!..’
Bu sözler Suriye Baş Müftüsü Dr. Ahmed Bedrettin Hassun’a ait. Türkiye’den giden kalabalık bir gazeteci ve akademisyen grubuna hitaben, yaptığı konuşmasına böyle başladı. Dr. Hassun sempatik tavırları ve güçlü hitabet kabiliyeti ile, insanları derhal etkileyebiliyor. Paris Sorbonne’dan diplomalı. Ama esas önemli olan söyledikleri. “Aramıza sınır koyan güçler, şimdi yeniden ülkelerimizi parçalayıp taksim etmek istiyorlar. Tıpkı halen Irak’ta yapmakta oldukları gibi. Irak’ta Sünni, Şii, Kürt, Keldani ve Türkmen diye halkın arasına nifak sokup bölüyorlar. Daha önce aynı oyunu Lübnan’da da oynadı malum güçler. Aman dikkatli olalım, birliğimizi ve kimliğimiz muhafaza edelim. Dış güçlerin tekrar topraklarımızı taksim etmesine fırsat vermeyelim” Suriye Baş Müftüsü, yakın tarihimizle ilgili olarak o kadar önemli noktalara işaret ediyor ki. Öyle hayati ikazlarda bulunuyor ki, “Son yüzyılda yaşanan bütün acıları, felaketleri bir film şeridi gibi hemen gözlerimizin önünden geçiriveriyor sanki.”

Bu kaçıncı taksim? Bu kaçıncı işgal ve mezalim? Dr. Ahmed Hassun, aramızda sınır yoktu derken; İngiltere ile Fransa’nın, Osmanlı hakimiyetindeki Arap topraklarını kendi aralarında taksim etmek için yaptıkları Sykes-Picot Anlaşmasının öncesini hatırlatıyor. 1916’da yapılan bu gizli anlaşma, İngiliz diplomat Mark Sykes ve Fransız George Picot’un adlarıyla anılıyor. Anlaşma ile Suriye ve Lübnan toprakları Fransa’ya, Ürdün, Irak ve Filistin toprakları da İngiltere’ye taksim ediliyor. Mahut anlaşmanın detaylarını burada vermek mümkün olmayacağı için, siyasi tarih kitaplarına başvurmak gerekir. Sadece şunu belirtelim ki, taksimat bu anlaşma ile sınırlı kalmamış. ‘Parçala ve hükmet’ taktiği, emperyalist güçlerce hep uygulanmaya devam etmiştir. Tek ve bağımsız bir Arap Devleti kurmak vaadiyle kandırılıp kışkırtılan Araplara, bağımsızlık filan vermek şöyle dursun; onları bir daha rahat ve huzur yüzü göremeyecek şekilde, hem kendi aralarında çatıştırdılar, hem de burunlarının dibine taşıdıkları yeni bir düşmanla hiç bitmeyecek bir savaşın içine soktular!.. Netice olarak bugün irili ufaklı 22 tane Arap kimlikli devlet var bölgede. Filistin de bağımsızlığına kavuşursa bu sayı 23 olacak. Ama bu bağımsızlığı olabildiğince geciktirmek ve kurulacak devleti prematüre hale getirmek için, daha şimdiden Filistin halkı da fena halde bölünmüş durumda. Bir tarafa destek verilir gibi yapılıyor, öbür taraf ise açlık ve sefalet içinde kıvrandırılıyor.

Birinci Dünya savaşından sonra, Arap topraklarında kurulan İngiliz ve Fransız Manda Yönetimleri, parçalama ve taksimatı sürdürerek bölgede tutunmaya çalıştılar. Daha 1920 yılında Lübnan Suriye’den koparılmıştı. Bugünkü Suriye toprakları üzerinde de Şam ve Halep merkezli devletçikler ile Lazkiye ve çevresinde de bir Dürzi hükümeti kurdurulmuştu. Ülkede yekpare bir yönetimden bahsetmek mümkün değildi. Bu durum, 1921 den itibaren Fransız Manda Yönetimi’ne karşı başlayan mücadelenin, 1946 yılında bağımsızlığın kazanılmasıyla noktalanmasına kadar devam edecektir. Lübnan’ın bugünkü durumu da malum. 1975 -1990 arasında devam eden korkunç iç savaşın yakıp yıktığı ülke, yaralarını daha yeni yeni sarmış iken, şimdi yeni bir tehlikenin eşiğinde dolaşıyor. Eski Başbakan Refik Hariri’nin bir suikast sonucu öldürülmesi, ülkedeki bütün dengeleri alt üst etti. Lübnan’daki iç savaşın önüne geçmek üzere, Arap Birliği’nin kararı ile daha önce Lübnan’a gönderilmiş olan Suriye askerleri, bu suikastten sonra Amerika’nın başını çektiği lobinin baskıları sonucu, BM Güvenlik Konseyi Kararı ile bu ülkeden geri çekildi.

