31 Mayıs 2009 Pazar

@ Der Spiegel: 'Osmanlı'nın dönüşü'

Almanya'nın önde gelen siyasi dergilerinden 'Der Spiegel', Türkiye'nin AB'nin tutumuna öfkelenerek, doğu ve güneydoğudaki komşularına yöneldiğini ve bölgesinde önemli bir güç haline geldiğini yazdı.Dergide "Osmanlı'nın Dönüşü" başlığıyla yayımlanan ve Türkiye'nin bölgesinde güçlenmesinin Avrupa için iyi olup olmadığı sorusuna yanıt aranan yazıda, Türkiye'nin son yıllarda dünyanın en önemli devlet adamlarını ağırladığı, Orta Doğu konusunda yoğun şekilde çaba harcadığı ve Ermenistan'la bile ilişkilerini geliştirdiği belirtildi.

Türkiye'nin yaşadığı bu olumlu gelişmelerin "suçlusunun" da Avrupa olduğuna dikkat çekilen yazıda, AB'den beklediği ilgi ve desteği göremeyen Türkiye'nin, tüm komşularıyla ilişkilerini geliştirme yoluna gittiğini, yeni Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun da, her ne kadar Türkiye'nin AB üyeliğini desteklese de, ülkesinin sadece Batı'ya yönelmesinin Türkiye gibi çok yönlü bir ülke için sağlıklı olmayacağını söylediği ifade edildi.

Davutoğlu'nun, Türkiye'nin Avrupa için bir yük değil, bir zenginlik olacağını, ayrıca siyasi istikrarı sağladığı, güvenli bir enerji koridoru oluşturduğu ve Avrupa'nın güneydoğu kanadında güçlü bir ortak olduğu için Avrupa ülkelerinin bundan memnuniyet duymaları gerektiğini kaydettiği belirtildi.

Yazıda ayrıca, AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso'nun Türkiye'yle müzakerelerin planlandığı gibi sürdürüldüğünü söylemesine rağmen, Türkiye'nin AB üyeliğine ilişkin tartışmaların da hala devam ettiğine işaret edildi.

@ "İslam güneşi yeniden doğacak"

Tunus Nahda hareketinin lideri Raşid Gannuşi ile yapılan röpotajı aşağıda okuyabilirsiniz:


Komünizmin ardından kapitalizmin de çöktüğünü bildiren Gannuşi, "İnsanlığın üzerine adaletin ve huzurun kaynağı İslâm güneşi yeniden doğacak. Aslında insanlık da bu sistemi arıyor. Biz içinde yaşadığımız için bunun farkında değiliz" dedi.

ESAM'ın düzenlediği Ekonomik kriz ve İslâm konulu 18. Müslüman Topluluklar toplantısına iştirak eden Müslüman düşünür ve Tunus Nahda hareketinin lideri Raşid Gannuşi ile gündemdeki konuları konuştuk. Komünizmin ardından kapitalizmin de çöktüğünü bildiren Gannuşi, "İnsanlığın üzerine adaletin ve huzurun kaynağı İslâm güneşi yeniden doğacak. Aslında insanlık da bu sistemi arıyor. Biz içinde yaşadığımız için bunun farkında değiliz" dedi. Gannuşi ile sohbetimiz şöyle sürdü:

Komünizm ve kapitalizm insanlığa neden huzur getiremedi?

Çünkü her ikisi de Allah'a inanmayan, Allah'ın emirlerine uygun olmayan sistemlerdi. Komünizm; ferdi mülkiyete yer vermediği gibi, arz-talep dengesini de dikkate almadığından, yıllarca insanlara kan kusturdu. Kapitalzm de (haşa) "Allah'a, ihtiyacımız olmadan da biz bu işi yaparız" dediği, Allah'a inanmadığı, milyonlarca insanın emeğini sömürdüğü için yıkılıp gitti. Her ikisinin de adalet anlayışı yok. Her ikisinin de insan haklarına saygısı yok. Her ikisinin de Allah inancı yok. Şimdi insanlık İslâm nizamını bekliyor. İslâm nizamı uygulandığı zaman insanlık altın çağını, saadet asrını yaşamış. Allah'a inanan, insan haklarına saygılı, ferdin hakkını ferde, toplumun hakkını topluma sunan en adil sistem İslâm nizamıdır. Bu nizamı iyi aınlamalı ve iyi anlatmalıyız. Çünkü insanlığın aradığı nizam İslâm nizamıdır. İslâm güneşinin yeniden insanlığın üzerine doğacağı günler yakındır.

Sizce bu ekonomik krizin kaynağı nedir?

Sömürgeci kapitalist sistemin ahlaksız ve Allah'a inanmayan hareketlerinin sonucudur. İnsanlara tüketim modeli körüklenmiş, karşılıksız para basılmış, sonuçta kapitalist sistemle birlikte Batı medeniyeti iflas etmiştir. Dün sosyalist sistemin çökmesine şahit olmuştuk. Şimdi kapitalist sistem de çöktü. İnşallah Müslümanlar yeniden dünya hakimiyetinde yeniden yerlerini alacaklar. İslâm medeniyetinin tarihteki zaferlerini yeniden yaşayacağız. Tabi güzel günleri görmek için daha çok çalışmalıyız. Akıllı olmalıyız. Yer yüzünü yeniden inşa için, insanlığın 2 cihan saadetine kavuşması için gecemizi gündüzümüze katmalıyız.

İslâm dünyasındaki işgaller konusunda ne düşünüyorsunuz?

Bu da yine vahşi Batı medeniyetinin bir ürünü olmakla birlikte Müslümanlar birbirlerine düşürülmüştür. Aklımızı başımıza devşirmeli, birlik olmalıyız. Birlik olursak daha güçlü oluruz. 20 yüzyılda da İslâm dünyasının büyük bölümü işgal altındaydı. Müslümanlar bu işgallerden kurtulmak için bağımsızlık mücadelesi verdiler. Bu sırada Batılılar başımıza bizim gibi görünen adamlar buldular. Bizi bu şekilde sömürdüler. Yine kendi sistemlerine hizmet ettirdiler. Bugün bakınız, nerede işgal varsa, orada direniş var. Müslüman direnişçiler, en modern silahlara sahip en güçlü ordulara kök söktürüyorlar. Bu da Müslümanların imanlarının sağlam olmasından kaynaklanıyor.

Sömürgeci Batı medeniyetinin hegemonyasından kurtulmak için neler yapmalıyız?

Önce Allah'a gerçekten inanmalıyız. Çünkü Cenab-ı Allah Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor ki: "Ey iman edenler, iman ediniz" Sağlam bir imanın yanında insanlarımızı iyi eğitmeliyiz. İyi bir eğitim için de eğitim sistemimizi Batı medeniyetinin hegemonyasından kurtarmalıyız. Bunun için akil adamlar yetiştirmeliyiz. Kabiliyetli gençleri seçerek çok iyi eğitim vermeliyiz. İnsana yatırım yapmalıyız. Sömürgeciler, dünyayı mafya gibi yönetiyorlar. Onların silahıyla onları vurmalıyız. Bugün artık Batı medeniyeti çöktü. Gözümüzde büyüttüğümüz ABD, Körfez ülkelerinden borç isteyecek hale geldi. Batı medeniyetinin karşısında tek alternatif sistem kalmıştır: O da İslâm medeniyetidir.

Müslümanların bugünkü durumunu nasıl buluyorsunuz?

İslâmi uyanış başlamıştır. Yani yükseliş devrine geçilmiştir. Nerede öğrenci seçimi olsa Müslüman gençler kazanıyor. Müslümanlar sivil toplum kuruluşlarında söz sahibi oluyorlar. İnterneti en iyi Müslümanlar kullanıyor. Uluslar arası arenada yardım kuruluşlarımız varlığını ispatladı. Eskidenr bir felaket yaşansa oraya kızıl haç yardım götürürdü. Şimdi Allah'a şükür Müslümanların Hilal-i Ahmer'e (Kızılay) benzeyen İHH gibi Can Suyu gibi onlarca kuruluşu var. Bunları kimse küçümsemeye kalkmasın. Bu hareketlere balta vurmaya kalkanlar olabilir. Bunları istismara yeltenenler çıkabilir. Bunlara fırsat vermemeliyiz. Bu kurumları gözümüz gibi korumalıyız.

Müslümanlar niçin birlik olamıyor?

Birlik olmaya mecburuz. Bakınız Allah'a ihtiyaçlarının kalmadığını söyleyen Batılılar, daha önce birbirlerini yiyen Avrupalılar, 36 ülkeyi bir araya getirdiler ve bir birlik oluşturdular. Kime karşı? Tabii ki biz Müslümanlara karşı. Onların niçin tek para birimleri var da bizim niye olmasın? İnfak olayı ve dayanışma çok önemli. Alemlere rahmet olarak gelen Peygamber Efendimiz bir gün 3 defa "İman etmedi iman etmedi iman etmedi" buyuruyor. Ashab-ı Kiram: "Kim iman etmedi Ey Allah'ın Resulü?" diye soruyor. Peygamber Efendimiz: "Komşusu açken, tok yatan" cevabını veriyor. Birlik için dayanışma ve yardımlaşma şart. Fakirlerimizi gözetmeliyiz. Hz. Ömer devrinde Arap yarımadasında zekat verilecek Müslüman kalmamış. Dayanışma işte budur. Zekat; fakirin hakkıdır. Zenginlerimiz zekatını vergi öder gibi değil, yürekten vermelidir.

Filistin davası ne olacak?

Biz direnen kardeşlerimize sahip çıkacağız. Her platformda gündeme getireceğiz. Unutturmak isteyenlere karşı dirneniş sergileyeceğiz. Dünyanın en güçlü zannedilen ordularına karşı direnen Gazzeliler gibi metin olacağız. Bugün Filistinlileri bölmek istiyorlar. Filistinli kardeşlerimiz de onları sevenler de Siyonistlerin bu oyununu tersine çevirmelidir. Hamas asla devre dışı bırakılamaz. Hamas hesaba katılmadan yapılan hiçbir barış planı Filistin'e barış getirmez. Filistine barış gelmeden dünyaya barış gelmez. Siyonist İsrail kanser hücresi gibi. Sürekli yayılmak istiyor. Yayılmak isterken, Filistinlileri de Filistin'i de yok ediyor. İnşallah bunu başaramayacak. Daha önce Lübnan'da hezimete uğradılar, sonra Gazze'de. Bu son çırpınışları olur inşallah.

29 Mayıs 2009 Cuma

@ AB, dünya üzerinde etkili olmak için Türkiye'ye muhtaç

Le Figaro gazetesinin 28 Mayıs 2009'daki başyazısının tercümesini aşağıda okuyabilirsiniz:

Başarılı bir diplomat olan İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt ülkesinin dönem başkanlığını devralacağı 1 Temmuz'dan itibaren önemli bir rol oynamaya hazırlanıyor.

Avrupa Parlamentosu seçimlerine iki hafta kala Eski Kıta'nın gündemdeki sorunları hakkında görüşlerini ifade etti.

İsveç'in başkanlık dönemindeki öncelikleri ne olacaktır?

Bu başkanlık döneminin başarılı olmasını ve özellikle de Lizbon Antlaşması'nın yürürlüğe girmesinden önceki son başkanlık dönemi olmasını diliyorum. Olağanüstü sorunlarla karşı karşıyayız. Son kuşağın hiç görmediği ölçüde etkili bir ekonomik krizle karşı karşıyayız. Aralık ayında gerçekleşecek Kopenhag zirvesi perspektifinde olduğumuz bu dönemde iklim sorunu da asrımızın sorunu olarak etkisini göstermektedir.

Yeni İsveç hükümeti Volvo ve Saab gibi otomobil üreticisi şirketlere yardım konusunda çekimser. Siz Avrupa otomobil sanayiinin kurtarılabileceğine inanıyor musunuz?

Biz İsveç'te sanayide dönüşüm konusunda büyük bir tecrübeye sahibiz. Tersanelerimizi kurtarmak için çok uğraştık ve boşu boşuna çok para harcadık. Bugün Malmö kentinde artık tersane bulunmamaktadır, ancak eskisi kadar istihdam sağlanmaktadır ve bu istihdam yenilikçi şirketler tarafından sağlandı. Sanayi politikamız geleceğe yöneliktir. Bu, otomobil sanayiini mahkum ettiğimiz anlamına gelmiyor. Ancak şirketlerin sahipleri değişecek ve rantabl yeni alanlara yönelecektir. Vergi verenlerden sağlanan geliri var olan yapıları sübvanse etmek için harcamak, parayı saçıp savurmak anlamına gelir.

O halde siz kriz döneminde "koruyucu Avrupa" fikrine karşısınız...

Avrupa'nın refahı ekonomide korumacılık üzerine değil, pazarlara açılma üzerine kuruludur. Bu durum büyük şirketlerinin rekabet gücü son derece yüksek olan Fransa için de geçerlidir. Benim Avrupa vizyonum, bazılarında gözlemlediğim kadar savunmacı değil. Benim saldırgan bir anlayışım var, daha rekabetçi olabileceğimizi düşünüyorum. Dünyadan korkmamamız, aksine dış dünyayı fırsatlar kaynağı olarak değerlendirmemiz gerektiğine inanıyorum.

Baltık ülkeleri, Orta Avrupa ve Balkanlar konusunda endişeli misiniz?

Ekonomik durum iki ay öncesine göre daha az tehdit edici durumda. Letonya'nın durumu son derece düşündürücüdür. Ukrayna'da da sorunlar ağır. Balkanlar'da savaş riski yok; ama kriz, milliyetçiliği güçlendirebilir. Bu sorundan kaçınmak için Avrupa Birliği'nin genişleme sürecini, her ne kadar bu ülkelerin AB'ye üye olma yolunda kat etmeleri gereken çok mesafe varsa da, kesinlikle durdurmamalıyız.

Bu zorunluluk Türkiye'yi de kapsıyor mu?

Evet. Kesinlikle. Avrupa'nın en önemli stratejik hedefi Türkiye'nin kendisine yönelmesi olmalıdır. Eğer Türkiye'ye kapıyı kapatırsak milliyetçi eğilimleri başka bir yöne yöneltmiş oluruz ve dünyanın geri kalanı üzerinde son derece olumsuz bir işaret vermiş oluruz.

Eğer Türkiye AB'ye girerse, üye ülkeler içinde en kalabalık nüfusa sahip ülke olacağından, son derece önemli bir siyasî ağırlığı olmayacak mıdır?

Bu durumun endişeye neden olduğunu anlıyorum. Tüm genişleme süreçleri kaygılara ve muhalefete neden olmuştur. Ancak yine tüm genişleme süreçleri de başarılı olmuştur. Ben genişleme sürecinin tamamlanmış olduğunu düşünmüyorum. Avrupa her genişleme süreci sonrasından dönüştü ama bugün geldiği noktada dünya üzerinde her zamankinden daha etkindir.

Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne sokmak, Fransa, Almanya gibi diğer ülkeleri Avrupa üzerindeki etkilerini yitirmeye mahkum etmek anlamına gelmektedir. Bu durum komplo teorilerini başlatıyor...