Lübnan’daki suikast ve siyasi çekişmelerden ötürü, ABD ve Avrupa Birliği, uzun müddet Suriye’ye karşı şiddetli bir baskı politikası uyguladı. Suriye’nin politik olarak uluslar arası camiadan tecrit edilme planları, Türkiye’nin gayretleri sayesinde başarısızlığa uğradı. Lübnan nüfus ve yönetim biçimi ile Orta Doğu’da tam bir mozaik tablosunu yansıtıyor. Anayasal statüye göre, Cumhurbaşkanının Maruni Hıristiyan, Meclis Başkanının Şii Müslüman, Başbakanın Sünni Müslüman, Genelkurmay Başkanının Maruni Hıristiyan olması gerekiyor. Daha önce İsrail işgaline karşı direniş mücadelesi veren bir silahlı örgüt iken, özellikle işgalin sona erdirilmesinde gösterdiği başarılar sonucu, ülkede giderek daha geniş destek görmeye başlayan ve siyasal bir partiye dönüşerek Lübnan Parlamentosunda da kilit bir rol oynamaya başlayan Hizbullah, hali hazırda hem Suriye hem de İran ile olan ilişkilerinden ötürü çok güçlü bir konumda. Buna karşılık Lübnan’daki Dürzilerin Lideri Velid Canbolat, Suriye karşıtı tavırlarıyla öne çıkıyor.

Amerika bir taraftan İsrail ile barış yapması için Suriye’ye baskı yaparken, diğer taraftan Lübnan’a müdahale etmemesi için Avrupa Birliği ile birlikte sıkıştırmaya çalışıyor. 2003 yılından itibaren Irak ile birlikte Suriye’yi de doğrudan hedef alan Amerika, ekonomik ambargo, politik izolasyon, savaş tehdidi ve rejim değişikliği gibi rijit baskı yollarıyla Suriye’yi her yönden zorlamayı sürdürdü. Avrupa Birliği de bir müddet için, ABD’nin yanında zorlayıcı tavır takındı ancak daha sonra, özellikle Sarkozy’nin göreve gelmesinden sonra Suriye’ye karşı, baskı yapma yerine diyalog yolunu tercih etmeye başladı. Nitekim AB, 1995 tarihli Barselona Anlaşması gereği, 12 tane Doğu Akdeniz ülkesi ile imzalaması gereken “Ortaklık Anlaşması”nı, diğer bütün devletlerle hayata geçirdiği halde, Suriye’yi dışarıda tutuyordu. Nihayet iki hafta evvel Suriye ile de bu anlaşma imzalandı. Ticaret, endüstri, çevre ve kültür alanlarında iş birliğini öngören anlaşmaya göre, Suriye ile AB arasında, gelecekteki 12 yıl boyunca düzenli olarak tarifelerin düşürülmesi hedefleniyor. Bu anlaşma şüphesiz Suriye ile AB arasındaki ilişkilerde yeni bir dönemin başlangıcı.

Geçtiğimiz Haziran ayında, Akdeniz İşbirliği Konferansı çerçevesinde Paris’e giden Beşşar Esad’ın Fransa ziyareti, bu ülkede hararetli siyasi tartışmalara konu olmuştu. Bunun sebebi, Chirac döneminde Suriye’ye karşı başlatılan dışlayıcı politika idi. Ancak Devlet Başkanı Sarkozy, tepkilere rağmen Beşşar Esad’ı üst seviyede protokolle karşılayarak, Fransa’nın Suriye ile geçmişte örselenmiş olan ilişkilerini düzeltme niyetini ortaya koymuştu. Eylül ayında da bu defa kendisi Suriye’ye giderek; Beşşar Esad, Katar Emiri El Tani ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte Şam’daki dörtlü zirveye katıldı. Kısacası artık Suriye’nin AB ülkeleri ile ilişkileri daha iyi.

Türk Gazetecilerle olan sohbetinde, Suriye Baş Müftüsü Ahmed Hassun, bir müddet önce, Avrupa Konseyi’nde 46 tane Dışişleri Bakanı önünde yaptığı konuşmadan da bahsetti. Dr. Hassun, bu arada Türkiye’ye de; “Avrupa Birliği’nin kapısını çok fazla zorlamanıza gerek yok. Onlar daha çok size muhtaç ve mutlaka bir gün ayağınıza gelecekler” dedi ki, bana göre hiç de haksız değildi.

5 Ocak 2009 Pazartesi

@ Çözüm Türkiye'den geçiyor!


İsrail'in Gazze'deki katliamları tüm hızıyla sürerken, ABD basını, Filistin sorununa çözüm yolunun Türkiye'den geçtiğini belirtti.

New York Times'ta yer alan yazıda, Gazze'ye Türk-Arap barış gücünün yerleştirilmesinden söz edildi, Washington Post'ta ise Türkiye’nin aracılığıyla Hamas ile El Fetih arasındaki anlaşma sağlanması üzerinde duruldu. İşte iki ilginç yazıdaki Türkiye'ye biçilen roller...

1) NEW YORK TIMES: TÜRK-ARAP BARIŞ GÜCÜ

İsrail’in Gazze’ye yönelik operasyonlara tepkiler tüm dünyada devam ederken, uzmanlar krize ilişkin tartışmalarını da sürdürüyor. New York Times gazetesine konuşan ABD’nin İsrail nezdindeki eski Büyükelçisi Martin Indyk de, İsrail’in üstünlük sağlaması halinde Filistin Yönetim Başkanı Abbas’ın Gazze üzerindeki otoritesinin yeniden tesis edilmesi amacıyla bölgeye Türk ve Arab kuvvetlerinden oluşan çokuluslu bir barış gücünün konuşlandırılmasını önerdi.

İsrail ve ABD açısından "çok iyimser" senaryo

New York Times gazetesi, Gazze krizine ilişkin geniş haberinde İsrail ve ABD açısından “Çok iyimser” senaryoda İsrail’in Hamas’a karşı “net bir zafer” sağlamasının, ve bu zaferin, Mısır, Ürdün ve daha uzaklardaki ülkelerin “İslami militanlar ve bunların bölgedeki en büyük sponsörü olan İran’a karşı ortak tutum ilan etmesi”ni kolaylaştırmasını içerdiğini yazdı. Gazete şöyle devam etti:

Abbas'ın Gazze'de siyasi kontrolünü tesis etmek

“Ondan sonra ve İsrail nezdindeki eski Amerikan Büyükelçisi Martin S. Indyk’in argümanına göre, Türk ve Arap kuvvetlerinden oluşan uluslararası barış gücü, El Fetih harekatına liderlik yapan, tüm Filistinlilerin Başkanı olup ancak gerçekte sadece Batı Şeria’nın zayıf lideri olan Başkan Mahmut Abbas’ın Gazze’deki siyasi kontrolünün yeniden tesis edilmesinin yolunu hazırlayabilir.”

Aynı senaryoya göre, bunu İsrail ile Filistin arasında iki devlete ilişkin bir antlaşmanın izleyebileceğini ve İsrail ile Suriye arasında barış sağlanabileceğini belirten gazete, bunun sonucunda İran’ın izole edileceğinin düşünüldüğünü de kaydetti.

2) WASHINGTON POST: TÜRKİYE ARACILIYLA HAMAS-EL FETİH ANLAŞMASI

Washington Post’un tanınmış köşe yazarı David İgnatius, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Başdanışmanı Ahmet Davutoğlu’nun Ortadoğu ile ilgili “domino teorisi”ni anımsatarak “Domino taşları yanlış tarafa düşüyor” uyarısını yaptı. İgnatius, Türkiye’nin aracılığıyla Hamas ile El Fetih arasındaki anlaşma sağlanması ve ABD’nin Türkiye’nin aracılı Suriye-İsrail görüşmelerine destek vermesi için Barack Obama’ya çağrıda bulundu.

David İgnatius, “Çevrilmesi Zor bir Sayfa” başlıklı köşe yazısında 20 Ocak'ta ABD yönetimini devralacak Barack Obama’nın, yeni bir sayfa çevirerek Ortadoğu’da barış ve güvenliğin sağlanması amacıyla Suriye ve İran gibi ABD’nin düşmanları ile bir diyaloğu açmaktan söz ettiğini ancak Obama'nın bu açıklamalarının, Ortadoğu’da birçok kişiye umut verirken tüm taraflardaki şahinleri kaygılandırdığı yorumunu yaptı.