Bu, zamanında De Gaulle'ün Büyük Britanya hakkında öne sürüdüğü argümandır. Ancak dünya üzerinde bir ağırlığa sahip olmak istiyorsak Avrupa'nın bir kısmının Birliği olmaktansa Avrupa Birliği olmak daha iyidir. Gelecek onyıllarda AB, Türkiye'nin ekonomik ve demografik dinamizmine muhtaç olacaktır. Avrupa, Türkiye vasıtasıyla İslam dünyasıyla önemli bir uzlaşma etkeni haline gelebilir. Üstelik biz Kıbrıs'ın, Suriye açıklarında bir ada olmasına karşın, Avrupa içinde olduğuna inanıyoruz, bu durumda Türkiye'nin yerinin Avrupa'da olmadığını savunmak zorlaşmaktadır.

Türkiye ile üyelik görüşmelerinde yeni bölümler açacak mısınız?

Biz Avrupa Konseyi üyelerinden biriyiz. Bu konu AB dönem başkanlığından çok 27 üyenin tümünü birden ilgilendirmektedir.

28 Mayıs 2009 Perşembe

@ Osmanlı yeniden mi dönüyor?

Amerikan aylık haber dergisi Foreign Policy, son sayısında 'Osmanlı Devleti'nin Dirlişi' başlıklı bir makale yayımladı. Makalede, Türkiye nin son zamanlarda özellikle komşuları ve Orta Doğu ülkeleri ile geliştirdiği ilişkilerinin, "Osmanlı Devleti tekrar mı dirliyor?" sorusuna yol açtığı savunuldu.

Osmanlı Devleti'nin yıkılmasından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin, 90 yıldır Doğuyu "gericilik" batıyı ise "modernlik olarak algıladığını öne süren Foreign Policy, bu yüzden de Türkiye nin yüzünü hep Avrupa'ya çevirdiğini bildirdi.
Bir zamanlar İstanbul'daki Sultanlar tarafından yönetilen şimdiki Arap ülkelerinin, bu süreçte Türkiye'ye şüpheyle baktıklarını dikkat çeken dergi, Türkiye'nin son zamanlarda Arap ülkeleri ile geliştirdigi ilişkilerden sonra Arapların da Türkiye ye bakış açısının olumlu yönde degiştigini ifade etti. Gelişen ilişkilere örnek olarak da, Türk yapımı olan 'Gümüş' televizyon dizisinin, Arapça olarak yayınlanmasından sonra Orta Doğu'da 85 milyon izleyici tarafından izlenerek reyting rekorları kırması gösterildi. Makalede, dizi hayranı pek çok Arabın, yapımdaki yerleri görmek için İstanbul'a geldikleri aktarıldı.

Makalede, Şubat ayında merkezi Londra'da olan Arap yanlısı Asharg Alawsat gazetesinin, Arap dünyasının Türkiye'ye karşı değişen tutumunu ön plana çıkarttığı, "Osmanlı İmparatorluğunun Dönüşü" başlığıyla haber yayımladığı hatırlatıldı.

"TÜRKİYE'NİN DIŞ POLİTİKASI AK PARTİ İLE DEĞİŞTİ"

Foreign Policy'ye göre, Türkiye'nin dış politikası Ak Parti yönetimiyle değişti ve tüm bu yeni oluşumun arkasında Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu var.
Davutoğlu'nun 2001'de kaleme aldığı 'Stratejik Derinlik: Türkiye'nin Uluslararası Konumu' adlı kitabından alıntı yapan dergi, Dışişleri Bakanı'nın "Türkiye'nin bölgedeki tarihi bağlarından kaçması, aynı zamanda politik ve ekonomik fırsatlardan da kaçmaktır" şeklindeki sözlerine yer verdi.
Türkiye'nin bu yönde bir strateji geliştirmesinin, ülkeye olumlu yansıdığı kaydedilen makalede, Türkiye'nin 2005-2008 yılları arasında Suriye, İran ve Irak ile 7,3 milyar dolar olan ticaretini 14,3 milyar dolara çıkardığı vurgulandı.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

@ Başbuğ ''Neo-Osmanlı'' mı?

Son yıllarda Türkiye ile ilgili konularda dışpolitika uzmanları özellikle bir kavram üzerinde duruyor: Neo (Yeni) Osmanlılar… Kimsenin “ben neo-Osmanlıyım” dediği yok ancak kavramsallaştırmayı yapanlar bunu daha çok bir tavrı betimlemek için kullanıyor. O tavır şöyle özetlenebilir: Dışpolitikada aktif; Avrupa, Balkanlar ve Ortadoğu’da, özellikle de eski Osmanlı coğrafyasında etkin; küresel meselelerle ilgili; komşularıyla sıfır problem ilkesi çerçevesinde bölgesinde barış havzası olma yetisi… Kısaca önce bölgesel, ardından da küresel bir güç olarak “büyük Türkiye” hayali… Türkiye’nin dışpolitika mimarları her fırsatta Türkiye’nin güçlü ve büyük bir ülke olduğunu söylüyor, Türkiye vatandaşlarının bu önemin farkına varmasını istiyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan sıklıkla bunun altını çiziyor. Elbette bu fikrin mimarı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu da…

İşte Başbuğ’un dün yaptığı konuşmanın bir bölümü “yeni-Osmanlıcılık” diye adlandırılan yaklaşımla büyük bir paralellik taşıyordu. Genelkurmay Başkanı Başbuğ gazetecilerin kendisine ABD Genelkurmay Başkanı ile görüşmesini hatırlatınca bakın ne söyledi: “Türkiye'de bir şey var. İlla, 'Birisi Türkiye'ye geldiği zaman Türkiye'den bir şey ister.' Niçin böyle görüyoruz? Türkiye illa bir şey istenecek bir ülke midir? Bunu silelim artık. Türkiye gerçekten büyük bir ülke. Büyüklüğümüzün biz farkında değiliz. Türkiye sadece bir şey istemek için gelinen bir ülke değil. Çeşitli konularda 'Türkiye ne düşünür, olayları nasıl değerlendiriyor, ayrıca Türkiye bu konulara ne gibi katkılarda bulunabilir...' Bunların arandığı bir ülke Türkiye.”

Söylediğimiz gibi Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un bu sözleri altı çizilecek ve alkışlanacak türden. Sabah yazarı Erdal Şafak’ın da dediği gibi bu Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Genelkurmay arasında bir vizyon birliğinin oluştuğunu gösteriyor. Ancak dahası da var… Başbuğ’un bu çıkışı “haklı özgüven”in artık devlet kademesine yerleştiğini, bundan sonra da büyük bir ihtimalle toplum kademesine yayılacağını gösteriyor. Bu özgüven büyümek ve gelişmek isteyen her toplumun olmazsa olmazı niteliğinde. Türkiye kabuğunu kırıyora benziyor. Ta ki enerjisini tüketen iç çatışmalardan uzaklaşsın. Ta ki Kür sorunu diye adlandırılan kimlik problemini çözsün… Ve Başbuğ geçtiğimiz hafta “ordunun dinle problemi olamaz” dedi ancak ta ki devlet toplumunun muhafazakar ve dindar kesimiyle ilişkilerini yeniden gözden geçirsin. Alevilere yönelik ayrımcı politikalardan uzaklaşsın (İlköğretim kitaplarına koyulacak Alevilik ile ilgili bölümlerin Aleviler tarafından hazırlanması heyecan verici). Kürdüyle, dindarıyla, Alevisiyle kendi toplumunun öğelerini iç tehdit olarak görmekten vazgeçsin. Laiklik tartışmaları sona ersin… Kimse ne devletin laik sistemiyle uğraşsın… Ne de laikliği “dine karşı” bir sistem olarak yorumlayarak muhafazakar kesim üzerinde baskı kurmaya kalksın.

İşte bunu başaran, korkularından arınmış, ileriye bakan Türkiye gerçekten büyük bir Türkiye olacak. Bu arada başlığa bakıp da aldırmayın. Biz sadece gazetecilik yaparak kelimelerle oynadık. Başbuğ’un bu önemli duruşunu kavramsallaştırmaya, bir şeylerle yaftalamaya gerek yok. Her ne kadar birileri ısrarla buna yeni-Osmanlıcılık dese de ne hükümet, ne de Genelkurmay “Osmanlıcılık” kavramını hak ediyor. Herkes ülkesinin büyümesini, büyük Türkiye’yi istiyor. Yaftalanacaksa bu şekilde yaftalanması en iyisi.

24 Mayıs 2009 Pazar

Sosyal Kriz alarmı!

Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, finansal krizin, ekonomik krize dönüştükten sonra ciddi bir insani ve sosyal kriz olasılığının bulunduğu söyledi. Zoellick, "Büyük bir finansal kriz gibi başlayan olay, çok derin bir ekonomik krize dönüştü ve şimdi büyük bir işsizlik krizine doğru gidiyor. Eğer önlem almazsak, çok önemli siyasi etkileri olan, ciddi bir insani ve sosyal kriz haline gelme riski bulunuyor" uyarısını yaptı.
Robert Zoellick, İspanya'nın en büyük gazetesi El Pais ile yaptığı söyleşide, küresel kriz ve etkilerine ilişkin sorularını yanıtladı. Zoellick, finansal piyasaların bir miktar toparlandığını, bazı gelişmiş ve yükselen ülkelerde borsaların çıkmaya başladığını kaydederek, "Ancak dikkatli olmak lazım çünkü üretim kapasitesi kullanımı hala çok düşük olmayı sürdürüyor ve bu bir alarm sinyalidir" dedi.

Daralmanın frenlendiği için G-7 ve G-20 maliye bakanlarının bir miktar rahatlama işaretini verdiğini de belirten Zoellick, büyümenin düşük veya negatif olsa da senaryonun daha az kötü olduğunu söyledi. Buna karşın Zoellick "Siz ne düşünüyorsunuz?" sorusuna, "Hiç kimsenin kesin olarak bilemeyeceği, çok yüksek bir belirsizlik ve risk var. Ve gelişmeye odaklanan, uluslararası finansal bir kuruluş riskleri görmezlikten gelemez" karşılığını verdi.

"BİRÇOK RİSK VAR"

Dünya Bankası Başkanı, "En tehlikeli riskler nedir?" sorusuna da, "Birçok. Ancak belki en başlıca risk, finansal sistemi reabilite etmeyi sürdürme gereğidir: ABD bu yönde adımlar attı ancak hala tüketici kredileri, kredi kartları veya emlak sektörü ile ilgili ciddi zorlukları olan bankalar var" karşılığını verdi.

Krizin Doğu Avrupa'da yarattığı sorunlara değinirken de altı büyük Avrupa bankasının, bölgenin finansal sisteminin yüzde 90'ını oluşturduğuna işaret ederek, bu bankaların sermayelerini geri çekmesi halinde etkisinin "çok olumsuz olacağı"nı söyledi. Bu nedenle bu bankalara 31 milyar dolar sağladıklarını, AB'nin de 20 milyar doları bulacak bir katkısı olduğunu söyleyen Zoellick, toparlamanın ne zaman başlayacağı ilişkin bir soru üzerine de şu değerlendirmesini yaptı:

"SANAYİDE KULLANILMAYAN BÜYÜK BİR KAPASİTE VAR, İŞSİZLİK ARTIYOR"

"Bazıları 2009 sonunda, bazıları 2010 başında diyor. Ne olursa olsun, uzun bir süre düşük düzeyde bir toparlama olacak çünkü sanayide kullanılmayan çok büyük bir kapasite var ve işsizlik artmaya devam ediyor. Ve bu popülist ve korumacı politikalar için çok uygun bir ortam oluşturuyor. Yükselen ülkeler arasında da büyük farklılıklar var."

Robert Zoellick, 1930 yıllarına benzer bir çöküşün tekrarlanmasının olasılığının "düşük" olmakla birlikte sıfır olmadığını vurgularken de o yıllara göre en büyük iki farkın, bu defa çok aktif olan merkez bankaların reaksiyonu ve o dönemde piyasaları kapatan korumacılık olduğunu söyledi. Zoellick, 1930 yılları gibi bir çöküşün olasılığına inanmamakla birlikte yine "olursa korkunç olur" dedi.

Artan işsizliğe dikkat çekilerek "Sosyal bir kriz riski görünüyor musunuz?" sorulması üzerine Zoellick, "Olabilir. Büyük bir finansal kriz gibi başlayan olay, çok derin bir ekonomik krize dönüştü ve şimdi büyük bir işsizlik krizine doğru gidiyor. Eğer önlem almazsak, çok önemli siyasi etkileri olan, ciddi bir insani ve sosyal kriz haline gelme riski bulunuyor" uyarısını yaptı.

"KIRILGANLIK FONUNU OLUŞTURMAYA ÇALIŞIYORUZ"

Dünya Bankası Başkanı, küresel bir ekonomin bulunduğu için "ABD büyümese, Meksika ve Orta Amerika büyüyemez. Avrupa tünelden çıkmasa, bunun Afrika ve dünyanın geri kalan kısmı için olumsuz etkileri oluyor. Bu nedenle ilk olarak paraların canlandırma planlarına yönlendirilmesi ve bankaların toksit varlıklarının temizlenmesi mantıklıdır" diye konuştu.

İkinci adımın ise, gelişmekte olan ülkelere daha çok yardım sağlanması için baskıyı sürdürmek olduğunu vurgulayan Zoellick, söyleşi sırasında bir "Kırılganlık Fonu"nu oluşturmaya çalıştıklarını, bu fona hükümetlerin canlandırma planlarının yüzde 0.7'siyle katkıda bulunacağını, bunun da 12-13 milyar dolarlık bir gelir anlamına geleceğini, buna ek olarak da Almanya, Japonya ve belki İsveç'ten para eklenmesi gerektiğini söyledi.

Robert Zoellick, G-20 ülkelerinin son toplantılarına değinirken de Londra toplantısının canlandırma planları veya korumacılık tehlikesi konularında çok olumlu çözümler getirdiğini belirterek, bundan sonra da Eylül ayında New York'ta yapılacak olan toplantıda ise kalkınmakta olan ülkelerin spesifik ihtiyaçlarına odaklanması gereğinin altını çizdi.

22 Mayıs 2009 Cuma

@ Bir zamanlar hepimiz Osmanlıydık!

Yasir Arafat öncesi Filistin davasının liderlerini fazla tanımıyoruz. Hacı Emin el Hüseyni, İzzetin el Kasım, Abdulkadir el Hüseyni, İzzet Derveze ve Ahmet Şukeyri gibi isimler aslında Filistin mücadelesi her anıldığında anılması gereken isimler. Bu şahsiyetlerin hayatlarını ayrı ayrı okuduğunuzda Filistin davası zihinlerinizde daha da berraklaşacaktır.

Biz de bu vesile 1908-1980 yılları arasında yaşayan Filistinli ünlü siyaset adamı Ahmet Şukeyri'nin hatıratından bir bölümü timeturk.com okuyucuları için tercüme ediyoruz. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)'nün de ilk lideri olan Ahmet Şukeyri hatıratında hepimizi düşündürecek şu ifadelere yer veriyor:

"Dört yüz yıl boyunca Osmanlı İdaresi döneminde ne aklımıza ne de dilimize ne Arapçılık Hareketi ne de Arap Birliği kavramlarından eser yoktu.