Obama neler yapmalı

Nitekim, İran ve kendi aşırı ideolojinin dürtüklediği Hamas’ın, ateş kesi uzatmayı reddederek füze saldırılarını hızlandırdığını kaydeden İgnatius, İsrail’de seçim siyaseti ve öfkeli halkın ülkenin liderlerinin Hamas saldırılarına Gazze’ye ağır hava operasyonu ve bunun ardından kara harekatı ile yanıt verdiğine dikkat çektikten sonra şöyle devam etti:

“Türkiye’nin başlıca dış politika stratejisti Ahmet Davutoğlu, iki hafta önce bana bölgenin siyasi seçenekleri, domino taşları gibi sıralandığını anlatmıştı. Son haftada bu taşlar yanlış tarafa düşüyor.”

David İgnatius, Obama’ya nefret ve kuşku miras kaldığını vurgularken Obama’nın, Gazze çatışmaları öncesi var olan seçenek listesi üzerinde çalışması gereğini vurgularken de opsyonları şöyle sıraladı:

"Barış görüşmelerinin 2009 yılında Filistin Yönetimi Başkanı Mahmut Abbas’ın otoritesi altında sürebilmesi için Abbas’ın görev süresinin uzatılması amacıyla Türkiye’nin aracılığındaki Hamas ile El Fatih arasında bir anlaşma yapılması,

-Gazze çatışmaları öncesi doğrudan müzakereler aşamasına geçilmek üzere olan Türkiye aracılı Suriye ile İsrail arasındaki barış görüşmelerine ABD desteğinin sağlanması,

-Bölge için yeni bir güvenlik çerçevesi olanağını araştırmak üzere Tahran ile keşif amacıyla görüşmelerin başlatılması."

David İgnatius, Obama'nın herşeyden önce çatışma bölgesine ilişkin "net ve bağımsız bir Amerikan vizyonu"nu koruma yolunu bulması gerektiğini savunurken savaş mantığının Ortadoğu'yu yok etmekte olduğu uyarısını da yaptı. İgnatius "Daha iyi bir yol olmalı ve Obama'nın görevi bunu aramaktır" ifadesini de kullandı.

Davutoğlu'nun "Domino Teorisi"

Ahmet Davutoğlu, Aralık ayında David İgnatius ile yaptığı söyleşide 2009 yılında Ortadoğu’nun önünde bir takım siyasi seçeneklerin bulunduğunu belirterek bu seçeneklerin iyi yapılması önemini vurgulamıştı. İgnatius’un, Davutoğlu’nun uyarılarını değerlendirdiği 21 Aralık tarihli köşe yazısında da Davutoğlu’nun adeta bir “domino sırası”nı anlattığını kaydederek şunları yazmıştı:

“Eğer (domino taşları) doğru yönde düşerse iyi şeyler olur. Eğer yanlış yönde düşmeye başlarsa dikkat. Davutoğlu’nun domino teorisi, Ortadoğu stratejisini tasarlarken Barack Obama’nın ekibi tarafından dikkatle değerlendirilmeli. Türk yetkilisi dosyalarını iyi biliyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın başdanışmanı olarak Türkiye’nin Suriye ile İsrail arasındaki başarısı aracılık çalışmalarının yanısıra dünyanın bu karışık bölgesinde başka hassas diplomatik girişimlerini de yürüttü.”

İgnatius, Davutoğlu’nun analizinin Ortadoğu’daki gerçekleşmesi öngörülen seçimlere ilişkin olduğuna dikkat çekerken bu seçimlerin ilkinin Filistin’i ilgilendirdiğini kaydetmişti.

Filistin Yönetim Başkanı Mahmut Abbas’ın görev süresinin 9 Ocak’ta sona ereceğini anımsatarak anketlerin El Fetih’in yüzde 42 oy ile, yüzde 28’lik bir destek alan Hamas’in çok önünde gösterdiğine dikkat çeken İgnatius “Ancak durum patlamaya hazır. Çünkü Hamas’ın İsrail ile ateşkes Cuma günü sona erdi” yazmıştı.

Sonraki “siyasi domino”nin ise İsrail’deki seçimlerin olduğuna dikkat çeken Davutoğlu, “Eğer şahinler kazanmaya başlarsa, mesele güvenlik olacak. Güvenlik barıştan daha önemli olacak” demişti.

4 Ocak 2009 Pazar

@ Gülmek genlerimizde var...

ABD’deki San Francisco Devlet Üniversitesi’nce yapılan araştırma mutluluk ve üzüntü ifade eden mimiklerin “öğrenilmediğine”, insanoğlunun “beynine işlendiğine, genlerinde var olduğuna” ilişkin 1960’larda ortaya atılan savı güçlendirerek gündeme getirdi.

Sonuçları “Kişilik ve Sosyal Psikoloji” adlı bilimsel yayın organında açıklanan araştırmada 4 bin 800 fotoğraf incelendi. Prof. David Matsumoto ve arkadaşlarının incelediği kareler 2004’teki Paralimpik Olimpiyatları’ndan. Altın ve gümüş madalya kazanan judocuları görme engelliler ve görme engeli olmayanlar olarak ikiye ayıran uzmanlar her iki grupta da altın madalya alanlardaki mutluluk ifadelerinin aynı olduğunu, gümüş madalya alanların yüzünde ise yine görme engeli gözetmeksizin alt dudaklarını sıkarak birinciliği kaybetmenin üzüntüsünü saklamak amacıyla sahte bir gülücüğün belirdiğini saptadı.

Dereceye giremeyen sporculardaki üzüntü ifadesi de her iki grupta aynıydı. Başka deyişle görme engellilerin görebilenlerle aynı surat ifadelerine sahip olmaları, hisleri göstermenin veya saklamanın yaşarken öğrenilmediğinin işaretiydi. Prof. Matsumoto, “Genlerimizde araştırma sonucunda duygularımızı ifade etmemizi sağlayan bir kaynağın bulunabileceği kanısı iyice güçlendi, hislerimiz ve onları kontrol eden mekanizma evrim sürecimizin izlerini taşıyor olmalı” diyerek çalışmalarını özetledi. (BBC)

@ ABD bölünür mü?

Bildiğiniz gibi, Rus Profesör Igor Panarin, 2010 yılında ABD’nin bölüneceğini öne sürdü. ABD’de yayınlanan Wall Street Journal gazetesinin haberine göre, toplu göçler, ekonomik çöküş ve ahlâkî düşüşün gelecek sonbaharda ABD’de bir iç savaşı tetikleyeceğini ve doların düşeceğini öne süren Panarin, 2010 yılının Haziran ayı sonralarında ya da Temmuz başında ise ülkenin altı parçaya bölüneceğini savunuyor.

Mahir Kaynak'ın, bu konuyla ilgili görüşlerini belirttigi makalesini sizlere aşağıda iletiyoruz:

Küresel finans krizinin ABD’de başlaması bu ülkenin bölünme ihtimalinin olduğuna varan senaryoların üretilmesine neden oldu? Daha önce dünyadaki güç merkezinin Uzakdoğu’ya kayacağı biçimindeki öngörüler ABD’nin tamamen devre dışı kalacağına ve bu ülkenin yeni güç odaklarının kontrolündeki parçalara bölüneceğine dair beklentilere dönüştü.

Bir güç odağının devre dışı kalması sorunlarının büyüklüğüne değil bunlara çözüm üretememesine bağlıdır. Ülkelerin geleceğini çoğunlukla büyük güç odaklarının davranışları belirler ve bunların sayısı sınırlıdır. ABD belirleyici konumdaki ülkelerin ön safında yer alır.

ABD’nin dünyanın en müreffeh ülkelerinden biri olması sadece kendi üretiminden kaynaklanmıyordu. Küreselci ekonomik düzen dünyanın çeşitli ülkelerinde oluşan üretici gücün ABD’ye mal akıtmasını ve bunun karşılığında, kağıt üzerinde, alacaklı olmasını sağlıyordu. Ayrıca finans kesimi bir dolarlık varlıktan yüzlerce dolarlık sanal varlıklar üretebiliyordu.

Bu durum sadece ABD’nin sorunu değildi. Yani sorunla ABD’yi baş başa bırakıp diğerlerinin etkilenmemesi söz konusu olamazdı. Hatta, sanılanın aksine, diğer ülkeler daha çok zarara uğrayabilirdi. Hiçbir güç odağı sorunu görüp buna çözüm üretemeye çalışmadı. ABD’den sonra en etkili güç olması beklenen AB kurulan düzenin bir parçası haline geldi. Hatta küresel ekonomik güç Avrupa’yı yeni üssü haline getirmeyi düşünüyordu.

Sorunu gören ve buna çözüm arayan güç ABD oldu. Herkesin kriz olarak algıladığı şey hastalığı tedavi amacıyla yapılan bir ameliyat sayılabilirdi. Bu ameliyat başarıyla gerçekleştirildi ve yaşadığımız süreç bu ameliyatın nekahet dönemidir.