Bu uzun süre zarfında da kuşkusuz biz dilimizle, gelenek göreneklerimizle ve kültürümüzle Arap Ümmeti’ydik. Ancak Arap “kimliğimiz” arka plandaydı daha doğrusu başka bir kişilikle entegre olmuştu: O kişilik kuşkusuz o zaman Osmanlı şahsiyetinde, Osmanlı Devleti’nde yani İslam Halifeliğinde temsil edilen İslami şahsiyetti.

Allah’a en çok hamd ettiğim konulardan biri de çok keskin bir hafızamın olmasıdır. Hayatımın ilk yıllarındaki duygularım bile hafızamda saklıdır. Hafızamın deposunda bu üç terime ait görüntüler çok nettir. Sanki dün kamerayla çekilmiş bugün banyodan çıkmış gibi.

Milyonlarca Arap çocuğu gibi ben de bir “Osmanlı” çocuğu olarak yetiştim. Arapça konuşuyordum. Arap yaşam tarzının tekamül ettiği bir Arap şehrinde yaşıyordum. Yemeğimde, içimimde ve giyiyimde bir Arap gibi yaşadım. Ancak bütün bunlara rağmen ben bir “Osmanlı” idim. Bünyesinde en çok Arap ve Türkleri barındıran bir Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı yani…

Araplar, Türklerin tabiriyle “Necip” milletti. Benim şehrim olan Akka da okulda Türk vatandaşı ailelere mensup çocuklar vardı. Ben o çocuklara “yedek” arkadaşlar derdim. Bu arkadaşlar kendilerine “Osmaniyyun” (Osmanlılar) derdi. Kimse onların bir gün bile kendilerine “Türk” dediğini duymamıştır. Bu arkadaşlar Türkçe ifadelerle kendilerini “Osmanlı” olarak tanıtıyorlardı.

Sabahleyin bayrağı selamlamak için onlarla aynı sırada beklerdik. Gözlerimizi ve ellerimizi yukarıya doğru kaldırarak dürüst bir huşu ve samimi bir ürperti ile Osmanlının Ay Yıldızlı bayrağına selama durur ve en duru sesimizle Türkçe olarak; “Padişahım Çok Yaşa” diye haykırırdık.

Bizim kuşağın o zamanki padişahı Sultan Mehmed Reşad idi. Lakabı iki karanın ve iki denizin Sultanı iki Harem-i Şerifin hizmetkarı idi. Ondan önceki padişah olan Sultan Abdülhamid’e yetişemedim. Zira tahttan indirildiği yıl olan 1908’de doğmuşum.

Sonra sınıflara girer Türkçe olarak yazılmış olan daha çok Osmanoğulları tarihini ve girdikleri savaşları anlatan tarih ve coğrafya kitaplarını okurduk. Biz bu tarihi okurken bize yabancı ve garip bir tarih okuyoruz hissine asla kapılmazdık. Zira o tarihimiz bu da devletimizdi. Padişahlar da padişahımızdı. Zafer kazandıklarında gurur duyduğumuz yenildiklerinde zillet hissettiğimiz padişahlarımız. Zira biz “Osmanlılardık” ve Osmanlılık hem milliyetimiz hem kimliğimizdi…


Ahmet Şukeyri 1908-1980

Bu milliyetimizden ve kimliğimizden de gocunmazdık. Tam tersine izzet, onur, iftihar ve kıvanç duyardık. Güzel motifleriyle Osmanlı mushafları bizi ne de cezbederdi. Ruslara ve Balkan halklarına karşı Osmanlıların kazandığı zaferleri anlatan Osmanlı marşları bizi ne kadar da sarsıyordu… Osmanlı Hümayun Tuğrasını taşıyan ve harika Osmanlı hattıyla: “Nüfus dairesine kayıtlıdır” ibaresi taşıyan doğum belgemizi cebimize koyduğumuzda benliğimizde hissettiğimiz gurur ve kibirin haddi hesabı yoktu.

“Osmanlılık” en üst kimlikti. Örneğin birisinden bahsederken “Muhammed: Arap asıllı Osmanlı” ve ya “Kemal: Türk asıllı Osmanlı” denirdi. Biz Türkler ve Araplar Osmanlı kimliği içine entegre olmuştuk. Osmanlı kimliği hepimizi gölgeleyen gökyüzü gibiydi. O gökten hepimize bereket ve hayır inerdi."

19 Mayıs 2009 Salı

@ Osmanlı'ya karşı yaptığımız hatayı tekrarlamayalım!

Londra’da Arapça yayımlanan Kuds ül Arabi gazetesi, genel yayın yönetmeni, Abdulbari Atwan'ın makalesini aşağıda okuyabilirsiniz:

Arap barış girişimine karşı çıkan Netanyahu Obama'yla görüşmeye, İran'a karşı 'ılımlı' Arap desteğini almış şekilde gidiyor. İngilizler ve Fransızların yanında yer alarak Osmanlı'ya karşı yaptığımız hatayı tekrarlamak üzereyiz.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu İsrail radyosunun aktardığı açıklamalarında, İran’ın bölgede temsil ettiği tehlike konusunda Araplarla İsrail’in tutumunun uyuştuğunu ve nükleer İran’ın emellerine yönelik ortak İsrail-Arap endişesinin iki taraf arasında görülmemiş bir işbirliği fırsatı yarattığını söylüyor. Bu vurgu bölgedeki stratejik kavramlarda bir darbeyi yansıtıyor ve İran’la mücadelede Arap-İsrail koalisyonuna zemin hazırlıyor.
Netanyahu’nun ziyaret ettiği Mısır ve Ürdün bu açıklamaları ne yalanladı ne de açıklık getirdi. Bu durum açıklamaları ciddiye almamızı, bunları bölgedeki hareketlenmenin, liderler arasındaki karşılıklı ziyaretlerin ve Washington ziyaretlerinin yapısını anlatan bir gösterge olarak görmemizi gerektiriyor.
Arap başkentleri ve özellikle de ‘ılımlı’ başkentler İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad’ı kabul etmiyor. Veya kabul etseler bile İsrail tehlikesine yönelik tutumun uyumunu teyit eden bir ortak açıklama duymuyoruz.
Netanyahu iki devletli çözümü reddediyor, Arap barış girişimini küçümsüyor, ülkesinin tarihindeki en aşırı hükümete liderlik yapıyor, 1 milyon Arap’ı kovmak ve Mısır’ın El Ali
barajını vurmak isteyen bir faşisti dışişleri bakanlığına atıyor ve Kudüs’teki yerleşimleri genişletme sözü veriyor. Ancak Araplar onu olumlu karşılarken, Müslüman liderlerle, özellikle de İranlılarla böyle bir uyum yok. Netanyahu ABD başkanıyla görüşmesine, İran tehlikesiyle ve ‘ekonomik barış’ konusundaki tezlerine aldığı Arap desteğiyle silahlanarak gidiyor. Arap liderler onu karşılayıp iki devletli çözüm hakkındaki görüşlerini değiştirmekte başarısız olduysa, ABD başkanı niçin Netanyahu’ya bu yönde baskı yapsın veya hükümetine yaptırımlar dayatsın?
Netanyahu Arap ülkelerini barış için değil, İran’la mücadele projesinin, İsrail’in barış veya savaşa muhtemel hazırlıklarının ve yeni Arap-İsrail koalisyonunun etrafında harekete geçirmek için ziyaret ediyor. Üzerinde durulması gereken birkaç nokta var: İlki CIA başkanının ülkesiyle İsrail’in İran’ın nükleer programına yönelik tutumunu eşgüdümlü kılmak amacıyla Kudüs’e yaptığı gizli ziyaret. İkincisi, İsrail’in İran’ın nükleer programına son verilmeden barışla ilgili konuşmaların ertelenmesi üzerinde durması karşısındaki Arap sessizliği. Üçüncüsü, Obama’nın gelecek ay Kahire’de sunacağı ABD planına dair söylentilerin artması. Planın en önemli maddeleri, Araplarla İsrail arasında doğrudan ilişkiler, İsrail’in yerleşim inşasını dondurması ve iki devlet temelinde görüşmelerin kabulü karşılığı Arap barış girişiminin dönüş hakkı maddesinin kaldırılması. Dördüncüsü, Gazze ablukasının sürmesi, İran, Lübnan ve Filistin’deki direnişe karşı kampanyaların hızlanması. Beşincisi, Araplar arası uzlaşı umutlarının buharlaşması. Altıncısı, Arap petrol ülkelerinin ABD’yle dev silah anlaşmalarındaki artış. Yedincisi, İsrail’in dev askeri tatbikatlarının sürmesi; bütün İsrail’i kapsayan tatbikatlarla kamuoyunun kapsamlı savaşa hazırlanması.
Bir ABD-İsrail anlaşmasının eşiğindeyiz. İran’la anlaşma da olabilir veya teşvikleri reddederse İran’a karşı ortak savaş ilan edilebilir. Bu savaşın sonuçları malum, Araplar ağır bedel ödeyecektir. Fakat ‘ılımlı Araplar’, İran teşvikleri kabul ederse yapılacak bir ABD-İsrail-İran anlaşmasının da tehlikelerini gözden geçirmeli. İki durumda da Araplar kaybedecek. Fakat Müslüman bir ülkenin yanında yer alırlarsa kayıp daha az olabilir. Böylece Müslüman Osmanlı İmparatorluğu’na karşı İngiliz ve Fransız emperyalizminin yanında yer alarak yaptıkları hatayı tekrarlamazlar.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

@ Le Monde Diplomatique: Dünyada denklem değişti

Prestijli Fransız aylık gazete Le Monde Diplomatique, yeni ABD yönetimiyle birlikte dünyada denklemin değiştiğini, Orta Doğu'daki yeni denklemin İsrail, İran ve Türkiye üzerine kurulacağını yazdı.

Obama'nın Türkiye'yi seçmesini "Türkiye'nin bölgesel rolünün kabul edilmesi" olarak yorumlayan gazete, Türk-Amerikan ilişkilerindeki değişimin, Suriye için kazanç sağlarken Irak Kürtleri için kayıp olacağını iddia etti.

AK Partiyle birlikte Türkiye'nin uyandığını, nüfuz sahnesini genişletmek, Orta Doğu'da bağımsız bir oyuncu ve İslam dünyasında öncü olmak istediğini yazan Le Monde Diplomatique'in Türkçe versiyonunda yeralan analizde, şu görüşler dile getirildi:

"ABD'nin Türkiye'ye yönelik tutumu, "zararı hafifletme" politikasından çıkıp yarı gerçek ortaklığa doğru gidebilir. Obama'nın ziyareti, bu dönüşümün başlangıcıydı. Amerika, Türkiye'nin bölgesel rolünden yararlanmak istiyor. Türkiye de gerekli bir müttefikten ziyade ortak olduğunu gösterme çabasında. Bu nedenle Türkiye gelecekte Kuzey Irak'a müdahale etmek için oradaki PKK varlığından faydalanabilir... İran, ABD ile Türkiye arasındaki yakınlaşmadan endişe duydu. Siyasi manevralarda ve dünyayla var olan iyi ilişkilerinde Türkiye İran'dan daha üstün durumda ve İran'ın genişleme hedeflerini sınırlamakta da aktif olacağı kesin...Washington'un İran ile arasında ara buluculuk etmesi için Türkiye'ye ihtiyacı yoksa da hem Amerika hem de yakın ülkeler, İran'ın bölgedeki nüfuzunu sınırlamak için Türkiye'nin bileğine dayanacaklar... "

16 Mayıs 2009 Cumartesi

@ Yeni bir İslami uyanış devri başladı !

Avrasya İslam Şurası'nın son gününde konuşan Mustafa Ceriç'e göre, yeni bir büyük İslami uyanış devri başladı.

7. Avrasya Şurası kapanış oturumu, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu başkanlığında gerçekleştirildi.

Avrasya İslam Şurası kapanışında dünyaya çağrıda bulunan Bosna Hersek Uleması Mustafa Efendi Ceriç, "21. yüzyılda Müslümanlığı terörizmle bağdaştırıyorlar. Biz görüşmek istiyoruz, diyalog istiyoruz, dinlerarası, kültürlerarası diyalog istiyoruz" dedi.

Osmanlı Devleti'ni örnek almalıyız diyen Kosova İlahiyat Fakültesi Dekanı Recep Boja ise; "Kominizim çöktü ve İslam'ın önü açıldı. İslam tarihi bize şunu göstermiştir: Osmanlı devletini baz almalıyız. Osmanlı topraklarımızdan çekildikten sonra, bizde bir gerileme meydana gelmiştir. Osmanlı çekilince, Müslümanlar ülkelerinde yetim kaldılar, ama yine de dinlerini korudular" dedi.

Avrasya Coğrafyasını değerlendiren Boja, "Ekonomik kriz var ve Müslümanlar arasına fitne sokma hareketi devam etmektedir. Burada bulunan herkes ve kurumlar, sorumluluk sahibidir. Buraya da elde ettikleri beceri ve tecrübeleri getirmektedir. Bu yüzden Şura, çok büyük önem taşımaktadır. Bir şey üretebilmek için elimizde araçlar, enstrümanların olması gerekiyor. Üretim için çalışmalıyız. İman çok önemli, sünnet ve Kur-an'ı örnek almalıyız. İslamiyet'in başlangıcında güzel örnekler var. İmanla ilgili Peygamberimizin güzel hadisleri var. Bunları değerlendirmeliyiz" dedi.

"Dini bilgiyi üretmekte, dağıtmakta çok dikkatli olmamız gerekiyor" diyen Nahçivan Dini İdaresi Başkanı İdris Abbasov, tarihte mezhep ayrılıklarının sonucunun çok ağır yaşadıklarını belirtti. "Türkiye ile aramızdaki 11 kilometrelik sınırda esen rüzgar, bize dinginlik veriyor" diyen Abbasov, eğitimde çoğunlukla Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan gelen eserlerin kendileri için çok yararlı olduğunu da belirtti.

Dini kaynakların çok taraflı olarak geliştiğine dikkat çeken St. Petersburg Müftüsü Cafer Pançeyev de, "Yüksek teknoloji kapsamında, kaynaklar, insanlar için erişilebilir oldu. İslam'ın sadece bir din değil, aynı zamanda bir hayat tarzı. İnsanların, dini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmalarının önüne geçilmesi gerekiyor. Hatalar, dine zarar veriyor" sözleriyle konuya açıklık getirdi.
"Bazı insan sudan yol bulamaz geçmeye, bazısı su bulamaz içmeye. Bizim durumumuz budur."

"Dinimize, dilimize sahip çıkalım diye Anavatan'a döndük" diyen Kırım Müslümanları Müftüsü Emirali Ablayev ise; "Rus toplumunun içinde yaşamamız çok zor. Bu meseleler, insanı üzüyor. Maalesef bugünkü durumumuz, gerçekten kötü. Biz, bu konuda komşularımızdan yardım bekliyoruz. Bizim durumumuzu soran, halimizi soran yok. Ben cami kurmak için arsa alacağım, ama arsayı vermiyorlar. 'Ben kuracağım' diyorum, ama 'kuramazsın' diyorlar. Elbette onların dediği oluyor. Bana 'Nerede senin Müslüman kardeşlerin' diyorlar" dedi.