ABD sorunları çok ve büyük olan bir ülkedir ama bunlara çözüm üretecek potansiyele sahiptir. Mesela şu anda, dünyanın hiçbir yerinde, yeni ekonomik düzenin nasıl olması gerektiği konusunda tartışma yoktur. Herkes kaderine razı olmuş bilmediği bir yere doğru gitmektedir. Beklenti sorunların bir gün nasıl olsa çözüleceği ve eski düzenin ihya edileceği biçimindedir.

Gelecek için şöyle bir senaryo yazılabilir: ABD bölünmeyecek ama eskisine hiç benzemeyen bir ABD ile karşılaşacağız. Demokrasinin, özgürlüklerin ve her şeyden önemlisi serbest piyasanın savunucusu olan bir ülke değil güvenliği ön planda tutan, serbest piyasa kurallarını üretim için savunan ama küresel finans gücünü kontrol eden, evrensel düşüncenin yerine devlet odaklı bir yapıyı savunan ve dünyadaki dengeyi devletler arası ittifaklarda arayan bir ABD ile karşılaşacağız. Uzakdoğu’nun ihracata dayanan ve küresel finans gücünün çekirdeğini oluşturan ekonomileri gerileyecek ve ciddi iç sorunlarla karşılaşacak. AB özgürlük ve demokrasi savunuculuğu olarak özetleyebileceğimiz ideolojisinin yetersiz olduğunu görecek ihmal ettiği askeri gücün temel belirleyici olduğunu fark edecek, tek zenginliği petrol olan ülkeler bırakın etkili olmayı, var olmanın bile ne kadar zor olduğunu anlayacak.

Yeni düzen özgürlük ve demokrasi karşıtı olmayacaktır ama bunların varlığını sağlayacak bir güce ihtiyaç olduğu da görülecektir.

@ Yahudiler ''siyonist katliam'' ı kınadılar!

İsrail işgal güçlerinin Gazze’de işledikleri “Siyonist Katliam”dan beri olduklarını açıklayan Ortodoks Yahudi hareketi Naturei Karta, Filistin’in batısında işlenen toplu katliamı kınadıklarını belirtti. Naturei Karta hareketi İbranice yayımladığı bildiride, Siyonist rejimin işlediği katliamların ve şiddetin gerçek Yahudilerle hiçbir bağlantısının olmadığı bildirdi.

Yüzlerce üyesi bulunan ve Kudüs’ü kendilerine merkez edinen hareket, Siyonist rejimin Filistin saflarını bölmeye çalıştığını, demokratik yollarla seçilen liderlerine komplolar kurduğunu ve uluslararası hukuku göz ardı ettiğini açıkladı.

Örgüt tarafından yayımlanan bildiride, “100 yıldır Siyonist hareket eliyle sivillerin vahşice katledilmeleri, uluslararası hukuk ve yaygın olan örfün zıddına Filistin vatandaşlarının sürekli insan hakları ihlallerine tabi tutulmaları, bütün dünya halklarına barış, saygı ve kardeşliği öğütleyen hakiki Yahudilikten çok uzaktır” denildi.

Bildirinin devamında Siyonizmin tamamen uluslararası işgalci teröristlerden oluştuğunu ve İsrail’in tamamen Siyonizmin siyasetine hizmet ettiği kaydedildi. Siyonizmin, hakiki Yahudileri hiçbir şekilde temsil etmediğini açıklayan Naturei Karta hareketi, Siyonizmin bu topraklarda bir karış dahi haklarının olmadığını ve derhal işgal ettikleri Filistin topraklarından geri çekilmelerini istedi.

Neturei Karta, Aramice Şehrin muhafızları anlamına gelen bir tamlama olup; siyonizm karşıtı bir Ortodoks Yahudi cemaatidir. Mesih gelmeden kurulmuş olan İsrail Devleti'nin geçerli bir devlet olamayacağını savunurlar. Yahudi soykırımının da siyonistler tarafından İsrail Devleti'nin kurulması maksadıyla kullanıldığını iddia etmektedirler. Tevrat'a inanmakla beraber Siyonizme inanmamaktadırlar. Siyonizmin Musevi dinine ters olduğu ve İsrail'in bir an önce Filistin'i işgal etmeyi bırakması gerektiği şeklindeki görüşlerini kutsal kitap Talmud'dan ayetleri kanıt göstererek desteklemeye çalışmaktadırlar. Örgütün kurucusu ise Moşe Hirsch'tir.