Belarus Müslümanları Müftüsü Ebu Bekir Şabanoviç ise ilk kez katıldığı Avrasya İslam Şurası'nda ülkesindeki sıkıntıları anlattı. Sovyetler Birliği döneminde; ateizmin, adeta Müslümanların üzerinden geçtiğini savunan Şabanoviç, "Bizi öyle bir ezdi ki! Hala toparlanamıyoruz. Bu yüzden ülkemizin büyük çoğunluğu Hıristiyan'dır. Biz, tüm nüfusun yüzde 11'ini oluşturmaktayız. Hepimizin büyük sorumluluğu; 'manevi mirasımızı, yeniden canlandırmak'tır. Bugün, Allahın izni ile biz artık 12 camimizi ve toplum evini yeniden canlandırmış olduk" dedi. Oturum Vekil Başkanı Görmez'in kaynaklardaki hataları ile ilgili sözlerini de anımsatan Şabanoviç, 'Rusça kitapları, makaleleri bizzat kendisinin tercüme edebileceğini' belirtti.

''DÜNYADA MÜLTECİLERİN YÜZDE 70'İ MÜSLÜMAN''

"Her Müslüman, terörizmden suçlu tutulmaya başlandı" diyen Bosna müftüsü Mustafa Ceriç, "Benim görüşüme göre şimdi bizler, yeni bir İslami büyük uyanış dönemindeyiz. Çünkü komünizim ve ateizm yıkıldı. Yeniden İslamiyet'e dönüş sağlamamız gerekiyor. İran İslam Devrimi, bütün dünyayı etkiledi. Tıpkı Fransız Devrimi gibi. Bence bizler, şimdi Müslümanları yeniden İslamiyet'e döndürme aşamasına geçmiş bulunmaktayız" şeklinde konuştu. Ceriç, Müslümanlar dünyada etkinliğini kaybetmesi konusunu ise bilim ve üretiminin kaybedilmesine bağladı. Ceriç, "57 İslam ülkesinde yaklaşık 500 üniversite var. Sadece Amerika'da 5 bin 700 civarında üniversite var. Hıristiyan dünyasında ise nüfusun yüzde 90'ı okuryazar durumdadır. İslam dünyasında ise okuryazar oranı sadece yüzde 40. Hiçbir İslam ülkesinde yüzde yüz okuryazarlık oranı yakalanmış değildir. Dünyadaki mültecilerin yüzde 70'i Müslümanlardan oluşmaktadır" dedi.

Arnavutluk İslam Topluluğu Başkanı Selim Muça, İslam'ın kendinden önceki dinlerin izlerini yok etmeye çalışmadığına dikkat çekti. Arnavutluk'ta din adamlarının yaptığı çalışmalar ve Müslüman halkın yaşadığı şehirler hakkında bilgi veren Muça, "Yüzlerce alim, Arnavutluk'ta İslami hayatın korunması, yeniden canlanması ve eserlerin bulunması için çalıştılar. Bunu yaparken karşılarına çıkan engellere de baş eğmediler. Kimi rejimin baskısıyla karşılaştı, işkence gördü, kimi öldürüldü. Ama kimse İslam'ın nurunu söndüremedi. Başkanlık olarak yaptıkları çalışmaları anlatan Muça, amaçlarının yeni nesiller İslam dininin temel bilgilerini vermek olduğunu anlattı.
"Batı Trakya Müslüman Türk azınlık, inanç ve kültür olarak Anavatan Türkiye'nin bir parçasıdır" diyen Batı Trakya Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif, "Azınlık hiçbir zaman Türkiye'den uzak kalmamış ve her zaman yardım, destek görmüştür" dedi. Şerif, "Dini bilginin üretilmesi ve yaygınlaştırılması Müftülük tarafından yürütülüyor. Bunun içinde Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan çok büyük yardımlar görüyoruz. Kaynağımız da kurumun yayınları" dedi.

Hırvatistan İslam Birliği Başkanı Şevko Ömer Basiç ise din eğitimi konusunda özellikle bayanlar ve gençlere önem verdiklerini belirtti. Basiç, her ay bir kitap yayınlamaya çalıştıklarını ifade etti.

Toplantıda konuşan Bosna Hersek Gazi Hüsrev Kütüphanesi Yöneticisi Osman Laviç de, İslam edebiyatının tarihi gelişiminden bahsederek, birbirinden önemli İslam edebiyatı eserlerinin orijinal hali ile kütüphanelerinde saklandığını ifade etti. Yugoslavya'nın dağılmasıyla balkanlarda dini kitapların değişik bağımsız kurumlarca tercüme edilmeye başlandığını anlatan Laviç, "Bu durumda, çeşitli Hıristiyanlık yanlısı kurumlar ve çeşitli mezhepler de fırsat buldular. Bu girişimler sonucunda İslam terminolojinin Hıristiyanlaştırılması, yetersiz ya da yanlış tercüme nedeniyle yanlış anlaşılma gibi zararlı sonuçlar doğdu. Bosna Hersek bölgesinde dini kaynaklar, sık sık propaganda ve politik oyunlar için kullanılıyor. Şu an mevcut durumun olumsuz sonuçlarının bertaraf edilmesi için uzun ve dikkatli bir çalışma yapmamız gerekiyor" dedi.

Karadağ İslam Birliği Başkanı Rıfat Feyziç de, Müslümanların dünyaya entegrasyonun önemine değinerek, "Acaba batılılar İslam anlayışını ne kadar tanıyorlar ya da Müslümanlar batı hakkında ne kadar bilgi sahibidir. Müslümanlar, coğrafi ve kültürel açıdan batı kavramını anlamaya çalışmak zorundadır. Bu şekilde dünyaya entegrasyon ve küreselleşme sürecine daha kolay yaklaşırız. Bunun için de özellikle Balkanlar'daki dini eğitim kurumlarının yeniden yapılandırılması zorunludur" şeklinde konuştu.

Kuzey Osetya Müslümanları Müftüsü Ali Mihaleviç ise kominizim döneminde ülkelerinde Müslümanların ve İslam dininin büyük zarar gördüğünü anlattı. Mihaleviç, "Bu dönemde, Fiziksel olarak Müslümanlar ve ilim adamları ya yok edildiler ya da sürgüne gönderildiler. Ancak bütün bunlara rağmen bu güne kadar dinimizi koruduk. Bugün biz, artık Müslümanlara dış dünya ile etkileşimde bulunma konusunu öğretmemiz gerekiyor. İslam devleti, İslam hilafetinin dağılmasından sonra yüz sene geçmedi.

Yani Müslümanlar nasıl yaşamalılar? Dış dünya ile barışta şeriatın olmadığı devletlerde nasıl yaşamalılar? Bu yüz yirmi sene boyunca Kafkasya'da İslam süreci başta büyük sorunlarla karşılaştı. Bu sorunlar, silahlı çatışmalara dönüştü, önce etnik çatışmalara ve sonra mezhep çatışmasına. Bu çatışmaları isteyenler, hep gençlerimizi kullandılar. Bizim babalarımızın dedelerimizin tüm çalışmaları, gençlerimize yanlış kullanılmış ve anlatılmış. Kafkasya'da bir ateş yakıyorlar ondan sonra senelerce barışmaya çalışıyorlar. Tüm bu yaralarımızın iyileşmesi için aktif katılıma ihtiyacımız var" diyerek açıklamalarda bulundu.

Türk halklarının çıkış noktasından, medeniyetin merkezinden geldiğini belirten Altay Müslümanları Müftüsü Amangeldi Kobdabayev, genel olarak halkın etnik Müslüman olduklarını belirtti. Kobdabayev, "1990 yılına kadar Altay Cumhuriyeti'nde cami yoktu. Dini eğitim için medrese, mescit yoktu. Altay'da halk, İslam'ı atalarından öğrendikleri gibi yaşıyorlar. Anne ve babalar, ayetleri bilmedikleri için, çocuklarına örnek olamamaktadırlar. Bizler, ancak dini eğitim medreselerinde bu eğitimi doğru bir şekilde verebiliriz. Başkentte bu yüzden, içerisinde çocuk yuvalarından kütüphaneye kadar her ihtiyacı karşılayacak bölümleri olan bir merkez kuruluyor" şeklinde konuştu.

"Buradaki topraklar Altay topraklarına çok benziyor" diyen Kobdabayev, "Biz Bursa'ya geldik ve oradaki tarihi camileri gezme şansı bulduk. Doğa güzelliklerini gördüğümde, anladım eğer atalarımız bu doğa güzelliklerini benzetmese buraya yerleşmezlerdi. İyi ki orada Uludağ varmış, yoksa atalarımız daha ilerilere gidermiş. Ben orada 'Ulu Çınarı' gördüm. Ben onu Türk Devletleri'ne benzetiyorum. Ve bizde işte o çınarın köklerinden geliyoruz" dedi.

20 yıl önce sıfırdan başladıklarını belirten İnguşetya Müslümanları Müftüsü İsa Hamhoyev, konuşmasında bugün geldikleri noktayı özetledi. Okullarda din eğitiminin olduğundan mutlu olduğunu söyleyen Hamhoyev, kaynakların düzenlemesinin önemine de dikkat çekti.

Ülkesinde özellikle eğitim için yoğun çalışmalar yaptıklarını belirten Moğolistan İslam Dini İdaresi Başkanı Azathan Muhanoğlu, okullarda din derslerinde okutulan kitapları hazırladıklarını ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kaynaklarını kullandıklarını da belirtti.

Kapanışta söz alan Kazakistan Müslümanları Dini İdaresi Başkanı Abdussettar Derbisali ise katılımcılara Orta Asya ve Balkanlarda "Avrasya'da İslam" isimli bir dergi yayınlama önerisinde bulunarak, böylece bir araya gelmeden de bölgede yapılan çalışmalar hakkında iletişim sağlanabileceğini vurguladı.

14 Mayıs 2009 Perşembe

@ Papa'dan Müslüman ve Hristiyanlara çağrı

Papa 16. Benediktus, Müslüman ve Hristiyanlara, yıkıcı güç olarak nitelediği nefret ve ön yargıları bırakmaları çağrısı yaptı.

Papa, İsa peygamberin çocukluğunu geçirdiği Nasıra'da toplananlara, aralarındaki uzlaşmazlıkları bir kenara bırakıp, birlik olmaları mesajını verdi.

Papa 16. Benediktus, "Her iki toplumdaki iyi niyetli insanları, şimdiye kadar yapılmış olan yanlışları düzeltmeye ve insanlık ailesinin babası, tek Tanrımıza olan ortak inancımıza sadakatin gereği köprülerin yeniden kurulması için çalışmaya ve barış içinde birlikte yaşamak için bir yol bulmaya çağırıyorum" dedi.

Boşanmalara ve aykırı evliliklere karşıtlığıyla bilinen Katolik dünyasının ruhani lideri, Nasıra'daki konuşmasında ailenin önemine de değindi.

Nasıra, İsrail'in Arap vatandaşlarının yoğunlukta yaşadığı en büyük kentlerinden biri.

Nasıra'ya gelişinde Papa 16. Benediktus, Celile'deki Katolik toplumunun Piskoposu Eliyas Şaktur ile de görüştü. Şaktur, Papa'dan, 1948'de İsrail'in kuruluşu sırasında, Lübnan sınırındaki savaşlar sırasında köylerinden uzaklaştırılan ve o günden bu yana dönmek için mücadele veren Yukarı Celileli Hristiyanlar için yardımcı olmasını istedi.

Papa, Nasıra'da Hz. Meryem'e İsa'yı dünyaya getireceği Cebrail tarafından bildirilen "Müjde" ya da "Tebliğ" kilisesi adıyla anılan kiliseyi de ziyaret etti. Papa 16. Benediktus, yarın Kudüs'te Eski Kent'te İsa peygamberin öldüğü yerde kurulan Holy Sepulchre (Kutsal Mezar) Kilisesi'ni ziyaret edecek.

Papa'nın yarın öğle saatlerinde ziyaretini tamamlayıp, Kutsal Topraklar'dan ayrılması bekleniyor.

Bu arada, İsrail'in önde gelen gazetelerinden Yedioth Ahronot'un internet sitelerinden Ynet, Papa'nın kente gelmeden önce, Müslümanların karışıklık çıkarmasına neden olmaması amacıyla, kentin Şehabeddin Camisi'nin imamı Nizam Sakafe'nin kent dışına çıkarıldığını duyurdu.

Ynet sitesi, Seferberlik Komutanlığının emriyle kentten uzaklaştırılan imama, yarın sabaha kadar kente dönmemesi talimatının verildiğini de açıkladı.

Papa, İsrail ve Filistin'e gelmeden önce, Nasıra'da Müjde Kilisesi'nin karşısına bir pankart asılmış, İslam'a ve Hz. Muhammed'e yönelik daha önce sarf ettiği bazı sözleri yüzünden Papa kınanmıştı.


Öte yandan, İsrail İçişleri Bakanı Eliyahu Yişai, Vatikan'ın Doğu Kudüslü Hristiyan bir çifte vatandaşlık hakkı sağlanması veya geçici oturma izni verilmesi yolundaki talebinin reddedildiğini bildirdi.

Yişai, Ordu radyosuna yaptığı açıklamada, talebin aralarında güvenlik gerekçesinin de bulunduğu bazı nedenlerle geri çevrildiğini ifade etti.

Çiftin, halihazırdaki konumlarının sosyal güvenceye sahip olmalarına engel olduğu için bu talepte bulunduğu kaydediliyor.

13 Mayıs 2009 Çarşamba

@ Semâvî dinlerden küresel kriz analizi

AB kurumlarının başkanları, Hristiyan, Müslüman ve Yahudi temsilcileriyle “küresel ekonomik ve mali kriz ile Avrupa’da ve dünyada ekonominin yönetimine ahlâki katkı”yı tartıştı

Barroso, kriz ve artan işsizlik nedeniyle “yabancı düşmanlığı, İslamofobi ve anti-Semitizm’e yönelinmemesi” uyarısında da bulunarak “Kriz sadece mali boyutlu değil, değerlerde de kriz yaşanıyor” dedi.

Avrupa Parlamentosu Başkanı Hans-Gert Pöttering ise bazı Yahudi örgütlerin, “radikal İslamcı gruplarla bağlantılı Müslüman temsilcilerin de davet edildiği” iddiasıyla toplantıyı boykot etmelerini eleştirerek, diyaloğun teşvik edilmesini istedi.

Toplantıyı boykot eden Avrupalı Hahamlar Konferansı’nda yapılan açıklamada, AB’nin “Anti Semitizm’i onaylayan ve Müslüman Kardeşler’le bağlantısı bulunan Avrupa İslami Örgütler Federasyonu gibi kuruluşları davet etmesinin uygun olmadığı” ileri sürülmüştü.

Yahudiler adına sadece Avrupa Hahamlık Merkezi’nden Levi Matusof’un katıldığı toplantıda Müslümanlar, Avrupa İmamlar Birliği’nden Wanis Mabrook, İtalya İslam Toplumu Başkan Yardımcısı Yahya Pallavicini, Avrupa İslami Örgütler Federasyonu Başkanı Şekip Benmakhouf ve Avrupa Müslüman Ağı Başkanı Tarık Ramazan tarafından temsil edildi. Toplantıda Katolik, Protestan, Anglikan ve Ortodoks Kilisesi temsilcileri de hazır bulundu.

@ Osmanlı Ortadoğu'ya dönüyor...

Umman gazetesi Vatan'da gectigimiz hafta yayınlanan, Züheyr Macid'in makalesi:

Türkler yeni dışişleri bakanları Ahmet Davutoğlu’na ‘Türkiye’nin Kissinger’i gibi isimler taktılar;
Davutoğlu’nun bu göreve atanmasındaki mesaj Arap-İslam dünyasına, NATO’ya ve okyanuslar ötesine de ulaştı. Zira Türkiye’nin ‘Osmanlı cübbesi’ giyen bir dışişleri bakanı oldu. Mercidabık’ta Memluklularla yaptıkları savaş sonrası doğuya giren Osmanlı geri dönüyor.
Ortadoğu’nun Arap olmasa da iki büyük İslam ülkesinin gölgesinde yaşadığı açık. İran da doğuda önemli bir konuma sahip. İsrail’i de eklediğimizde, bölgede üç temel aktörle karşı karşıyayız. Gelişmeler onlar kanalıyla belirleniyor. Ayrıca çok çeşitli ve farklı ilişkiler de çiziliyor. Bölgenin bu ülkelerle rekabet etmesi zor olacaktır. ‘Yeni Ortadoğu’ isminin önümüzde duran yeni tanıma göre kullanılması mümkün, ancak hali hazırdaki güçler büyük kapasitelere sahip değiller, aslında hareket eden aktörlerden ibaretler. Bu güçler kendi çıkarlarını düşünüyorlar, bölge ülkelerinde askeri ve siyasi yatışmaya ihtiyaç duyuyorlar. Bu yüzden Suriye-ABD ilişkisinin kurulması gerekiyor. İsrail ve İran açısından da aynı durum söz konusu. Bölgede klasik oyun hâkim olmaya devam ediyor ama farklı bir Ortadoğu’nun kanıtı olacak esas unsurların belirmesini beklerken yeni özellikler ortaya çıkıyor olabilir.

10 Mayıs 2009 Pazar

@ Ortadoğu'da çözüm için tek adres: Türkiye

Filistin’in Ankara Büyükelçisi Nebil Maruf, bölgesinde büyük bir güç olan Türkiye’nin Ortadoğu barışı için anahtar ülke konumunda olduğunu söyledi. İhlas Medya Plaza’da düzenlenen yemekli toplantıda, Ortadoğu ve Filistin-İsrail cephesinde yaşanan gelişmelerle ilgili açıklamalarda bulunan Nebil Maruf, “Türkiye, Batı’yla bağlantısı olan bir köprü görevi üstleniyor. Arap devletleri de, Türkiye’nin Ortadoğu’daki bütün meselelere müdahil olmasını istiyor. Çünkü biliyoruz ki Türkiye’nin oynayabileceği etkin rol konusunda herkes müttefiktir. Bu yüzden Ortadoğu’da çözümün adresini Türkiye olarak görüyoruz” diye konuştu.

8 Mayıs 2009 Cuma

@ Rusya, din özgürlüğünde sınıfta kaldı!

ABD Uluslararası Dini Özgürlük Komisyonu (USCIRF), Rusya'da dini teşkilatlanma özgürlüğünün olmadığını, Rusya Adalet bakanlığının sahip olduğu geniş yetkilerle dini teşkilatları kontrol altında tutarak, takip ettiğini açıkladı.

Özellikle de Müslümanlara karşı baskı ve takiplerin giderek arttığına da vurgu yapıldı. Komisyon raporunda Rusya ile beraber Belorus, Tacikistan, Küba, Venezuella, Mısır, Somali, Afganistan ve Laos gibi ülkeler de dindarlara karşı baskı uygulanan ülkeler arasında gösterildi.

Komisyon üyeleri ABD kongresine tavsiyede bulunarak bu ülkelere karşı yaptırım uygulanmasını istedi. Raporda dini teşkilatlara ve inançlı insanlara karşı bir önceki rapordan bu yana daha olumlu bir görüntü veren tek ülke ise Bengladeş oldu.

Aynı raporda Türkiye'de başörtüsü yasağı başta olmak üzere bazı uygulamalar nedeniyle eleştirilmiş ve izlenme listesine alınmıştı.

@ Türkiye'ye Allah Katından Görev!

Sevilay Yükselir'in Sabah'taki yazısının ilgili bölümü:

Haham Rabbi Froman . İsrail'in önde gelen hahamlarından. Ekip,Türkiye dostu olarak bilinen Froman'a ulaşmak için epeyce çaba sarf etmiş. Çünkü herkesle konuşabilen, kapısı tüm basın mensuplarına açık bir din adamı değil. Ancak, Aşure programının içeriği hakkında biraz bilgilendirince çok ilginç gelmiş, bunun üzerine söyleşi teklifini kabul etmiş ekibin. Demiş ki: "Ülkenizi seviyorum çünkü Türkiye gelecekte dünya barışının mimarı olacak tek ülke." Bunu söylerken gayet ciddi Froman:" Şaka değil. Rüyasını gördüm" demiş ve anlatmaya devam etmiş:
"Rüyamda Türkiye ile ilgili Allah'tan ilham aldım. Çok etkilendim ve hemen İstanbul'a hareket ettim. Avrupa yakasından Anadolu yakasına geçerken bana bildirilen olayların vizyonunu İstanbul Boğazı'nda gördüm. Türkiye'ye manevi olarak Allah katında bir görev verildi. Dünyada ve Ortadoğu'da barışın mimarı Türkiye olacak ve Türkiye en kısa zamanda, dünya da söz sahibi bir konuma gelecek"

Peki, konu bu kadarla mı kalmış?
Hayır. Sıkı durun! Haham Obama'nın danışmanları tarafından Amerika'ya davet edilmiş. Önümüzdeki günlerde Beyaz Saray'a gidecek ve Obama'ya, "Türkiye'yi ciddiye almaya devam edin. Çünkü geleceğin bir numaralı ülkesi Türkiye olacak" diyecekmiş.
Bunları öğrenince ister istemez insanın aklına şu soru gelmiyor mu?:
"Acaba, Obama'nın ilk yurtdışı seyahatini Türkiye'ye yapmış olmasının ve kaldığı süre içerisinde inanılmaz bir yakınlık göstermesinin sebebi haham Rabbi Froman'ın onun kulağına fısıldadığı kehanet mi?"

@ Avrupalı Müslümanlar...

Uluslararası bir anketin sonuçları Avrupa'da yaşayan müslümanların Amerika'da yaşayan müslümanlardan daha çok dışlanmışlık duygusu yaşadıklarını, iş ve eğitim konularında çektikleri yoksunlukların bu hislerini pekiştirdiğini ortaya koydu.

Anket sonucu hazırlanan raporda, Fransa'da, İngiltere ve Almanya'da yaşayan müslümanların yaşadıkları ülkelere önceden tahmin ettiklerine oranla daha fazla bağımlılık hissettikleri ve bu nedenle de uyum sağlayabilmek için güçlü isteklerinin olduğu ifade edildi.

Gallup İslami Araştırmalar Merkezi, yaptığı araştırmada, Amerika'ya daha uzun süre göçün olmasının ve ekonomik büyümenin entegrasyona yardımcı olduğunu, Avrupa'daki müslümanların topluma uyum sağlamak için aşırı uğraşmalarına karşın bunda her zaman başarılı olamadıkları sonucuna vardı.

Bu sonuçlara istinaden bir raporun hazırlanmasına katkıda bulunan Gallup İslam Araştırmalar Merkezi Uygulama Müdürü ve ABD Başkanı Barack Obama’nın danışmanı Dalya Mücahid şöyle dedi; ''görünen o ki müslümanların durumları ve uyum sağladıkları yönündeki varsayımlar doğru değilmiş. Avrupalı müslümanlar büyük toplumun bir parçası olmak ve topluma daha fazla oranda katılmak istiyorlar''.

Amerika ve Kanada'da Bu Hisler Daha Az Oranda

Geçtiğimiz yıl Haziran-Temmuz aylarında Avrupalı müslümanların uyum sağlamaları hususunu araştırmak üzere gerçekleştirilen ve türünün ilk örneği kabul edilen bu ankete en az 500 müslüman katıldı. Ankette ayrıca belli konularda karşılaştırma yapmak için her devletten rastgele 1000'in üzerinde şahsın da görüşüne yer verildi.

Anket, Almanya'da yaşayan müslümanların %38'inin, İngiltere'dekilerin %35'inin, Fransa'da yaşayanların da %29'unun dışlandıklarını oysa bu rakamların Amerika'da %15, Kanada'da ise %20 oranında olduğunu ortaya koydu.

Dalya Mücahid bu konuda şöyle dedi; ''bunu iki yeni devlet sayılan Amerika ve Kanada'da meydana gelen göç tarihindeki gelişmeyle açıklamak mümkündür. Kuzey Amerika'daki daha iyi iş ve yüksek eğitim olanakları senelerin geçmesiyle uyumu ve toplumsal gelişmeyi daha da artırdı''.

Ankette elde edilen sonuçlardan birisi de Avrupalı müslümanlarla yaşadıkları toplum arasındaki görüş farklılığının yarattığı boşluk. Örneğin Fransa'da yaşayan müslümanların yaklaşık yarısı (46), topluma uyum gösterdiklerini hissettiklerini açıklarken Fransızlardan sadece %22'si ülkelerinde yaşayan müslümanlara karşı aynı duyguları beslediklerini söyledi.

Almanya'da Müslümanların %35'i uyum içinde yaşadıklarını söylerken Alman toplumundan sadece %13'ü aynı görüşü paylaştı. İngiltere'de toplum, müslümanların %20'sini uyumlu görürken müslümanların sadece %10'u uyumlu olduklarına inandıklarını ifade etti.

Dalya Mücahid'in araştırma alanındaki iş arkadaşı Muhammed Yunus; ''bu sonuçlar, Avrupa'nın genelindeki müslümanların entegrasyonu hakkında bir genelleme yapmanın ve bu sonuçlara dayanarak bir politika geliştirmenin ne kadar zor olduğunu ortaya çıkarmıştır'' dedi.

Avrupa'da yaşayan müslüman azınlıkların toplam sayısını ortaya koyan resmi bir sayım bulunmuyor. Ancak bazı islami kaynaklar Avrupa'da yaşayan müslümanların 25 milyon olduğu tahmininde bulunuyorlar. Toplam Avrupa kıtası nüfusu ise 507 milyondur. Amerika'nın toplam 300 milyon nüfusundan sadece 7 milyonu müslümandır. 30 milyon nüfuslu Kanada'da ise 600 bin müslüman yaşamaktadır.

@ Yeni İsrail hükümeti, Çin ve Rusya'yı Müslümanlara karşı kışkırtıyor

Ahmed Amrabi'nin, Katar Gazetesi, El Vatan'daki yazısını aşağıda okuyabilirsiniz: Binyamin Netanyahu - Avigdor Lieberman hükümetinin kurulmasının üzerinden yaklaşık bir ay geçti, ancak iki lider de nükleer İran’ın İsrail için ölüm kalım hesapları açısından en büyük tehlikeyi oluşturduğunu dünyaya hatırlatmaktan bir an bile vazgeçmediler. Fakat Lieberman son olarak benzer bir tehdit kaynağı ilave etti: Nükleer Pakistan.
İran’ın nükleer programı nükleer silah üretme düzeyine ulaşmış değil ancak Pakistan’ın durumu farklı. Pakistan birçok nükleer bombaya sahip. Bu ülkede iktidar tabakasının ABD ve genel olarak Batı destekçisi olmasına rağmen, İsrail’in aşırı sağcı liderleri ve Washington’ı endişelendiren şey, radikal İslamcı akımın bir gün iktidarı ele geçirmesi ve dolayısıyla nükleer silahları denetimi altına alması.
Bu bağlamda Lieberman ‘nükleer ve istikrarsız Pakistan’ ifadesini kullanıyor.
Evet Pakistan gerçekten istikrarsız.
Bu istikrarsızlık Pakistan Talibanı’nın iktidara gelmesiyle ‘son bulabilir’.
Burada Usame bin Ladin ve Kaide’nin de desteğiyle Afgan Taliban’ıyla koalisyon ihtimali doğuyor. Lieberman bu ihtimale dair yorumunda, böyle bir senaryonun sadece İsrail ve ABD açısından değil, Rusya ve Çin açısından da sevindirici olmayacağını ifade etti.
Lieberman bir Rus gazetesiyle yaptığı söyleşide, İslami tehlikenin Batı’yı tehdit ettiği kadar, Rusya’ya komşu Orta Asya ülkelerindeki direnişçi İslami hareketler ve Çin’deki isyancı Müslüman azınlık dikkate alınırsa, Rusya ve Çin’i de tehdit ettiğine kanıtlar sundu. Lieberman,
“O halde İsrail, Rusya ve Çin’le birlikte Batılı ülkeleri içeren, İslami güçlere karşı bir cephe kurmak için niçin girişimde bulunmuyor?” diye soruyordu. Lieberman Amerikan Yahudi hareketinin bu rolü üstleneceğini ifade etmek istemedi, ancak açıklamalarından çıkarılan sonuç bu. Peki şimdi Araplar ve Müslümanlar ne diyecek? Sorun uluslararası bir ideoloji bir yana, bölgesel bir ideolojimizin bile olmamasından kaynaklanıyor.

7 Mayıs 2009 Perşembe

@ Yeni Türk Osmanlıcılığı

Türkiye'nin iç siyasi gelişmeleri bile artık Ortadoğu'dan yakın takip ediliyor. Ahmet Davutoğlu'nun yeni kabinede Dışişleri Bakanlığı görevine gelmesine Ürdünlü yazarın yorumu bakın nasıl olmuş? Mahcub El Zuveyri'nin, Ürdün gazetesi El Ghad'daki makalesini aşağıda okuyabilirsiniz:

Türk medyasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Dışişleri ve Ekonomi bakanlarını kapsayan bir rotasyona gideceği yazılmıştı. O vakitler tahminler eski Dışişleri Bakanı Ali Babacan'ın, Ekonomi bakanı olarak atanacağı ve onun yerini Başbakan'ın siyaset danışmanlarından Ahmet Davutoğlu'nun alacağı yönündeydi.

Beklentiler kararlara dönüştü ve Türk hükümetindeki bakanlık rotasyonu bilfiil yapıldı. Başbakan bu rotasyonu 'hükümete yeni dinamizm kazandıracak' şeklinde tanımladı. Bu rotasyonun sadece Türk iç şartlarında değil, bölgesel bağlamda bakıldığında da önemli olduğu görülür.

Türkiye'nin AB müzakerelerinde belirgin bir isim sayılan yeni Ekonomi Bakanı Babacan, AB ile müzakerelere girilmesi ve Türkiye'nin AB üyeliği yolundaki engelleri kaldıran ekonomik ve yasal reformların geçirilmesi noktasında başarılı oldu. Bu yolun tamamlanmadığı doğru, ancak Babacan'ın dönüşü Türkiye'nin bu yolda ilerlemekte ısrarlı olduğu anlamına geliyor.

Fakat görünen o ki dönüş bu kez yeni bir kartla yani Ortadoğu bölgesinde istikrarın sağlanması için önemli bir aktör olması kartıyla olacak.

Babacan'ın eski görevine dönüşündeki önemli husus, ekonomik krizin Türk ekonomisindeki kötü etkilerini azaltma girişimidir. Zira AKP hükümeti Türk seçmenin desteğini almak için etkin bir araç olarak ekonomiye yoğunlaşmış ve Türkiye'de sınırlı çevrelerde destek bulduğu ideolojik söylemi aşmıştı. Kameralardan uzakta projektörlerin arkasında bir diplomasi yürüten ve bugün ise kameralarla daha fazla yüzleşmesi gerekecek olan yeni Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise strateji ve siyaset bilimlerine yakın bir akademisyen. Türkiye'de kendisine Türkiye'nin güçlü ve farklı bir yüzle Ortadoğu'ya dönüşünün mimarı olarak bakılıyor.

Türkiye'nin ve hükümeti elinde bulunduran AKP'nin İslamcılarla ilişkileri kullanarak ve Arap kamuoyunun desteğini almak için Filistin sorununu işleve koyarak Ortadoğu'ya yöneleceği düşünülüyordu. Zira kamuoyundan böyle bir desteğin alınması, Türkiye içindeki meşruluğunu güçlendirmesi için kullanılabilirdi. Yaşananlar ise bunun tam tersi oldu. Zira dönüş bölgedeki siyasi çözüm kanalıyla oldu. İsrail ile Suriye arasındaki arabuluculuk bu rolün en önemli ipuçlarındandı. Sonra bu arabuluculuk bir şekilde Avrupalıları ve Amerikalıları Türkiye'yi sınırsız güvenle desteklemeye mecbur bıraktı.

Türkiye bugün sıcak dosyalarda yumuşak diplomatik bir güçle beliriyor. Zira Gazze savaşına yönelik tutum, Batılı ve İsrail tutumlarının eleştirilmesi, Türkiye üzerinde siyasi bir etki bırakmadı. Ayrıca Türkiye'nin Kuzey Irak'ta Kürtlerle mücadeleye yoğunlaşması, Iraklılarla bütün siyasi mercilerle ilişkilerini güçlendirmekten kendisini alıkoymadı. Belki de geçen birkaç gün zarfında Mukteda el Sadr'ı kabul etmesi bu rolü sürdürdüğünün açık mesajıdır.

Türkiye ayrıca Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman'ı kabul etti. Görülen o ki Lübnan'da Türkiye'yi bekleyen bir rol var ve bu rol özellikle de 7 Haziran'daki Lübnan seçimleri ışığında Suriye'nin Lübnan'da istikrarın güçlendirmeye çalışılması davetiyle ilgili olabilir.

Washington'un Türkiye'deki askerî üslerini Irak'taki savaşçı çalışmaları için kullanmasını durduran AKP hükümetine bugün ABD, Irak'tan çekilecek Amerikan güçlerinin geçiş köprüsü olarak bakıyor. Hayata geçirilen bütün bu roller ve tatbik edildiğini gördüğümüz politikalar görüldüğü üzere Ortadoğu bölgesinde yeni Türk Osmanlıcılığının çerçevesini oluşturacaktır.

2 Mayıs 2009 Cumartesi

@ Mason Paşa olur mu?

Atatürk Mason Locaları'nı yasaklamıştı ama ETÖ Yöneticisi olmakla yargılanan Org. Tolon Moson toplantılarına katılmış. Belge kendilerinden çıktı.

Ergenekon sanıklarından emekli Orgeneral Hurşit Tolon'un masonların toplantılarına katıldığı ortaya çıktı. İsmi Karargah Evleri yapılanmasında geçen Kemal Aydın'da ele geçirilen bir not, ikinci iddianameye girdi. Notta, "Mart-20 Kent Otel'de Atatürkçü masonlar, Hurşit Paşa da vardı." yazıyor.

Aydın, ifadesinde, notta yazan 'Hurşit Paşa' sözü ile Tolon'un kastedildiğini söyledi. Böylece, ulusalcıların toplanma merkezlerinden biri olan Kent Otel'de masonik toplantıların yapıldığı da tespit edildi. TSK'da ordu komutanlıkları yapmış bir ismin Atatürk'ün yasakladığı mason localarına nasıl üye olabildiği merak konusu.

İlk iddianame, Ergenekon'un masonik yapılanmaları kendisine örnek aldığını açıkça ortaya koymuştu. Ergenekon belgelerinde de bu husus var. İddianamede, "Örgütün sivillerle bazı askerî şahısların yönetiminde masonik yapılanma benzeri bir yapılanma olduğu, bizzat örgütü tarif eden ve prensiplerini belirleyen Ergenekon dokümanından anlaşılmaktadır." deniyordu. İkinci iddianamede de bu bilgileri destekleyecek ayrıntılar var. Hurşit Tolon dışında diğer mason Ergenekonculara da yer verildi. Bunlardan biri, emekli Tuğamiral İlker Güven. Evinde yapılan aramada, kendisine ait 15 Haziran 1996 tescil tarihli masonik diploma bulundu. Güven'in 1994 yılında Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası'na üye olduğu, 1998 yılında da üstad seviyesine yükseldiği tespit edildi. Güven, Güney Locası'nın kurucu üyesi.

@ Loca'dan Türk Masonlara Uyarı

İtalya'daki Gladio operasyonundan ders alan LOCA, Türk Masonlara önemli uyarılarda bulunmuş. İşte Türk Masonlara tavsiye edilen tedbirler..

2. iddianamenin ek klasörleri arasında çarpıcı bir belge ortaya çıktı. Sanık Şener Eruygur'dan ele geçirilen ve 36. klasörde yer alan belge 'Convent'te (Otel) alınan kararlar' başlığını taşıyor. Avusturya'daki mason toplantısında alınan ve kamuoyuna içeriği deklare edilmeyen belgenin girişinde, "İtalya'daki P2 skandalından sonra 31. ve 33. maddelerde işaret edildiği gibi Yunanistan'daki kardeşlerin açıklamaları krize neden oldu. Buna benzer olayların Türkiye'de de meydana gelebilmesi mümkündür. Kardeşlerimize gerekli tedbirleri derhal almalarını tavsiye ederiz." deniliyor.

Türkiye'deki masonların daha güçlü ve tedbirli olabilmesi için neler yapılması gerektiği konusunda tartışan localar, gerektiğinde masonik yapıların ve Yahudi aleyhtarlarının tespit edilerek imha edilmesini bile kararlaştırmış.

Masonların verdiği kararların anlatıldığı belgede ilginç ifadeler yer aldı. Türkiye'de özellikle 'hassas noktalardaki' ve basın sektöründe söz sahibi biraderlerin uyarılması gerektiğine dikkat çekilerek, hayati tedbirlerin alınması öngörülüyor. Tüm tedbirlerin alınarak deşifre olmalarının önlenmesi için gereken her şeyin yapılması talimatı veriliyor. Alınan kararlar sıralanırken şu başlıklar öne çıkıyor: Dinci teşekküllerin önlenmesi konusunda daha dikkatli ve hassas davranılması için basındaki biraderlerin uyarılması. Halkçı partilerin kadrolarındaki biraderlerin miktarının çoğaltılması ve bunların etkilerinin takviyesi. Türk devletlerinin Türkiye Cumhuriyeti ile birleşmesini önlemek üzere kamuoyunun böyle bir birliğin zararlı olacağı yolunda yönlendirilmesi. Dini gruplar arasındaki ihtilaf ve bölünmelerin körüklenerek, Masonluk aleyhindeki etkilerinin zayıflatılması. İsmi geçen mason biraderlerin dayanışmalarının güçlendirilmesi."

İtalya'da, Gladyo davası sırasında, 7 bin kişi gözaltına alınmıştı. P2 Mason Locası'nın üyeleri de tutuklanıp yargılandılar. İtalyan savcı Felice Casson, 10 yılını verdiği soruşturmayla ilgili şunları söylemişti: Gladyo, İtalya'daki tek yasadışı gizli örgüt değildi. Paralel olarak çalışan, Rüzgar Gülü, Avanguardia Nazionale ve P2 Mason Locası gibi çok sayıda farklı yapılanma vardı. Gladyo, bunların tepesinde her şeyi idare eden örgüt değil. Ergenekon ne istiyor? Amaç ne? Ekonomik ve finansal çıkarların, siyasi iktidardan daha önemli olduğuna ikna oldum."

27 Nisan 2009 Pazartesi

@ Hilafet, İstanbul'dan ayağa kalkacak!

İstanbul'da bulunan Güney Afrika el-Aksa Cemiyeti Başkanı İbrahim Gabriels, önemli açıklamalar yaptı:

“Hilafet İstanbul’dan düştü, yine buradan ayağa kalkacak” diyen İbrahim Gabriels, Kudüs özgürleşene kadar her perşembe oruç tutacaklarını söyledi.

Güney Afrika Müslümanları yüzde 2’lik nüfuslarına rağmen oldukça bilinçli İslâmi hareketlere sahipler. El-Aksa Cemiyeti bu hareketlerin en önemlilerinden bir tanesi. Cape Town şehrinde yaşadığım dönemde bu cemiyetin birçok faaliyetine katıldım. Dünyanın birçok bölgesinde, Kudüs için yapılan herhangi bir programdan farklı olmayan etkinlikler, Filistin hassasiyetlerini dışa vuruyordu. Ülke yönetimi ve medyası ile iyi ilişkileri olan cemiyetin genel başkanı da gerçekten çok değerli bir isim. Güney Afrika el-Aksa Cemiyeti Başkanı İbrahim Gabriels ile İHH’nın düzenlediği Kudüs Sempozyumu öncesinde görüştük. Gabriels, Cennetmekan Sultan Abdulhamid Han’ın Filistin duruşundan, Hilafet’in düştüğü yer olan İstanbul’dan kalkması gerektiğine kadar birçok net mesajı bizimle paylaştı. Buyurun;

- Peki, Güney Afrika Müslümanları Mescid-i Aksa’nın korunması ve Siyonist politikalara karşı nasıl baskı oluşturabilir? Ben bir süre Cape Town’da kaldım, biliyorum ki ülkenizin Müslümanları bu konuda oldukça bilinçliler.
- Gerçekten de Güney Afrika, Filistin meselesi konusunda önemli ve etkili rolü olan bir ülkedir. Güney Afrikalılar da 46 yıl boyunca ayrımcılık zulmü ve Beyaz Güney Afrikalıların Apartheid rejimi nedeniyle ıstırap çekmişti. Bu nedenle Güney Afrikalılar Filistin halkının çektiklerini kendilerine yakın buluyorlar.

- Güney Afrikalı Müslümanlar nüfusa oranla çok çok az bir nüfusa sahipler fakat etkinlikleri oldukça fazla…
- Evet. Güney Afrika hükümeti tarafından Filistin’e verilen destek, bazı Arap ülkelerininki de dâhil olmak üzere dünyadaki diğer pek çok hükümetin verdiği desteği bir hayli gölgede bırakmaktadır.

- Peki, Güney Afrika Müslümanları Mescid-i Aksa’nın korunmasına nasıl katkıda bulunabilirler?
- Filistin halkına yardım etmede akla en uygun yol, tabii ki Filistin liderlerinden neye ihtiyaç duydukları hakkında bilgi almaktır. Şeyh Raid Salah’ın başlattığı Filistin İslâmi Hareketi’nin Mescid-i Aksa’nın korunmasında bir ön çizgi olduğu, çok iyi ispatlanmış bir gerçektir. Şeyh Raid Salah “Mahrajaan al-Aqsa fie khatr (El-Aksa Tehlikede)” adlı bir kampanya başlatmıştı. Güney Afrikalılar olarak bizler neredeyse her sene bu Mahrajaan’a katılmak üzere temsilciler göndermekteyiz.

- Güney Afrika hükümeti bu noktada size destek veriyor mu?
- Düzenli aralıklarla Aksa ve Filistin sorununa ilişkin hükümetimizle bir araya geliyoruz. Geçtiğimiz günlerde “Filistin’deki İnsani Krizi Durdurun” başlıklı bir Filistin konferansına ev sahipliği yaptık. Bu konferansta baş konuşmacı olan Güney Afrika Devlet Başkanı Kgalema Motlanthe, Filistin davasına desteklerini sürdürdü.

- Dünya Müslümanları bu konuda neler yapabilirler?
- Öncelikle şuna kesin olar inanıyorum ak ki, uluslararası toplum için Mescid-i Aksa’yı korumanın en etkili yolu hepimizin birlik olmasıdır. Müslümanlar bugün öyle karışık ve bölünmüş durumdadırlar ki, dünyada meydana gelen büyük değişiklikleri göremez hâle gelmişlerdir.

- Çok acı gerçekler bunlar…
- Maalesef böyle. Torunlarımız bundan 100-200 yıl sonra tarih kitaplarını okuduklarında, çok büyük bir olasılıkla, dünyada bir zamanlar yaklaşık 30 milyon Yahudinin ve 1,7 milyar Müslümanın yaşadığını fark edecekler. Kutsal Mescid-i Aksa’nın 30 milyon Yahudi’nin kontrolü altında olduğunu öğrendiklerinde hiç şüphesiz şaşkına dönecekler.

- Birlik olmadan, zafer gelmiyor.
- Evet. Selahattin Eyyubi Müslümanları birleştirmek ve onlara salahiyet vermek adına kendi başına kasaba kasaba, şehir şehir, ülke ülke dolaştı. En sonunda, Aksa ve Kudüs’ü kurtaran o büyük orduyu kurup düzenledi. Ordusuna gerçek imanı anlattı. Bu ordu, uzun süredir yolunu gözledikleri gün gelip çattığında, emekleri ve fedakârlıkları karşısında Selahaddin Eyyubi’yi ödüllendirdi. Tarihte Endülüs Devleti ve Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme ve yıkılması bizler için pek çok dersler içermektedir. Ümmetin savunmasını, güvenliğini ve refahını sağlamanın modern bilgi ve beceri kazanımına bağlı olduğu gerçeğine yeterince önem vermemeleri, bu devletlerin yıkılma sebeplerinden biridir.

- Bunlar neden oldu sizce?
- Sayısını bilemediğimiz orandaki, İslâm’ı yanlış tanıtma ve yorumlama vakaları, Müslümanların bedbaht olmalarına neden olmuştur.

- Farklı çözüm yolları da aranıyor tabi…
- Evet. Müslümanlar uzun süreden beri problemlerini çözme konusunda Birleşmiş Milletler’e güvenmekte ve ondan medet ummaktadırlar. Ne yazık ki BM, boyalı İsrail Devleti’nin işlediği katliamları ve sergilediği zulmü sürekli göz ardı eden bir kuruluştur. Lakin konu Burundi, Kongo, Sudan gibi ülkelere gelince harekete geçme ve yaptırım uygulama noktasında oldukça hızlıdır. Siyonistler yarın Mescid-i Aksa’ya saldırmaya kalksalar, BM’nin bu konuda bir şey yapabileceğini mi zannediyorsunuz? Müslümanların Mescid-i Aksa’yı korumada başkalarına güvenmemesi gerektiği ortadadır.

- Mescid-i Aksa konusuna yeniden dönecek olursak…
- Öncelikli meselemiz elbette Mescid-i Aksa’dır. Siyonistler Mescid-i Aksa’yı yok etme niyetlerini saklamamaktadır. Mescid-i Aksa uluslararası toplumun yardımına ihtiyaç duymaktadır. Aksa âdeta “Ey Selahattin, yardımına ihtiyacım var! Ey Müslümanlar, yardımınıza ihtiyacım var!” diye feryat ediyor.

- Kudüs’ün korunması yine Müslümanların üstüne düşen görevdir…
- Elbette. Aksa’nın korunmasında başlıca sorumlu Müslümanlardır. Hristiyanlar ve Yahudiler değildir. Tüm Müslümanların Mescid-i Aksa’nın korunmasında hiç şüphesiz sorumlu olduğunu ve mahşer günü Allah’ın huzurunda Aksa hakkında hesap vermek zorunda olacaklarını bilmek gereklidir.

- Basın bu noktada ne yapabilir?
- İnsanların hakikate ulaşma ve onu yayınlama konusunda gerekli fedakârlıkları yapmaya istekli olmalarını sağlamak için gençleri tam bir hakikat arayıcısı ve zeki gazeteciler olma yolunda teşvik etmeliyiz. Ayrıca tüm Müslüman devletlerin hükümetlerine gazetecilik alanında gelişmelerini kolaylaştıracak gerekli altyapı için yatırım yapmaları hususunda müracaat etmeliyiz. Böyle bir çalışma, gençleri gazetecilik alanında meslekler tercih etmeye teşvik eden ve bu alanda kariyer yapmayı isteyen öğrencilere burs imkânı sağlayacak daha sesli bir kampanyayı da içine alabilir.

- Vakit okurlarına neler tavsiye edersiniz?
- Sonuç olarak, hepimiz Siyonist Theodor Herzl’in Filistin topraklarını meşhur ve örnek alınacak lider Sultan II. Abdülhamit’ten satın almaya çalıştığını, Sultan’a rüşvet verme ve Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün borçlarını ödeme teklifinde bulunduğunu hatırlarız. Sultanın, “Filistin toprakları bana ya da bir başkasına ait değildir, orası Müslümanların ve İslâm’ın topraklarıdır ve asla satılamaz” şeklindeki cevabı hepimizin, bilhassa da liderlerimizin özümsemesi gereken bir tepkidir. Büyük Sultan’ın örnekliğinde, Türk milletinin hem Filistinlilerin hem de ümmetin sorunlarını çözmek için gayret eden liderlerine güveniyoruz.

- İstanbul’dasınız…
- Bu şehri çok seviyoruz. Hilafetin düşüşü İstanbul’da yaşandığı için yeniden ortaya çıkması da sizinle başlamalıdır. Şuna eminim ve kesin olarak inanıyorum ki, Filistin özgür olduğunda Müslümanlar, Yahudiler ve Hıristiyanlar burada birlikte barış ve uyum içinde yaşayacaklardır.

26 Nisan 2009 Pazar

@ 100 yıl önce Ergenekon

Hasan Celal Güzel'in Türkiye Gazetesindeki makalesi:

Sevgili okuyucular, bundan tam 100 yıl önce, 27 Nisan 1909 tarihinde Osmanlı İmpara-
toru Sultan II. Abdülhamid Han, zamanın Ergenekoncuları olan İttihatçılar tarafından hal edilerek tahttan indirildi.
Daha önce de birkaç defa yazdım; aslında
Türk Milleti için çok değerli bir destan olan ‘Ergenekon’un bu darbeci çete için kullanılmasından rahatsız oluyorum. Ancak, ne yazık ki, bu pespaye darbe çetesini kısaca anlatmanın başka yolu da yok...

Bir dâhi devlet adamı: II. Abdülhamid
Efendim, Abdülhamid Han, Osman Gazi, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim gibi büyük bir hükümdardı. Osmanlı’nın en zor zamanında 33 yıl boyunca devleti ayakta tutma başarısını göstermişti.
O, hiç şüphesiz 19. asrın en büyük devlet adamı ve diplomasi dehasıydı.
Lâkin, Abdülhamid Han’ın büyüklüğünün hâlâ tam olarak anlaşılabildiği söylenemez. Bir taraftan, imparatorluğu yıkmak ve topraklarını paylaşmak isteyen düvel-i muazzamanın tarihi saptıran tezviratı; bir taraftan Osmanlı’nın bölünmesini ve ayrı devlet kurmayı talep eden gayrimüslim azınlıkların kin ve nefret dolu iftiraları; diğer taraftan da Jön Türklerin ve bunların uzantısı olan İttihatçıların aleyhte faaliyetleri, bu büyük devlet adamının bazı kendini bilmezler tarafından ‘Kızıl Sultan’ diye anılmasına sebep olmuştur. İşin asıl üzücü
tarafı, hâlen bu propagandanın tesirinden kurtulamamış sözde tarihçilerin mevcudiyetidir.
Sultan Abdülhamid, son iki yüz yıllık tarihimizdeki en reformist devlet adamlarından biridir. Bu devirde yaşanan ilk reform hareketi Tanzimat’tır. Ancak Tanzimat, devletin merkezîleştirilmesi, katı bir bürokrasinin kurulması ve azınlıklara çeşitli imtiyazlar verilmesi şeklinde uygulanmıştır. İkinci reform ve modernleşme hareketi bizzat Abdülhamid Han tarafından gerçekleştirilmiş; bu hareket neticesinde, dağılmak üzere olan bir cemiyet ve yıkılmak üzere olan bir devlet restore edilmiştir.
Abdülhamid Reformları, başta Anadolu olmak üzere Müslüman ve Türk tebaanın yaşadığı toprakların idarî, ekonomik ve sosyal bakımdan âdeta yeniden kazanılması hareketidir. Bugün Türkiye’nin her yerinde ve Osmanlı coğrafyasındaki her ülkede onun eserlerini görebilirsiniz.
Abdülhamid Han, her alanda altyapı, ziraî üretim ve iskân faaliyetlerinin yanında, eğitim reformu, askerî reform, ulaşım ve haberleşme reformu, tarım reformu, idarî reform ve malî reformu gerçekleştirmiştir.

100 yıl öncesinin Ergenekoncuları: İttihatçılar
Efendim, Yeniçeri isyanlarını bir tarafa bırakırsak, modern Osmanlı ordusunda ilk olarak düzenlenen darbe, Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın, Midhat Paşa’nın kurgusu ve desteğiyle 30 Mayıs 1876 tarihinde, intihar süsü vererek Sultan Abdülaziz Han’ı şehit etmesidir.
Tanzimat’tan itibaren devam eden Genç Osmanlılar, Jön Türkler çizgisi, daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurulmasıyla daha fazla örgütlü ve militarist bir mahiyete bürünmüştü. İtalyan ve Fransız Masonları’ndan ilham alan İttihatçılar, aynen bugünün ulusalcılarına benziyorlardı. Onlar da pozitivist, din aleyhtarı, milliyetçi geçinen, dayatmacı, militarist, komplocu, darbeci ve halkı hor gören kişilerdi.
Bundan tam 100 sene önce çeşitli bahaneler ve iftiralarla Abdülhamid Han’ı hal ederek tahttan indirdiler. Son derece tecrübesiz ve acemi olan İttihatçı despotlar, 1299’dan 1909’a kadar altı asır devam eden koskoca bir imparatorluğun sadece birkaç senede tasfiye edilmesine ve yıkılmasına sebep oldular.
Yıllar sonra Rıza Tevfik’in yazdığı ‘Sultan Hamid’in Ruhaniyetinden İstimdat’ adlı
şiirinden aldığım şu dörtlük, İttihatçıların pişmanlığını aksettirir:
‘Tarihler ismini andığı zaman
Sana hak verecek hey koca sultan
Bizdik utanmadan iftira atan
Asrın en siyasî padişahına’
***
100 yıl sonra günümüzün olaylarını yaşarken, Osmanlı İmparatorluğu’ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin de zarar görmemesi için bu İttihatçı/Ergenekoncu çeteler karşısında ne kadar dikkatli olmamız gerektiğini anlıyoruz.

24 Nisan 2009 Cuma

@ Türkiye ile AB daha güçlü olur!

7 Haziran'da yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerine İsveç Liberal Parti'den girecek olan Cecilia Wikström, Türkiye'nin üyeliğinin AB'yi güçlendireceğini düşünen bir politikacı.

Wikström, Türkiye'yi 'Müslüman adetleri bulunan laik bir ülke' olarak niteledi ve "O çok zengin adetlerinden bize de kazandırabilir.
Müthiş bir kültüre sahip. Farklı mimarisinden tut da, farklı bir dilin ve sanat görüşünün olması ve de küçük Asya'ya yaklaşabilmemiz açısından Türkiye'nin üyeliği gerekli. Doğu kültürü artık bizim de kültürümüz olacak." şeklinde konuştu. Fransa'nın Türkiye'nin üyeliğine karşı olduğuna ilişkin bir soru üzerine Wikström, "Sanırım korkuyor, yabancı olana duyulan korku ama aslında Türkiye AB'ye çok şeyler katacaktır." dedi. İsveçli siyasetçi, Türkiye'nin üyeliğinin ekonomik olarak da kazançlı olacağını kaydetti. Avrupa'da İslamofobi ve yabancı düşmanlığının yükselişine dikkat çeken Cecilia Wikström, bu görüşleri destekleyen partilere karşı oy kullanma çağrısı yaptı. İsveçli siyasetçi, ülkesinin 200 yıldır hiç savaş yaşamadığını ve rahat bir yaşama alıştığını belirterek, "O yüzden oy kullanmaya bile gerek duymuyoruz. Oysaki demokrasinin bir gereği oy kullanmaktır ve bu da hepimizin bir vazifesidir. Dünyanın başka yerlerindeki insanlar oy kullanabilmeyi ancak hayal edebilirken, bizim bu kadar rahatlıkta oy kullanmamamız kabul edilemez." ifadelerini kullandı. İsveç'ten ırkçı siyasilerin Avrupa Parlamentosu'na girmesi halinde bunun İsveç için olumsuz bir tanıtım olacağını söyleyen Wikström, "Bu acı olur. Bu yüzden de bu seçimlerde herkes oy kullanmalı, seçimlere ehemmiyet vermeli." diye konuştu.

@ Osmanlı Kadını

Amerikan asıllı Aslı Sancar’ın, "Osmanlı Kadını: Efsaneler ile Gerçekler" adlı kitabı, Kaynak Yayınları’ndan çıktı.
ABD’nin kitap oskarları sayılan Benjamin Franklin Ödülleri’nde 1800 yapıt arasından tarih alanında yayınlanmış "En İyi Eser" seçilen kitap, Osmanlı kadını hakkında 19. yüzyıldan itibaren oluşmuş, "fanteziye dayalı, olumsuz ve Oryantalist" görüşleri inceliyor.

Osmanlı coğrafyasında uzun süre yaşamış Lady Montague, Julia Pardoe ve Lucy Garnett gibi Batılıların yazdıklarından alıntılar da yapılan kitapta, Osmanlı kadınının "Oryantalist kaynaklarda gösterildiği gibi pasif, zayıf, Harem’de tutsak, sadece bir zevk aracı değil, aksine aktif, güçlü ve toplumda çok önemli yere sahip bir kadın olduğu" anlatılıyor. Osmanlı kadınının Harem’de hiçbir hakka sahip olmayan bir "köle" gibi sunulduğu Batılı tasvirler, Osmanlı sicil defterlerinden belgelerle çürütülüyor.

Kitabın en ilgi çekici noktası ise Osmanlı kadınlarının o dönem Avrupalı kadınlarda bile bulunmayan haklara sahip olduğunu gün ışığına çıkartıp hatırlatması...

33 yıldır Türkiye’de yaşayan ve adını değiştirerek Türk vatandaşı olmayı seçen Sancar, 1990’lı yıllarda Harem ile ilgili bir kitabın eline geçmesiyle bu konuya ilgisinin başladığını söyledi.

"Kitap çok güzeldi ama tam bir oryantalist bakış açısı vardı" diyen Sancar, bu görüşlerin doğru olup olmadığını merak ederek araştırmaya başladığını, Türkiye ve dünyadaki birçok kaynağı ulaşmaya çalıştığını anlattı. Sancar, "Çoğunlukla Avrupa seyyahlarının yazıları var ama Batıda bu konuda bir boşluk olduğunu, kaynakların eksikliklerini gördüm. O nedenle İngilizce bir kaynak oluşturmaya karar verdim" dedi.

Kaynakları inceledikçe Osmanlı kadını hakkında bilmedikleri çok şey olduğunu gördüğünü ifade eden Sancar, yabancıların gözünden Osmanlı kadını hakkındaki "efsane ve gerçekleri" şöyle dile getirdi: "Genel olarak Oryantalist bilim adamlarının sunduğu yayınlar var. Osmanlı kadını egzotik ve ezilmiş olarak gösteriliyor. Bu konudaki benim görüşlerim de araştırmalarımla çok değişti. En önemlisi Osmanlı kadının haklarını öğrendim. 1882’ye kadar bir İngiliz evli kadının mal sahibi olma veya miras hakkı yok. Malları kocasına ait, kendi adına dava açamıyor. Boşanma hakkı yok, boşandığında çocukları kocaya veriyorlar.

Halbuki Osmanlı kadınının evlilikte kontrat yapma, istediği şartları koyma, boşanma hakkı var. Mal sahibi ve izni olmadan malları kullanılamıyor, mirasa sahip. Dava açabiliyor, küçük çocuklar anneye veriliyor. Bunların farkına vardım, bunlar benim için yeni bilgilerdi. Gördüm ki bildiğimiz efsane hakikatten gerçekten çok farklı..."

Sancar, bu konuyu Türkiye de bile birçok kişinin bilmediğine dikkati çekerek, "Kitaplarda bu konudan pek bahsedilmiyor ve Türkiye’deki kitaplar da yabancı kaynaklı olduğu için onlarda da bu konu geçmiyor. Halbuki Osmanlı kadınının o dönem çok önemli hakları var ve bunu kullanıyor. Bunun bilinmemesi üzücü" diye konuştu.
Aslı Sancar, Osmanlı kadınının toplum ve aile içinde çok itibarlı bir statüye sahip, zarafet ve estetik yönünün dikkat çekici olduğunu vurguladı.

AVRUPALI KADINDAN DAHA MEDENİ...

Kitapta, Osmanlı kadınının yaşadığı Harem’in, düşünülenin aksine, kadınların rahatça bulunduğu ve misafirlerini ağırladıkları, ailece güzel saatler geçirdikleri yer olduğu belirtiliyor.

Batılı seyyahlardan alıntılar yapılan kitapta, D’ohsson’un, Osmanlı kadını hakkında şu ifadeleri yer alıyor:
"Tabiat, Doğu’nun kadınına hem zarafet hem de cazibe bahşetmiş. Tavırları soylu ve zarif. Davranışları hoş, konuşması açık, saf ve incelikli. En azından Türk Haremleri’ne sıkça girip çıkmış Hristiyan kadınların hepsi bunda ittifak ediyor. Bunun böyle olmadığına inanmak için de hiçbir sebep yok. Ben şahsen pek çok ortamda Türk kadınlarıyla bir araya geldim. Konuşmalarındaki sadelik, ifadelerindeki açıklık, düşüncelerindeki incelik, ses tonlarındaki zarafet ve davranışlarındaki seçkinlik beni her zaman için çok etkiledi."

Bir Avrupalı kadın Miss Julie Pardoe’nün gözünden Osmanlı kadını ise şöyle: "Avrupa’da çok sık karşılaşabileceğiniz, o insanda konuşmaya heves bırakmayan kayıtsızlığın ya da tepeden bakan soruşturmacı tavrın Türk hanımefendilerinde de olabileceğinden korkmanıza hiç gerek yoktur. Onlarda tam tersine insana hoşnutluk veren, yürekten gelen bir medenilik vardır. Bu memleketin bütün insanlarında görebileceğiniz sezgisel nezaketlerinden doğar bu halleri..."

Osmanlı kadınının özgürlüğüne dikkat çeken Pardoe ise şaşkınlığını, "Hepimizin inanmaya yatkın olduğu üzere özgürlük mutluluksa, Türk kadınları en mutlu kadınlardır, çünkü tüm imparatorluktaki en özgür insanlar onlardır" sözleriyle dile getiriyor

@ Araplar Osmanlı’ya düşman mı?

Gerçek Hayat dergisinden Adem Özköse'nin Londra’da yayın yapan Kudüs El Arabiya Gazetesi’nin yazarlarından olan Eymen Halid ile gerçekleştirdiği röportaj:

Londra'da yayın yapan Kudüs El Arabiya Gazetesi'nin yazarlarından olan Eymen Halid, tıpkı Lübnanlı Gazeteci Muhammed Nureddin gibi Türkiye'nin Arap Dünyası'ndaki gönüllü elçilerinden. Türklerle Arapların birleşmesi fikrinin ateşli savunucularından biri olan Halid, ayrıca Osmanlı'ya büyük önem veren Arap Gazetecilerin önde gelenleri arasında sayılıyor. Eymen Halid'den hem Arapların Osmanlı hakkında ne düşündüklerini; hem de Türkiye'nin dışardan nasıl görüldüğünü dinledik. Bize son derece keyif veren bu sohbeti ilginize sunuyoruz.

- Arapların bir kısmı, özellikle de Arap Milliyetçiler Osmanlı Yönetimi'ni işgalci bir yönetim olarak görüyor. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Osmanlı Yönetimi hangi kavimden olursa olsun Müslümanların haklarını koruyan adil bir yönetimdi. Osmanlı Hilafeti yıkıldıktan sonra Araplar ve Müslümanlar bir daha huzur ve rahat yüzü görmedi. Bugün Osmanlı Hilafeti devam ediyor olsaydı Filistin ve Irak bu halde olur muydu? Osmanlı Hilafeti zulme uğrayanların sığınağıydı. Sadece Müslümanlar değil; kendi ülkelerinde zulüm gören Yahudi ve Hıristiyanlar bile Osmanlı Halifesi'ne sığınıyorlardı. Osmanlı kesinlikle işgalci değildir. İşgalci Yönetimler tıpkı Amerika ve İsrail gibi sadece yıkar ve öldürür. Osmanlı yıkmadı, öldürmedi; hep imar etti.

-Osmanlı Araplara ne verdi?

Bugün Arapların övündükleri bir çok tarihi çarşı, mescid, han ve saray Osmanlılar tarafından inşa edilmiştir. Osmanlı, Araplara şehir kurmayı, şehirli olmayı öğretti. Dedelerimiz Osmanlı Halifesini hep kendi halifeleri olarak gördüler ve halifeye itaat ettiler. Osmanlı Halifesi Müslümanların babasıydı. Hilafet yıkılınca Müslümanlar babalarını kaybettiler ve yetim kaldılar. Biz ilkokulda okurken tarih derslerinde Osmanlıdan işgalci olarak bahsedilirdi. Çünkü Arap Ülkelerinde ilkokullarda okutulan tarih kitaplarının bir çoğu İngiliz ve Fransız Tarihçiler tarafından kaleme alınmıştır. İlkokuldaki derslerimiz bitince camiye ders okumaya giderdik. Camideki hocamız ise Osmanlının asla işgalci olmadığını, Osmanlı Hilafetinin Müslümanları koruyan adil bir yönetim olduğunu söylerdi. Hocalarımız özellikle Sultan Muhammed Fatih ve Abdülhamid Han'dan övgüyle bahsederler ve Halifeye sevgi beslemenin İslam'ın şiarlarından olduğunu söylerlerdi.

-Türkiye'deki resmi tarih kitaplarında da Arapların Osmanlıyı arkadan vurduklarından bahsediliyor. Araplar bu suçlama hakkında ne diyorlar?
Osmanlı, Arap topraklarını 400 yıla yakın yönetti. Bu süre zarfında Araplar Osmanlı ile hep iyi geçindiler ve Osmanlı Halifesini kendi Halifeleri olarak gördüler. Araplarla Osmanlının arası İttihak ve Terakkicilerin yüzünden bozuldu. İttihak ve Terakkiciler İslam'dan uzaklaştılar ve Arapları aşağıladılar. Özellikle Cemal Paşa Arapları Osmanlıya düşman etmek için büyük çaba harcadı ve yüzlerce Arap yazar, şair ve âlimi astırdı. Bugün her Arap başkentinde Cemal Paşa'nın astırdığı Arapları temsil eden şehitlikler vardır. Geçenlerde bir kitapta Cemal Paşa'nın eşinin Mason olduğu yönünde bir bilgiye rastladım.

“ŞERİF HÜSEYİN ARAPLARI TEMSİL ETMİYOR”

- Arap Milliyetçiler Osmanlıyı sadece Cemal Paşa'dan ibaret olarak göstermeye çalışıyorlar.

Bu çaba kötü niyetli ve insafsız bir çaba. Cemal Paşa nasıl Osmanlıyı temsil etmiyorsa, Şerif Hüseyin de Arapları temsil etmiyor. Şerif Hüseyin Osmanlıya isyan ederek büyük bir hata yapmıştır. Fakat Türkler ve Araplar Cemal Paşa ve Şerif Hüseyin'e takılıp kalmamalılar. Şerif Hüseyin de daha sonraki yıllar yaptığı hatanın farkına vardı; fakat iş işten geçmişti.

-Arap Halklarının Türklere ve Osmanlıya olan ilgisi özellikle son dönemlerde bir hayli arttı. Hatta son aylarda Arap Dünyasında yoğun bir şekilde Türkiye ve Abdülhamid Han ile ilgili kitaplar yayınlanmaya başladı. Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz?
Arap Dünyasında alttan alta yeni bir Osmanlıcılık akımı oluşuyor. Bir çok Arap mütefekkir başta Filistin olmak üzere İslam Dünyasında yaşanan sorunların Osmanlı Hilafetinin tekrar dirilmesiyle çözüleceğini düşünüyor. Bu mütefekkirler; “Filistin, Osmanlı Hilafeti yıkılınca işgale uğradı; Arap Yöneticileri Filistin'i asla kurtaramayacaklar. Filistin ancak halifenin geri dönmesiyle kurtulur” fikrini savunuyor. Türkiye Halkının ve Başbakan Erdoğan'ın Gazze Saldırısı esnasında gösterdiği tavır bu düşüncenin daha da güçlenmesine neden oldu. Türkler Filistin meselesine sahip çıktıkları sürece Arapların Türklere olan sevgisi daha da artacak. Türk Hükümeti Batıya yönelmek yerine Arap Dünyasına yönelmelidir. Türkler Arapları arkalarına alırlarsa Batı'nın Türk Hükümetine olan saygısı daha da artacaktır. Türklerle Arapların ittifak kurmaları için şu an psikolojik ortam tamamen hazır.

-Nasıl yani?
Ortadoğu'da her hangi bir Arap'ın kapısını çalın ve Türk olduğunuzu söyleyin; büyük bir ilgi ve sevgi ile karşılaşacaksınız. Bu tarihi fırsatı Türkler çok iyi kullanmalılar ve Araplarla olan ilişkilerini geliştirmeliler.
Arapların Abdülhamid Han'a olan sevginin sebebi ise O'nun Filistin meselesinde göstermiş olduğu duyarlılıktır. Abdülhamid Han sadece bir Osmanlı Halifesi değil; zeki bir diplomat ve devlet adamı, Ümmeti Muhammed'in birliği için mücadele eden samimi bir İslam Komutanıdır.

“ERBAKAN İSLAMCILIĞIN BABASIDIR”

-Arapların gözüyle Türkiye'yi konuşmaya devam edeceğiz. Fakat bana okuyucularımız tarafından sıklıkla sorulan bir soruyu size yönelteceğim. Arap bir gazeteci olarak Necmeddin Erbakan Hoca ile Başbakan Erdoğan arasında ne tür farklar görüyorsunuz? Arapların bu iki lidere bakışları nasıldır?

Araplar Erbakan'ı da, Erdoğan'ı da çok seviyorlar. Erbakan, Araplara göre Türkiye'deki İslamcılığın babasıdır ve Türklerin İslam'a ve Arap Dünyası'na tekrar dönmesinde en büyük etki Erbakan'ın çabalarıdır. Fakat Erbakan Hoca tıpkı bazı Arap İslami Hareketler gibi yönetimi ele geçirme noktasında aceleci davrandı. Erdoğan ise adımlarını daha dikkatli atıyor. Arap Dünyası Erbakan Hoca'yı ve Başbakan Erdoğan'ı Türkiye'deki İslami Hareketin temsilcileri olarak görüyor. Türkiye'deki İslami Hareketin geçirdiği evreler ve yaşadığı tecrübeler bence çok önemlidir. Arap Dünyası'ndaki İslami Hareketler Türkiye'deki İslami Hareketin tecrübelerinden faydalanmalıdır.

-Bu konuyu biraz daha açalım. Tam olarak kastınız nedir?
Türkiye'deki İslami Hareketler geçmişte bir an önce yönetimi ele geçirme çabası içindeydiler. Devleti ele geçirip devletin imkânlarıyla halkı dönüştürmeyi düşünüyorlardı. Arap İslami Hareketler de dün olduğu gibi bugün de aynı hedef doğrultusunda çalışıyorlar; fakat bir türlü başarılı olamıyorlar. Türkiye'deki İslami Hareketler ise bu kısır döngüyü aştılar ve devleti ele geçirme yerine önce halka yönelme kararı aldılar. Fakirlere yardım ve halkın sıkıntılarını gidermek için bir çok yardım kuruluşu kuruldu. Türkiyeli İslamcılar bugün bu yardım kuruluşları aracılığıyla insanların gönüllerini kazanıyorlar. Arap Dünyası bu tür çalışmalar noktasında çok zayıf. İslami Hareketler halka yönelebilirlerse ancak başarılı olabilirler. Arap Dünyası'nda sivil toplumculuk ve yardım organizasyonları daha da gelişmeli. İslamcılar bu alanlar da güzel çalışmalar yapabilirlerse, uzun vadede bu çalışmaların sonuçlarını alabilirler.

“AVRUPA OSMANLIYI UNUTMAZ”

-Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girme çabalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkler Müslüman Kimliklerini korudukları sürece Avrupa Birliği'ne asla giremeyecekler. Avrupa Devletleri Osmanlıyı asla unutmazlar. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girdiğini varsayalım. Ne olacak? Türkiye Avrupa Birliği'nin etkisiz bir parçası olacak. Fakat Türkiye, Arap ve İslam Dünyası'na yönelirse Arap ve İslam Dünyası'nın lideri konumuna gelecek. Türkiye'nin dostu Amerika, İsrail, İngiltere değildir. Türkiye'nin dostu Araplar ve Ortadoğu Halklarıdır. Türk Hükümeti Batı yerine Doğuya yönelirse Türkiye ülke olarak büyük bir atılım gerçekleştirir ve İslam Dünyası'nın bir çok sorunu da çözüme kavuşur.

-Türkiyeli bazı yazar ve aktivistler Türkiye ile Suriye arasındaki sınırların kaldırılması gerektiğini ve böyle bir girişimin İslam Birliği'nin nüvesini oluşturacağını savunuyorlar. Arap Dünyası bu düşünceye nasıl bakıyor?

Biz bu düşünceyi bütün kalbimizle destekliyoruz. Bu düşünceyi gerçekleştirecek devlet adamları tarihe geçeceklerdir. Zaten Türkiye Halkı ile Suriye Halkının zihninde herhangi bir sınır yok. Suriye Halkı Türklere büyük önem veriyor ve Türkleri çok seviyor. Türk Dizilerinin Arap Dünyası'nda bu kadar büyük bir çapta ilgi görmesinin sebebi de Arapların Türkiye Halkına duyduğu sevgidir. Türkiye Milli Takımı Avrupa Kupası'na katıldığında Arapların hepsi Türkiye Milli Takımını destekliyorlar. Çünkü Türkler ve Araplar aynı dine ve kültüre sahip olan aynı toprakların çocuklarıdır. Suriye bana göre Mısırla birlikte Arap Dünyası'nın en önemli ülkesi. Ayrıca Suriye Yönetimi Türkiye ile olan ilişkilerini daha da geliştirmek ve Türkiye ile kardeş ülke olmak istiyor. Türkiye Suriye'nin kalbini kazanırsa bütün Arap Dünyası'nın kalbini kazanır. Çünkü Suriye Türkiye için Arap Dünyası'na açılan kapıdır. Türk Hükümeti bu kapıyı daha da aralamalı ve Suriye ile Türkiye arasındaki sınırlar bir an önce kalkmalıdır.

-Eymen Bey! Siz Türkiye'yi yakından takip eden birisiniz. Dışardan bakıldığında Türkiye'de yaşanan sorunların kaynağı kim olarak görülüyor?
Türkiye'de yaşanan sorunların temelinde İttihak ve Terakki geleneğini savunan Batıcılar var. Abdülhamid Han ile İttihak ve Terakki'nin savaşı bugün de sürüyor. Türk Halkı ve Hükümeti bugün Abdülhamid Han'ı temsil ederken, İslam'a, Türk Halkının kültür ve geleneklerine karşı gelenler İttihak ve Terakki'yi temsil ediyorlar. Türk Halkı ısrarla İslam Dünyası'na yaklaşmak isterken, İttihak ve Terakkici kanat Türkiye'yi İslam Dünyası'ndan koparmak istiyor. Umut ediyorum ki bu mücadeleyi Türkiye Halkı ve Hükümeti kazanır.